• BIST 104.918
  • Altın 146,879
  • Dolar 3,4930
  • Euro 4,1820
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 28 °C

ANAYASA MAHKEMESİ BÜROKRATİK BİR VESAYET ORGANI MIDIR?

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular ve doğru bilinen şeyler sorgulanmaya, dünün doğruları yanlış, yanlış bulunanları doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, geleneksel güç ilişkileri de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da önemli ölçüde demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana sadece bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, yirminci yüzyılın sonlarından itibaren bir yaşam biçimi halini almıştır. Bu değişime ve dönüşüme bağlı olarak, yakın zamana kadar sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten, açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan, siyasi bir kavram olan anayasayı, hukuk ve demokrasiyle bütünleştiren ve o nedenle ‘anayasal demokrasi’ olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda ‘bekçi devlet’, ‘refah devleti’, ‘sosyal devlet’ gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen ‘anayasal devlet’tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan ‘anayasal demokrasi’ ve onun yönetim biçimi olan ‘anayasal devlet’, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanır. En az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak için kuvvetler ayrılığı ilkesini, yargı bağımsızlığını, yargıç tarafsızlığını, laiklik ilkesini, adil yargılanma hakkını esas alır. Bu amaçla hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koyar. Zira anayasal devlet ile hukuk devletinin amacı aynıdır.

Anayasal demokrasi/Anayasal devlet’ anlayışına göre devletin, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenmesi gerekir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bu devlet modelinde iktidarı elinde bulunduranlar, yani yönetenler yaptıklarından, yapmadıklarından, yapamadıklarından dolayı hesap vermek zorundadırlar.

Bütün bunların sağlanabilmesi için her şeyden önce, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal, birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilir. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamaz. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin ‘olmaz ise olmaz’ organı yürütme organıdır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının, yasama ve yürütme organlarının tasarruflarını denetleyecek bağımsız, tarafsız bir yargı organın bulunmadığı bir siyasal sistem de uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz, olamaz.

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini, seçimle iş başına gelen ve dolayısıyla meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emri altındadır ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, hukukun evrensel ilkeleriyle bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, adına milli irade denilen, meşruiyetin yegane kaynağı olarak kabul edilen çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken; anayasal demokrasi, o tür bir milli irade anlayışının otoriteyanizmi, giderek faşizmi getireceğini bilir ve bunu önlemek için de siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı, buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti savunur.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, ‘yargı organı’dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasıdır. Özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda, değerli akademisyen Ece Göztepe’nin ifadesiyle siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir.

Demokrasilerde yargı kararları da dahil olmak üzere resmi ve kamusal olan hiçbir şey eleştiri dışı değildir. Aksine hem iktidar, hem yasama, hem de yargı toplumdan gelen her türlü eleştiriye açık olmak zorundadır. Eleştiri yolunu kapatmak demek düzelmeyi reddetmek demektir.

Yine yargıya karşı saygının, yargıçların yapılan eleştirilerden, adil yargılanmayı etkilemek olarak nitelenen kimi eylem ve söylemlerden korunmasıyla sağlanacağını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. Zira mahkeme kürsüsünün haysiyetini koruma adına veya başkaca bir nedenle dayatılan suskunluk yargıya olan saygıyı ve güveni artırmaktan daha çok, ona yönelik düşmanlığı, kuşkuyu ve itaatsizliği besler.

Bunları bilelim. Bunlara uygun davranalım. Ama kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’ni bürokratik bir vesayet organı olarak görmeyelim. Anayasa Mahkemesi’nin meşruiyetini ve yetkisini sorgulamayalım. Bunu yapmak yerine demokrasi, hukuk, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, hak ve özgürlükler konusundaki bilgilerimizi gözden geçirelim, bu konulardaki eksikliklerimizi giderelim.

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Haber Scripti: CM Bilişim