• BIST 107.479
  • Altın 151,616
  • Dolar 3,6610
  • Euro 4,3049
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 18 °C

Akdemisyenler Türkiye’yi Terk Ediyor

Akdemisyenler Türkiye’yi Terk Ediyor
Türkiye akademisi için hem genel bir kabul hem bir realite mevcut. Yurt dışında yüksek öğrenimi tamamlamak çok prestijli olduğu gibi aynı zamanda bir çok noktada da avantajlı.

Bu durum ister istemez yıllardır Türkiye’den dışarıya doğru bir beyin göçünün yaşanmasına sebebiyet veriyor. Ancak son yıllarda ciddi bir artış görülüyor. Artık Türkiye’den akademisyenler yurt dışı pozisyonlara daha fazla başvuruyor, master ve doktora eğitimi için gidenler ise geri dönmek istemiyor. Kuşkusuz üniversitelerin kalitesi ve olanakları önemli bir belirleyici olurken, politik atmosferin baskıcı etkisi de azımsanmayacak oranda. Örnek vermek gerekirse “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi sonrasında tutuklanan, işini kaybeden, yaftalanan, tehdide maruz kalan farklı alanlarda ve tecrübelerde bulunan akademisyenleri göstermek acı bir gerçek olacaktır.

Ancak geçtiğimiz günlerde bu realitenin tam tersi bir durumla karşılaştık. Bu bağlamda, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç’ın basın ile paylaştığı bir haber kamuoyuna yansıdı. Saraç yaptığı açıklamada; ülkelerindeki savaş ve iç karışıklıklar nedeniyle Türkiye’ye göç eden yabancı akademisyenler için hayata geçirilen Yabancı Akademisyen Bilgi Sistemi’ne ilk iki günde başvurunun 5 bine ulaştığını bildirdi. Suriye, Irak, Afganistan, Cezayir ve Sudan’dan büyük oranda başvuru var. Bu durum Saraç’a göre, Türkiye’nin akademik anlamda bölgesinde bir cazibe merkezi olduğu anlamına da geliyor. Kuşkusuz, ülkelerinden savaş, iç karışıklık ve kaos sebebiyle Türkiye kimi ülkelerin akademisyenleri için bulunmaz bir nimet. Buna karşın, karşımızda duran bir gerçek de mevcut: İmkanı olan bir çok Türkiyeli akademisyen de Türkiye’yi terk etmeyi seçiyor. Bu da özellikle batıda Türkiye’yi ilgilendiren akademik pozisyonlara başvuruşların artması ve bununla bağlantılı olarak da başvurularda da bir şekilde talebin artmasına neden oluyor. Dahası, son zamanlarda, uluslararası birçok akademik toplantıda hem Türkiye’nin genel durumu hem akademisinin özel konumu karamsar bir şekilde tartışılıyor.

Üniversiteler cazibe merkezi olamadı

Türkiye akademisinin esasında nerede durduğuna biraz daha detaylı bakmak gerekiyor. Bu noktada, ODTÜ’den Prof. Dr. Metin Balcı’nın yapmış olduğu karşılaştırmalı araştırma açıklayıcı durumda. Araştırmada, akademik camiaların gelişmişlik düzeylerinin ve başarı oranlarının araştırılmasında bakılan onlarca kriterin içerisinde dört ana madde görece daha fazla dikkate alınıyor; yayın sayısı, 10 bin kişi başına düşen araştırmacı sayısı, gayri safi milli hasıladan üniversite araştırmalarına ayrılan pay ve özel sektörün üniversite araştırmalarındaki katkıları. Bu noktada Türkiye’de son yıllarda üniversitede görev yapan akademisyen başına düşen yıllık yayın sayısı 0.66 ile 0.72 arasındayken bu sayı Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de 2.02 Kıta Avrupası’nda ise 1.98 oranında. Gelişmiş ülkeler kategorisine giren ülkelerde 10 bin kişiye yaklaşık 150 kadar akademisyen düşerken, Türkiye’de bu sayı hala 30’un altında. Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Çin ve Slovenya gibi ülkelerde gayri safi milli hasılanın yüzde 3 ila yüzde 4.5’u üniversitelerde yapılacak araştırmalara ayrılırken bu oran da maalesef Türkiye’de halen yüzde 1’in altında. Üniversiteler için hem devletin katkısı, hem bağımsızlıklarını korumak adına aldıkları mezun bağışları önemliyken özel sektör tarafından yapılan araştırmalara destek katkıları da çok önemli. Özel sektörün Türkiye’de devlete katkısı yüzde 3 oranında kalıyor ve gelişmiş OECD ülkelerindeki yüzde 20’lik yardım oranı ile karşılaştırıldığında, Türkiye üniversitelerinin çoğunlukla devlet kontrolünde ve etkisinde olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin akademisi bu haliyle çekim merkezi olmaktan çok uzak. Kuşkusuz bunu düzeltmekte Türkiye’nin siyasal ve sosyal yapısının elinde.

Akademisyenler bürokrat gibi çalışıyor

Akademisyenlik, Türkiye’de ne yazık ki bürokratlık, öğretmenlik, ya da duvar ustalığı gibi klasik ve görev tanımı belli bir meslek algısına sahip. Buna karşın, üniversiteye ya da başka bir araştırma kuruluşuna bağlı olan bir araştırmacı ya da akademisyenin hem günlük hayatı hem görev tanımı diğer mesleklerden ayrı olmak durumunda. En azından bu durum 500 yaşını aşmış üniversitelerin bulunduğu ülkelerde böyle. Kıyafetlerine, yazdıklarına ve fakültelere geliş gidişlerine çok karışılmayan, siyasal ve sosyal baskıdan uzak olarak sadece araştırmalarına odaklanan, entelektüel bir yaşam süren akademisyenlerin olduğu bu ülkeler bilimsel başarı sırasında da en üst seviyede yer alıyorlar. Buna karşın, bu durum Türkiye’de biraz daha farklı. Akademisyenler, hem çalışma alışkanlıkları hem bulundukları siyasal ve sosyal ortam bakımından bir anlamda bürokrata benzeyen bir yapıdalar. Siyaset ile hemhal olmuş ve kendisini zamanla sınırlayan alışkanlıklar içerisindeler
Akademisyen başına ortalama 51 öğrencinin düştüğü Türkiye akademisinde bu sayı kimi yerlerde 120 öğrenciye kadar ulaşabiliyor. Dahası dünyanın başarılı üniversitelerinden haftada ortalama 6 saat derse giren akademisyenlere kıyasla Türkiye’de bu süre 16 saat. Kuşkusuz Türkiye’de akademisyenler hem iş bulmak hem yerlerini sağlamlaştırmak adına da ne iş olsa yapacak ne ders olsa verecek durumda bırakılıyorlar. Bu konuda 2015 yılında Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın kaleme aldıkları “Ne Ders Olsa Veririz” adlı çalışma gerçeği bütün acı yönleriyle ortaya koyuyor. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de yaklaşık olarak 45 bin akademisyen açığı olduğu ortaya çıkıyor. Dahası Türkiye yeni akademisyenler ve uzmanlar yetiştirmek konusunda da çok geride bir yerde duruyor. Türkiye’de yılda yaklaşık 4 bin 500 kişi doktorasını alırken bu durum nüfuz ile orantılı bir şekilde hesaplandığında batı dünyasının neredeyse onda biri durumunda.

Akademik çalışmalar için maddi imkanlar yetersiz

Akademisyenlerin gerekli entelektüel yaşama sahip olabilmeleri için de belirli bir ekonomik gelire de sahip olmaları gerekli. Buna karşın, Türkiye’de akademik kariyer yapmak isteyen birçok kişi gerekli patronaj ağının içerisinde olmadığı için kadro bulamıyor ve gelirlerini meslekleri dışındaki bir çok işi yaparak karşılamak durumunda kalıyor. Dahası yurt dışına çıkanlar ise ya yetersiz burslarla ya da aileleri zorlayan destekler ile ayakta kalmaya çalışıyorlar. Yurda döndüklerinde ise onları ekonomik anlamda tatminsiz bir ortam bekliyor. Zira hem devlet hem de özel üniversitelerin verdikleri maaşlar, alım gücü ile beraber hesaplandığında gelişmiş dünya ülkelerinden yaklaşık olarak 2.5 kat daha az. Ortalama akademik bir kitabın 50 dolar (yaklaşık 150 TL), prestijli bir konferansın salt katılım ücretinin de 100 dolar (yaklaşık 300 TL) olduğu bir düzende ise emsallerle yarışmak Türkiyeli akademisyenler için günden güne zorlaşıyor.

AHMET ERDİ ÖZTÜRK / YARINA BAKIŞ

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim