• BIST 82.779
  • Altın 147,178
  • Dolar 3,7701
  • Euro 4,0274
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 0 °C

ANILAR DA BİTER

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Anılar da Biter’ sözü aslında bir ironi. Çünkü anılar bitmez. Biterse eğer hayat biter çünkü. Bununla kastım uzun bir süreden beri yazdığım anılarımı bitirdiğimi ifade etmek içindir. Evet anılarımı bitirdim ve yayınevine verdim. Yakında basılacak ve kitapevlerinin vitrinlerinde yerini alacak. Mevlana’ın ‘FÎHİ MÂ-FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR’ adını verdiğim anılarıma ilişkin kitabımın ilk 15-20 sayfasını 09 Ocak 2014 tarihinde bu bloğumda yayınlamıştım. Şimdi anılarımın finaline ilişkin son üç dört sayfayı ve Ankara Barosu Başkanı olduğum 2008-2010 hizmet yılında Baro Başkan Yardımcılığı görevini yapan sevgili meslektaşım Salih Akgül’ün ilk cilt için, Türkiye Barolar Birliği yönetiminde birlikte çalıştığım değerli meslektaşım Ahmet Gürel’in Türkiye Barolar Birliği dönemiyle ilgili son cilt için yazdıkları sunuş yazılarıyla birlikte sizinle paylaşıyorum. Okuyalım;

SUNUŞ

Ne fark eder ki 

Kör insan için

Elmas da bir,

Cam da…

Sana bakan kör ise

SAKIN kendini 

Camdan sanma, 

Mevlana

Anılarımız, kendimiz ve geçmişteki yaşamamız ile ilgilidir. R. Necdet Kestelli’nin “Hatıra; mazinin hakikati, ümit; istikbalin hayalidir” dediği gibi insan yaşamı gerçekten;  geçmişten, bugünden ve gelecekten oluşur.  Geçmişi hatırlar, bugünü yaşar, geleceği hayal ederiz.

Anıların yazılması ile ilgili Murathan Mungan “Belki de bunun için herkes çocukluğunu/ geçmişini anlatmak ister birilerine. Bir zamanlar bizim olan bir sılayı, bir zamanlar parçası olduğumuz doğayı, suyun içinde yaşayıp da deryanın farkına varmayan balık örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar som bir bütünlük içinde yaşadığımız için ayrı bir ad verme gereği bile duymadığımız o saf hayatı anlatarak yeniden ele geçirmek isteriz. Anlatmak ikinci hayattır.” diyor.

Gerçekten de çoğumuz zamanın geçip giderken üzerimizde bıraktığı izleri, tortuları yeniden  yaşamak isteriz. Ama yazmanın amacı asla bu kadarla sınırlı değildir. Anı yazılarının önemli bir işlevi de tarihe tanıklık etmeleridir. Edebiyatta bir ilk kabul edilen  (batı da eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un  “Anabasis” adlı eseri ve edebiyatımızda 7. asırda) Göktürk Yazıtlarından sonra günümüze kadar geçen dönemde anı türünde çok sayıda eser yazılmış ve bunlar edebiyat tarihinde yazı türü olarak yerini almıştır. Anı türü eser olduğu kabul edilen şuara tezkireleri, menakıpnameler, fetihnameler, sefaretnameler tarihçilere ışık tutan eserler olmuştur. Tanzimat döneminden sonraki edebiyatımızda bu yazı türünde çok sayıda eser mevcut olup, bunlar yakın tarihimize ve o günlerin sosyal olayları hakkında sonraki kuşaklara ışık tutmaktadır.

Anı türü eserler, çeşitli alanlarda ünlü kişilerin hayatında iz bırakan anılarını sanat değeri taşıyan bir anlatımla yazarak başkaları ile paylaşmak düşüncesinden doğmuş olduğundan,  bu türün çıkış noktası; yaşanmış olaylardır. Temel kaynağı ise yazarının hafızasıdır. Tarihçilere ve araştırmacılara ışık tutma özelliğinin yanı sıra, yazarının kişisel yargı ve yorumuna dayalı olması nedeniyle bu yazım türünün subjektif bir bakışı yansıttığı da gerçektir.

Themistocles[1] “Bana hatırlama değil, unutma sanatını öğret; çünkü hatırlamak istemediklerimi hatırlıyorum ve unutmak istediklerimi unutamıyorum” diyor.

Anı yazarı,  hatırladıklarını kaleme alırken ne kadar objektif olabilecek, gerektiğinde iğneyi ne kadar kendine batırabilecektir. İnsanın kendisi ile ilgili konularda objektif olmasının zorluğunu göz ardı etmemek gerekir.  Bu nedenle, sıcaklığının yaşandığı yakın tarihte değil, aradan uzun zaman geçtikten sonra anıların yazılmasının, olaylara daha olgun ve tarafsız bakılmasını  ve  ayrıntıdan uzaklaşılmasını sağlayacağı görüşünün nedeni budur.

Geçmişteki bir zaman ve mekan içinde yaşanmış anıların yazılması, bu nedenlerle kaygılandırır beni. Çünkü yazıldığı yeni zamanda yer edinemeyecekleri, yanlış anlaşılacakları ve cevap hakkı olmayan başkalarına haksızlık edilebileceği korkusunu birlikte yaşarım.

Ancak okuyucuya yaşattığı duygu ne olursa olsun, yazılan anılar, yazarın dediği gibi; ikinci bir hayattır, geçmişi yaşatmaktır. Andre Gide’nin “Hatıra yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır” demesindeki gerçek, yazılan anıların geçmişin unutulmasını engellemesidir.

Okuyacağınız eser, avukat olan yazarının, meslek örgütlerinde (Ankara ve Türkiye Barolar Birliği)  başkanlık yaptığı dönemlere, bunun öncesine ve sonrasına ait anılarıdır.

1994 yılından 2013 yılına kadar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nin çeşitli Kurul ve Komisyonları ile Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye Barolar Birliği Delegesi ve Ankara Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığım dönem içinde, birçok meslektaşım ve başkanlarımız ile yakından çalışma fırsatı buldum. Onların, mesleğimize katkı yapan çalışmalarına tanık oldum, deneyimlerinden yararlandım. Av. V.Ahsen Coşar’ın Ankara Barosu başkanı olarak üçüncü kez görev aldığı 2008’de Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım.

Av. V.Ahsen Coşar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemlerde ve sonrasında, aldığı övgü ve eleştiriler ile adından çok söz ettiren bir başkan oldu. Kamuoyu önünde olmak yerine görüş ve düşüncelerini, bizzat yazdığı makale, duyuru ve bildirilerle açıklamayı tercih eden başkan Coşar, hizmetlerinden çok ülke siyaseti ile ilgili gelişmelere sessiz kalmak ile suçlandı.

Duruşma salonlarının avukat masalarındaki monitörler ve Baroların hizmet binası ve hizmet aracına sahip olmaları Av.V.Ahsen  Coşar’ın, Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemde uygulamaya konulan projelerden bazılarıdır.

Mesleki ve felsefi bilgisi ile entelektüel kişiliği kabul gören Av. V.Ahsen Coşar’ın kişiliğinin ayrılmaz parçası olan tevazu ve makamları sadece hizmet aracı olarak görmesi nedeniyle “koltuk insanı değil, insan koltuğu yüceltir” düşüncesine örnek insan olduğunu hep düşünmüşümdür.

Eserin okuyuculara, gelecek kuşaklara ve özellikle meslek örgütü içerisinde görev üstlenecek meslektaşlarımıza yararlı olması dileğiyle…

Av. Salih AKGÜL

Mayıs-2016

[1]  (MÖ 524–459) Peɾs Savaşlaɾı boyunca Atina meclisinde göɾev almış olan Atinalı politikacı ve geneɾal.

SUNUŞ

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunda 3 yılı aşkın bir süre birlikte görev yapmaktan büyük keyif aldığım sevgili başkanım Sayın Vedat Ahsen Coşar, yaşamını anlattığı ve anılarını topladığı bu eserine benim de bir önsöz yazmamı isteyince çok gururlandım ve duygulandım.

Ancak Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın bu eserine önsöz yazmanın çok da kolay olamayacağını bilgisayarın başına geçince anladım. Zira ne kadar yazılırsa yazılsın Sayın Coşar’ın yaptıklarını kelimelerle anlatmak olanaksız.

Samsun Barosu başkanı olarak görev yaptığım 2004-2008 yılları arasında o tarihte Ankara Barosu Başkanı olan Sayın Vedat Ahsen Coşar’la  TBB’nde düzenlenen baro başkanları toplantılarında sıkça birlikte oldum. Baro başkanı olarak çağdaş ve demokratik bir anlayış içerisinde hukukun üstünlüğünü esas alarak Baroya ve avukatlara nasıl hizmet ettiğini, çalışkanlığını,  bizzat gözlemleme imkanı buldum.

Kendisi ile çok kısa bir süre çalışma fırsatı bulabildiğim TBB başkanımız Özdemir Özok’un vefatından sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçilen Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın entelektüel birikimi ile örnek insan ve örnek hukukçu kimliği yanında aktif bir icraatçı olmasına da bizzat tanık oldum.

Ankara Barosu başkanı iken yaptığı hizmetlerin yanında, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevine gelir gelmez, uzun zamandır faaliyete geçirilemeyen ve atıl durumda bulunan otelimizi çok kısa sürede ve öngörülenden çok daha düşük bedellerle mükemmel bir şekilde  faaliyete geçirişini, TBB’nin Kızılay’daki eski birlik binasının, Ülkedeki tüm hukukçuların yararlanacağı günübirlik konuk evine dönüşmesi yönündeki hizmetini, AYAŞ’taki tesislerle ilgili müteahhitle önceki yönetim zamanında yapılan sözleşmeyi TBB’nin lehine revize etmesini; bu bağlamda, bu sözleşmedeki maliyet+%15 kar hükmüne göre malzemeleri kendisi seçen yüklenicinin elinden bu yetkinin alınarak, malzemeleri TBB’nin kendisinin seçmesini; kontrollük ve mimarlık  sözleşmelerinin feshedilerek daha iyi şartlarla tesislerin bitirilmesini sağlamasını, tüm barolara araç alınmasını ve baroların kendilerine yakışır hizmet binalarına sahip olması için gösterdiği çabaları, bilişim ve iletişim teknolojilerinin barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne transferini sağlamasını,  elektronik imza üretimini gerçekleştirmesini, akıllı avukatlık kimlik kartı-barokart için yaptığı alt yapı çalışmalarını ve kısa bir süre içinde bu kartların üretimini ve dağıtımını sağlamasını, avukat stajyerlerinin sigortalı yapılmasını, TBB’nin alt katında kurduğu hukuk müzesini ve daha pek çok şeyi, bu yoğun çalışma ortamında geçirdiği rahatsızlıkları önemsemeden sağlığını hiçe sayarak gece gündüz görevini en iyi şekilde yapma gayretlerini hiç unutamayacağım.

Ailece birlikte olduğumuz ortamlarda Sayın Coşar’ın son derece iyi bir eş ve baba olduğunu, disiplinli çalışmasının getirdiği sertliğin yanında çoğu kez insancıl ve duygusal yanlarının da öne çıktığını, Türkiye Barolar Birliği seçimlerinde hiç de hak etmediği halde  yapılan haksız eleştiriler nedeniyle ne kadar üzüldüğünü, duygusallaştığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Yaşamının kısa bir bölümüne tanık olmama rağmen sevgili Vedat Ahsen Coşar’ın tüm yaşamının insanlığa ve hukukçulara örnek teşkil edeceğini, entelektüel kişiliğiyle, insani ve mesleki duruşuyla geçen bir yaşamın anlatıldığı bu eseri okuyan herkesin insanlık için, kendisi için çıkaracağı bir pay ve ders olacağını söyleyebilirim.

Sevgili Vedat Ahsen Coşar başkanımın bundan sonraki yaşamında da insanlığa ve avukatlık mesleğine ve Türk Yargısına çok fazla katkılarda bulunacağına inanıyor, bana bu sunuş yazısını yazma fırsatını verdiği için en içten teşekkürlerimi sunuyor sağlık,mutluluk ve başarılar diliyorum.

Av.Ahmet GÜREL

(288)

26 Mayıs 2013 günü akşamüzeri saat yaklaşık 18.30 olduğunda seçim sonuçları belli olmuş ve kaybetmiştim. Seçim sonuçlarının belli olmasından sonra kazanan Prof.Dr.Metin Feyzioğlu’nu kutladım ve Türkiye Barolar Birliği binasından ayrıldım. O günden bugüne üç yıldan biraz fazla bir zaman geçti ve ben bir daha Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye adımımı atmadım.

O gün oradan ayrılırken şunu düşünmüştüm; seçim sonuçları belli olduktan sonra, o gün orada, şimdi burada yazmak istemediğim kimi çirkin sözlerle bana sataşanlar, Prof.Dr.Metin Feyzioğlu’nun şahsında beni yenmenin mutluluğunu yaşayanlar, öfkeye, kine ve nefrete yenilmiş ruhlarının şarkısını söyleyenler, bir gün gelecek koro halinde Dante’nin ‘İlahi Komedyası’nın yedinci şarkısında seslendirdiği şu dizeleri söyleyecekler: ‘Diyorlar ki, gömüldükleri çamurda / Güneşin neşe saçtığı havada hüzünlüydük, / Kara dumanlar sarmıştı içimizi / Kara çamurlar içinde yaşıyoruz hüznü şimdi. / Bu yakınmayı ağızlarında geveliyorlar / Çünkü artık söz söylemeyi beceremiyorlar.

Peki! Aradan epey zaman geçti. Geçen bunca zamandan sonra, onlar her kimse, biraz da olsa söz söylemeyi becerebiliyorlar mı şimdi? Az biraz da olsa beceriyor bir kısmı. O gün ben kaybettiğimde üzülenlerin bir kısmı ise, söz söylemeyi pek beceremeseler de, şarkı söylemeyi beceriyorlar, mesela şimdilerde Prof.Dr.Metin Feyzioğlu ile birlikte ve el ele ‘Seninle Bir Dakika’ şarkısını söylüyorlar.

(289)

Goethe’nin büyük eseri Faust’un birinci kısmında Mefisto söz alır ve şunları söyler; ‘Aklı, bilimi, insanın en yüksek kudretini hakir gör bakalım! Göz bağlayıcı ve büyücülükleriyle yalanın ruhundan medet um. Şimdiden avucumun içindesin.

Hayatımın hemen her aşamasında olduğu gibi, Ankara Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkanlık yaptığım süre içerisinde de, Mefisto’nun yukarıdaki sözlerini dikkate aldım hep.

Yani hiç kimsenin avucunun içinde sıkışıp kalmamak, dogmalara tutsak olmamak için, Karl Popper’in tanımı ile evren hakkındaki iddialı kuramsal savları, yapılabilecek gözlemler sonucu elde edilecek bulgularla yanlışlanabilecek bir düşünce sistemi olan ve sınanamayacak savları kendi dışında bırakan bilimi, demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, hukuku, felsefeyi, sanatı rehber aldım kendime.

Kimileri gibi insanın kendi aklından vazgeçip başkalarının aklını alması demek olan, felsefede ve sosyolojide yeri olmayan, sonu lidere itaate kadar varan ortak aklı değil, kendi aklımı rehber aldım. Öyle olduğu için de kimsenin avucunun içinde sıkışıp kalmadım. Dogmalara, tabulara, sloganlara, hamasete, popülizme tutsak olmadım. Kutuplaşan Türkiye’de, kutuplardan birinin adamı değil, üçüncü bir ses olmaya, sağduyunun sesi olmaya çalıştım.

Bunda da başarılı oldum. Bunu nereden mi anlıyorum? Hiç kimseye yar olamadım da oradan anlıyorum.

Siyasal iktidar dahil herkesle müzakereye açık tuttum kendimi. Afrikalıların dedelerinden, dedelerinin dedelerinden, dedelerinin dedelerinden  tevarüs ettikleri önemli ve kadim bir ilke olan ‘anlaşma sağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etmeme’ ilkesine sadık kaldım ve müzakere alanını hiç ama hiç terk etmedim.

Bundan dolayı çok da suçlandım. İktidarın adamı olmakla, başkaca şeylerle suçlandım. Haksız ve yanlış olduğu için bu suçlamalara üzülmekle birlikte, bunların hiçbirisini umursamadım ve bildiğimi, doğru bildiğimi, doğru olanı yapmaya devam ettim ve yaptım da.

Sonuç itibariyle ben böyle yaptığım için, meslek kazandı, avukatlar kazandı, barolar ve Türkiye Barolar Birliği kazandı.

Mefisto’nun öğüdünü dinlediğim ve yalandan medet ummadığım için, ne özel hayatımda, ne de kamusal iş ve işlemlerimde hiç kimseye yalan söylemedim. Yapamayacağım hiçbir şeyi vaat ve taahhüt etmedim. Taahhüt ettiğim, vaat ettiğim şeylerin hepsini ve hatta çok daha fazlasını yaptım.

Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…

Bu sözler, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’a ait.

Ankara Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkanlık yaptığım süre içerisinde ben de bunu yapmaya çalıştım. Umudu o yollarda aradım, o yollarda bulmaya çalıştım. Bunu anlayan da oldu, anlamayan da. Umarım anlamayanlar bir gün gelir anlarlar. Hoş! İlhan Berk’in dediği gibi ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Hiç bir şey çıkmaz ve esasen hiç bir şey de çıkmamıştır. Ama bizim vicdanımız rahattır. Önemli olan da budur ve bu da bize yetmektedir. Bundan geriye, sadece anlamayanlarla, anlamış görünenlerle ilgili olarak Özdemir Asaf’ın dediği ve geçen zamanın bana gösterdiği şeyler kaldı. ‘Son kadeh içilmiş / Son söz edilmişti / Bir düşünce sardı hepsini / Bir hatıra / Bir hırs / Bir kıskançlık / Bir yanıltı / Bir kardeşlik / Bir yanlışlık / Bir kin / Bir ümit / Bir şey / İnsana ait…’ gibi bir şeyler kaldı yani.

Öyle ki, o günden bugüne geçen zaman içinde, kimi insanların şahsında, insana ait olan o hırsı da, o kıskançlığı da, kardeşlik, arkadaşlık, dostluk denilen o yanılgıyı da, o yanlışlığı da, kini ve ümidi de ne yazık ki gördüm ve yaşadım.

İktidar günlerimde yanımda, yakınımda olanların, benimle işi bitenlerin, benim işimin bittiğini düşünenlerin birer birer yanımdan, yakınımdan uzaklaştıklarını, bir zamanlar etrafımda fır dönenlerin bana lanet ettiklerini, küfrettiklerini, arkamdan konuştuklarını, sorunları çözümleninceye, bir şey oluncaya kadar yanımda olanların, bir şey olduktan sonra, sorunları çözüldükten ve kendilerine yeni efendiler bulduktan sonra yanıma dahi uğramadıklarını gördüm ve yaşadım.

Bütün bunları yapanların gözüne ‘yaş mı düştüm‘, yoksa vicdanlarına ‘taş mı düştüm‘ bilmiyorum.  Ama ben onların hepsini, hepsini bağışladım ve onları kendi vicdanlarıyla, kendi ahlaklarıyla, yüzlerine bakmaları için kendi aynalarıyla baş başa bıraktım. Onun için onların hepsine, hepsine iyilikler diliyor, gölge etmesinler, ayağıma dolanmasınlar, ayağımın altında dolaşmasınlar yeter diyorum sadece.

Bütün bu yaşadıklarımdan dolayı elbette hayal kırıklığına uğradım. Aynı zamanda üzüldüm de. Ama insanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya devam ettim, hala da ediyorum. Benim güvenime, sevgime, saygıma, özverime, arkadaşlığıma, dostluğuma layık olmayanları, hayatıma beni kullanmak amacıyla ve dahi tesadüfen ve dahi misafir olarak girenleri ise, hayatımdan ve özelimden çıkardım.

Bunca deneyimden sonra bir şeyi daha öğrendim, insana ait hiçbir şeye şaşırmamayı, insanın ne ise o olduğunu öğrendim.

İnsanlara karşı biraz buruk olmam ondandır.

Peki, bütün bunlar olurken ben başka ne yapıyordum? Cemal Süreya’nın dediğini. Yani ‘…Ağlıyordum. O gidenler, sen iyi bir insansın diyordu. Ve hiçbiri de aslında; iyi insan sevmiyordu…

(290)

Öğrencilik yıllarımdaki başarısızlıklarımın dışında, hayatta, mesleğimde ve üstlendiğim hemen her işte, her görevde başarılı olan ben, bana inanan, güvenen, destek olan arkadaşlarımla birlikte, hem Ankara Barosu’nda, hem de Türkiye Barolar Birliği’nde önemli ve değerli hizmetler yaptık.

Anılarımda yer verdiğim bütün bu hizmetleri neden mi yaptık? Konuşma odaklı değil, hizmet odaklı olduğumuz için yaptık. Vizyon sahibi olduğumuz, bir gelecek ufkuna sahip bulunduğumuz için yaptık. Ülkemizi, mesleğimizi, meslektaşlarımızı, meslek örgütümüzü sevdiğimiz, meslektaşlarımıza olan derin duygularımızı ifade etmek için yaptık. Bizden önce meslektaşlarımıza, mesleğimize, meslek örgütümüze, ülkemize, insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermek, akıntıya bir şeyler katmak için yaptık. Sanırım bunda da başarılı olduk.

Baki kalan ve kalacak olan bu kubbede, kimilerine göre hoş, kimilerine göre hoş olmayan bir seda bıraktık. Sadece bir seda değil, bir ışık da bıraktık.

İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de, dostu gören göze denir’ diyor Yüce Mevlana. O ışığı dost gözler gördü, o sedanın hoş bir seda olduğunu dost kulaklar duydu.

Transit umbra, lux permanet/Gölge geçer, ışık kalır’ diyor Romalılar. Tam da öyle oldu. Gölge, gölgemiz geçti, ışığımız kaldı. O ışık Ankara Barosunda ve Türkiye Barolar Birliği’nde yaptıklarımızdır, hizmetlerimizdir, eserlerimizdir.

Ve o ışık  oralarda hala yanıyor, sadece yanmıyor, parlıyor da.

Yaşadığım onca haksızlıktan, gördüğüm onca vefasızlıktan, uğradığım onca ihanetten sonra, kendi adıma tek tesellim budur.

(291)

Şimdi ben bunları yazarken Alanya’ya yağmur yağıyor. Alanya’da yazmaya başladığım anılarıma, yine Alanya’da nokta koyarken, Nazım Hikmet’in şu güzel dizelerini mırıldanıyorum kendi kendime: ‘Kırmızı sarı yeşil balonlarda / Çocuk çığlıklarıyla güneş / Gökyüzü mavi ışıklarıyla / Kim derdi ki hikayem böyle biter / Yağmurlar mevsimine girdim / Kederli şiirler mevsimine / Bir şeyler bekliyorsun benden değil /  Sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan / Çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda / Yorgun ve umutsuz bakıyoruz birbirimize

Tıpkı Türkiye gibi, tıpkı Ankara Barosu gibi, tıpkı diğer barolar gibi, tıpkı Türkiye Barolar Birliği gibi, tıpkı kimi dostlar, sözde dost olanlar gibi…!

Sonra! Sonra ince ince yağan o yağmurun altında, Tarçın’ı da yanıma alıyorum ve sahile iniyorum. Güneş batmak üzere. Akşam oluyor yani. Yağmurun getirdiği puslu havada, bir kısmı denize de düşen Alanya’nın ışıkları görünüyor uzaktan. Sahili döven dalgaların sesinden, bir de az yukarıdaki Alanya Gazipaşa karayolundan tek tük geçen arabaların gürültüsünden başka hiçbir ses duyulmuyor. Hiç kimseler de görünmüyor ortalıkta. Sahil sessiz ve boş. Uzaktan, çok uzaktan bir gemi geçiyor. Önünde, ortasında, arkasında ışıkları yanıyor. Yük gemisine benziyor.

O an aklıma Özdemir Asaf’ın o güzel dizeleri geliyor. Hani şu  ‘Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. / İnanırdım saadetli yolculuklara. / Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz. / Bütün hızımla koşardım dalgalara. /  O zaman beni görseydiniz.’ diye başlayan dizeleri. Evet!  ‘Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. / Beni o zaman görseydiniz / Siz de gelirdiniz peşimden.’ Peki ya şimdi! ‘Ama şimdi şu aksam saatinde / Son liman kendim, bu döndüğüm, / Bilmiş, bulmuş, anlamış. / Hatırımda bir vakitler güldüğüm. / Yoluna can serdiğim o kaçış. / Simdi o akşam saatinde / Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış, / Denizlerin doymayan sahilinde.

Bilmem anlatabildim mi?

(292)

Takvimler 2016 yılı Mayıs aynının 21’ini gösteriyor. Günlerden Cumartesi. Yani benim en sevdiğim gün. Sahilde biraz daha dolaştıktan sonra eve dönüyorum. Evin ön balkonuna oturuyorum sonra. Alanyayı çok seven, burada gönlünce koşan, oynayan, havlayan, özgürlüğünün tadını ve keyfini çıkaran Tarçın geliyor yanıma. Başını sağ dizimin üzerine koyuyor. Başını, kulaklarını, tüylerini okşuyorum. İyi ki varsın ve benimlesin diyorum. Sanki anlamış gibi mutlu oluyor. Mutlu olduğunu kuyruğunu sallamasından anlıyorum. O iri, o temiz, o siyah gözleriyle, gözlerimin içine, gözlerimin derinliklerine o kadar güzel, o kadar anlamlı bakıyor ki, adeta bana teşekkür ediyor. Bir de benim hüznümü hissettiğinden olsa gerek ‘boş ver, sıkma canını, sen hala pırıl pırıl bir gemisin ’ der gibi bakıyor bana. Bir köpek bile diyorum içimden, sonra, sonrasını söylemeyeyim bende kalsın.

O an aklıma İtalyan yönetmen Fellini’nin ‘Ve Gemi Gidiyor’ isimli fantastik filminin final sahnesi geliyor. Hani şu ‘denizin ortasında bir filikanın içine bindirilmiş bir gergedan ve kürekleri çeken bir adamın olduğu’ sahne. Hayat işte böyle bir şey diyorum kendi kendime. Yani devam eden bir şey. Yani mücadele, yani yengi, yani yenilgi, bazen hüzün, bazen mutluluk. İşte öyle bir şey! Hayatta her şey var yani. Geminin batması da var, karaya oturması da. Ama gemi batarsa ya da karaya oturursa yüzmek de var, kayıkta var, filika da var.

Peki ama filikada gergedan olursa diyeceksiniz. Olsun! Onu da hallederiz nasıl olsa. Nasıl mı? Biz hayatta çok, pek çok gergedan gördük çünkü! Onun için gergedanlardan da, ünlemlerden de, iki nokta üst üstelerden de, noktalı virgüllerden de, üç nokta yan yanalardan da korkmayız biz, hiçbir zaman da korkmadık zaten.

Sonra gidip içeriden John Rawls’un ‘A Theory of Justice’ isimli kitabını alıyorum ve kaldığım yerden tercüme etmeye devam ediyorum. Açık olan radyomda Muazzez Ersoy, rahmetli Ziya Taşkent’in ‘Rüzgar Susmuş Ses Vermiyor’ isimli şarkısını söylüyor. Rahmetli babamın ‘dünyaya bazı insanlar jokey, bazı insanlar da at olarak gelir’ sözü geliyor aklıma.  Tilki, çakal, ayı, kurt, kedi, fare, akrep, yılan, kurbağa, koyun, papağan, solucan, bukalemun vb. gibi olmaktansa at olmak iyidir diyorum kendime. At olmamın hakkını vermek için, o gün de gece yarısına kadar çalışıyorum.

Sonra! Sonra ‘Sapere Aude!‘, yani ‘Bilmeye Cesaret Et!’ Bilmek için de öğrenmeye devam et diyorum kendime ve yatmaya gidiyorum.

Gün ola, güzel ola!

Son bir söz; ‘yazmak bir şey demek istemektir.‘ Ben de anılarımı ve dahi bütün bunları bir şey demek için yazdım. Elbette anlayanlara ve anlamak isteyenlere bir şey, bir şeyler demek için. Esasen anlamayanlarla, anlamak istemeyenlerle bizim hiçbir işimiz yoktur…!

21 Mayıs 2016

ALANYA

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim