• BIST 82.368
  • Altın 147,517
  • Dolar 3,8222
  • Euro 4,0629
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 2 °C

"31 Mayıs'ta Utanç Verici Bir Tablo Ortaya Çıkmıştır"

"31 Mayıs'ta Utanç Verici Bir Tablo Ortaya Çıkmıştır"
İstanbul Barosu yaptığı basın açıklaması ile, Gezi Parkı Direnişi'nin yıl dönümünde İstanbul'da uygulanan sert polis müdahalesini eleştirdi.

Kamuoyunda “Gezi Olayları” olarak nitelendirilen ve geçtiğimiz yıl, “halkın hak arama özgürlüğünü” temsil eden eylemlerin yıldönümü olan 31 Mayıs 2014 tarihinde, Türkiye genelinde yaşananlar, özgürlük adına yapılacak değerlendirmeler bağlamında da, güvenlik açısından yapılacak değerlendirmeler bağlamında da, tam anlamıyla “utanç verici” bir tabloya işaret etmektedir.

İstanbul Barosu, bir hukuk kurumu olarak yaşananlardan utanç duymaktadır. Hiçbir sorumluluk taşımadan duyulan bu utancın, asıl sorumlular tarafından “bir nebze de olsa” paylaşılacağına dair küçük umutlarımız, bizi aşağıdaki uyarıları yapmaya yöneltmiştir.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, ülkemizi 31 Mayıs utancına getiren asıl yaklaşım, siyasal iktidarın ve onun kamu ajanları konumundaki birimlerinin, siyasal kaygılarıdır. Bu kaygıların öteden bu yana biçimlenen ana kaynağı, “yasaklamadır”. 31 Mayıs, temel bir hak olan “toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının” hiçbir yasal dayanak olmaksızın yasaklanmasıdır.
İddia ile belirtiyoruz ki, bu hakkın kullanımı yasaklanmamış olsa idi, yaşananların “zerresine” tanık olmak olası değildi. Kaldı ki, bu yasaklamalar asla kabul edilemez:

Anayasanın 34. Maddesinde yapılan değişikliği takiben; “kent düzeninin bozulması” gibi gerekçelerle “güzergâh belirlenmesi”, anayasal dayanağını yitirmiştir. 2001 yılında Anayasada yapılan bu değişikliğin AİHS’nin 11. Maddesine “uyum” amacıyla gerçekleştirildiği de nazara alındığında, bu yöndeki ısrarın amacı, antidemokratik nitelikteki önceki uygulamalara dönülmesi anlamını taşıyacaktır. Ancak daha da önemlisi, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, ifade özgürlüğünün “etkin kullanımını” sağlayan niteliği yok edilmiş olacaktır. Silahsız olarak ve herhangi bir saldırı amacı taşımayan toplantı ve gösteri yürüyüşünün “izne bağlanması” demokratik hukuk devletinde, asla kabul edilemez.

AİHM’nin gerek Türkiye özelinde ve gerekse başka ülkelerdeki ihlaller konusunda verdiği kararlar, bu açıdan en küçük bir tereddüde bile yol açmayacak kadar açık olup, her türlü soruyu da yanıtlayacak kadar çeşitlendirilmiştir. Bu bağlamda;

Gösteri için izin şartı yoktur: “AİHM, göstericiler şiddet içeren fiiller sergilemedikleri sürece, AİHS’nin, 11.maddesince teminat altına alınan toplantı özgürlüğünün esasına bağlı kalınmak isteniyorsa, resmi makamların barışçı toplantılar hususunda belirli derecede hoşgörü göstermelerinin önemli olduğu kanısındadır.”(Balçık ve Diğerleri Türkiye kararı.) Dolayısıyla gösteri izne bağlanamaz.

Bu hak belirlenmiş alanlarla sınırlı tutulamaz: “Kamuya açık bir alanda yapılan gösterinin trafiğin aksaması şeklinde günlük hayatın işleyişini bir miktar bozucu etkisi olsa da, kamu yetkililerinin Sözleşmenin 11. maddesinde teminat altına alınan barışçıl toplantı hakkının özünün zarar görmesini engellemek amacıyla, barışçıl toplantılara hoşgörü ile yaklaşmaları gereklidir.” (DİSK ve KESK/ Türkiye kararı) Dolayısıyla, “güzergâh belirlenemez, kamuya açık bütün alanlar kullanılabilir.

Alınması gerekli görülen tedbirler, kamu düzenin korunması bağlamındaki “gerekli” tedbir değildir. “AİHM, polisin güç kullanarak müdahale etmesinin ve başvuranlar hakkında ceza davası açılmasının orantısız olduğu kanaatindedir. Söz konusu tedbirler, AİHS’nin 11.maddesinin 2.paragrafı uyarınca kamu düzenin korunmasında gerekli tedbirler değildir.” (Aytaç/Türkiye kararı) Dolayısıyla “müdahale” edilmesi değil, güvenlik önlemleri alınarak “tahammül” edilmesi gereklidir.

Şiddet kullanılmış olması topyekün yasaklamanın nedeni sayılamaz. “ Göstericilerin bir kısmının şiddete başvurmakta olması, şiddete katılmayan diğerinin bu hakkı kullanmasına engel olamaz” (Ezelin/Fransa kararı) Dolayısıyla, soyut “şiddet” yasaklama gerekçesi değildir.

Barışçı gösteriler şiddet kullanılarak dağıtılamaz. “AİHM için, göstericilerin şiddet içeren faaliyetlerde bulunmadığında kamu güçlerinin, AİHS’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alındığı şekliyle toplantı özgürlüğünün geçerli olabilmesi için, barış yanlısı toplantılara hoşgörüyle yaklaşması önem arzetmektedir.” (Oya Ataman/Türkiye kararı) “Gazların neden olduğu etkiler ve içerdiği potansiyel sağlık tehlikelerini göz önünde bulundurarak, başvuranın yüzüne haksız yere gaz sıkılmasının, kendisinin yoğun fiziksel ve ruhsal acı duymasına neden olduğu ve başvuranı aşağılayabilecek ve itibarını düşürebilecek korku, acı ve aşağılama duyguları uyandırma niteliğinde bulunduğu kanaatindedir. (Ali Güneş/Türkiye kararı) Dolayısıyla, polis tarafından şiddet kullanımının gerekçesi yoktur.

Kaldı ki, ülkemizde yaşanan ihlallerin temelinde, toplantı ve gösteri yürüyüşüne izin verilmemesinden kaynaklanan “tepkisel” çatışmalar vardır. Açık deyişle, özgürce toplantı olanağı sağlanmış olsa, bu türden provakasyonlar olamayacağı için, şiddet de gündeme gelmeyecektir.

Bu noktada özenle vurgulamalıyız ki; AİHM’nin yukarıya bir bölümünü aldığımız kararlarına rağmen, Türkiye uygulamasının “hiçbir değişiklik olmadan” sürdürülmesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesini de harekete geçirmiştir. Komite 1179 sayılı toplantısında aldığı bir karar ile, “Türkiye’de güvenlik güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere aşırı güç kullanarak müdahalesinden kaynaklanmış ihlal kararları almaya devam ettiği” için, “kararların uygulanmasını denetlemeye öncelik vermiştir.”

Bu son durum olağanüstü önemlidir.

Türkiye’deki “güvenlik” anlayışının giderek takındığı “abartı”, hiçbir sınır taşımayan “şiddeti” doğurmaktadır. Bu şiddetin ana sorumlusu, güvenlik güçlerinin “sabrına” şaşkınlık gösteren ve A’dan Z’ye “müdahaleyi” teşvik edip talimat veren Başbakan yaklaşımıdır.

Bu yaklaşımın vardığı yeni boyut, güvenlik güçlerinin “avukatlara yönelik” bakış açılarıdır. Üzülerek belirtmek ihtiyacındayız ki, bu sürecin 31 Mayıs itibariyle geldiği nokta, sadece güvenlik güçleri açısından değil, hukuk ve yargı süreçleri açısından da önemli sonuçları taşımaktadır.

Avukatların, yurttaşların hak arama özgürlüğünün temsilcisi sıfatıyla “görev ifa etmeleri” emniyet güçleri tarafından engellenirse, bu durum demokrasi iddiası taşıyan bir ülke için “tuzun koktuğu an” olacaktır. Çünkü, Havana Kuralları gereğince, Hükümetlerin görevi, bu alanda avukatların güvenle görev yapmalarını temin etmektir.

Buna rağmen, emniyet güçlerinin avukattan “rahatsız olmaları”, giderek bu rahatsızlığı “avukata yönelik bir şiddete” dönüştürmesi, utanç tablosunun en temel göstergeleridir. 31 Mayıs günü; Taksim’de, Vatan Emniyet Birimlerinde ve Haseki Hastanesinde yaşananlar, bu ülkedeki güvenlik algısının baştan sona yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılan ve özellikle de emniyet güçlerinin kendilerini sorgulamasını gerektiren bir yeni aşamadır.

İstanbul Barosu olarak, hiçbir yıldırma girişiminin, uğrunda mücadele ettiğimiz ilkelerden bizi vazgeçiremeyeceğini ilan etmeyi, içinde bulunduğumuz konjonktürün gereği sayıyoruz. Örgütlü Baro gücümüzün tarihindeki binlerce girişimden deneyimlenmiş ve bu deneyimle bilenmiş gücü, hangi kurumsallık tarafından sınanırsa sınansın, hukuk duvarına çarpmaya mahkûmdur.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim