• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 11 °C

Atatürk'le İlgili Yasa Neyi Koruyor?

Atatürk'le İlgili Yasa Neyi Koruyor?
Prof. Dr. Sami Selçuk, yazdı; Atatürk'le ilgili yasa neyi koruyor?

SAMİ SELÇUK*

Kimi yazarlar köşelerinde 1951/5816 sayılı “Atatürk'e Karşı İşlenen Suçlar Hakkında Yasa”yla ilgili yanlış yorumlar ve çıkarımlar yapmakta ve okurlarını yanıltmaktadırlar. Zaman zaman hukukçuların da benzer yanılgılara düştükleri görülmektedir.

Bu Yasanın 1. maddesi anlaşılır dille şöyledir: “1) Atatürk'ün anısına herkese açık yerde (hatırasına alenen) hakaret eden ya da söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2) Atatürk'ü simgeleyen (temsil eden) heykel, büst ve anıtları (abideleri) veyahut Atatürk'ün kabrini yıkan (tahrip eden), kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. 3) Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını özendiren (teşvik eden) kimse asıl fail gibi cezalandırılır.”

Yasanın 2. maddesi, suç açısından dört ayrı ağırlaştırıcı neden öngörmüştür. Birinci fıkradaki üç neden söz konusu olduğunda ceza yarı oranında artırılacaktır: 1) Suçun etkin özne (fail) sayısının çokluğu açısından, yani suçun iki ya da daha çok kimseyle, 2) Yer açısından, yani suçun herkese, halka açık yerlerde, 3) Araç açısından, yani suçun basın yoluyla işlenmesi. İkinci fıkradaki iki nedenden biri bulunduğunda ise ceza bir kat artırılacaktır: 1) Zor (maddi ve manevi şiddet) kullanılması, 2) Zor kullanılmaya kalkışılması.

Birinci fıkradaki suçun “nesnel cezalandırılabilme koşulu” olan ikinci nedenin ayrıca ağırlaştırıcı neden sayılması, bir çelişki olmaktan da öte,  tam bir hukuk bilgisizliğidir. Kuşkusuz, hiçbir suç düzgüsü (norm) yasa koyucunun kafasından bir çırpıda sökün ediveren Minerva değildir.

Her suç düzgüsü bir gereksinmenin sonucudur.  Her düzgünün kesinlikle bir amacı vardır, bir de kaçınılmaz olarak koruduğu “değer”. Bu değerler, toplumun bilincinde dirilebilir, yitebilir, yeniden dirilebilir; değişkendir. Toplumdaki titreşimleri gözetmek zorunda olan akılcı bir yasa koyucusu, belli bir düzeye ulaştığında bu değerleri hukukun koruması altına alabilir, alacaktır, almalıdır da. Yeter ki ölçülülük ilkesine uysun ve kimi yazarların dedikleri gibi topluma ve bireye karşı bir “düşman suç hukuku” yaratmasın.

Değerler ve toplum bilinci

1951 yılında iktidarda Demokrat Parti bulunmaktadır. O yılda yaşanan kimi eylemler ve bunların toplumda uyandırdığı sarsıntılar ve tepkiler karşısında zamanın yasa koyucusu bu Yasa'ya gereksinme duymuştur.

Yasa koyucunun “öznel, yakın amacı ve mantığı, vesile iradesi” (occasio legis), Atatürk'ün kişiliğinde onun Devrimine karşıt olan eylemleri önlemektir. Zira devrimlere karşıt her eylem, her zaman ve her yerde devrimi gerçekleştiren devrimcinin kişiliğine yönelerek başlar. Devrimler, çiçek atılarak yapılmaz. Bu yüzden hangi devrimcinin düşmanı yoktur ki?

Ancak her yasanın bir de bütün zamanlar için geçerli uzak “nesnel amacı, iradesi ve mantığı” (ratio legis) vardır. Bu nokta, o suç düzgüsünün koruduğu değerde, suçun hukuksal konusunda saklıdır. Doğru yoruma ve sağlıklı uygulamaya yön veren de işte bu değerdir.

Konuya bu ön açıklamanın ışığında yaklaşmak gerekir. Acaba 1951/5816 sayılı Yasanın bütün zamanlar için geçerli “uzak nesnel amacı, iradesi ve mantığı” (ratio legis) nedir? Bu soruyu doğru yanıtlarsak, hem Yasanın hükümlerini doğru yorumlar ve uygularız, hem de düşünceyi açıklama özgürlüğüne kıymayız.

Yıllardan bu yana sıklıkla vurguladığımız üzere kimilerince yanlış biçimde “Atatürk'ü Koruma Yasası” diye adlandırılan bu düzenleme; asla bedensel olarak ölümlü bir insanı, yani Atatürk'ü ya da onu simgeleyen resim, heykel gibi maddi nesneleri korumak için çıkarılmamıştır.

Eğer birincisi, yani ölümlü bir insan, yani birey Atatürk korunmak istenseydi, Türk Ceza Yasası'nın hakaret (ve sövme); ikincisi, yani Atatürk'ü simgeleyen resim, heykel gibi maddi nesneler korunmak istenseydi, yine aynı Yasanın mala zarar verme (ızrar) suçlarıyla ilgili maddelerine özel birer ağırlaştırıcı neden eklenir geçilirdi.

Öyle yapılmamış, ayrı bir yasal düzenleme yapılmasına gereksinme duyulmuş, ayrıca Atatürk karşıtı eylemlerde fail sayısının, eylemin yapıldığı yerin ve eylemde kullanılan araçların toplum üzerindeki sarsıcı etkileri gözetilerek bunlar, ağırlaştırıcı neden sayılmıştır.

En önemlisi de ilk maddede “Atatürk'e hakaret eden ya da söven” denmemiş, “Atatürk'ün anısına (hatırasına) (…) hakaret eden ya da söven”; ikinci fıkrada “Atatürk'ün heykel, büst ve anıtlarını …” denmemiş, “Atatürk'ü simgeleyen (temsil eden) heykel, büst ve anıtlarını…” denmiştir.

Buradan çıkan sonuç şudur: Düzgünün koruduğu değer, şeref, malvarlığı gibi “bireysel” değil, “toplumsal bir değer”dir. Bu toplumsal değer de şudur: “Türk toplumunun Atatürk'e karşı duyduğu sevgi, minnet, saygı”. Yasa işte bu toplumsal değeri korumaktadır. Ağırlaştırıcı nedenler de bunun kanıtı.

Eğer eylem nicelik açısından bu değeri ihlal boyutuna ulaşmamışsa, sözgelimi eleştiri düzeyinde kalmışsa, hukuka aykırılık öğesini kaldıran neden yüzünden, Yasadaki suç oluşmayacaktır. Tersi benimsenirse kurulan hüküm, hem yasaya aykırı olacak, hem de düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğneyecek; zaman zaman AB'nin vurguladığı gibi eleştirilere yol açacaktır.

Sözgelimi, Avrupa Birliği'nin “2009 ilerleme raporu”nun siyasi ölçütler bölümünün, "yargı ve temel haklar" başlıklı 23. kesiminde belirtilen de budur: “Ancak, yasal çerçeve şimdilerde düşünceyi açıklama özgürlüğüne ilişkin yeterli güvenceyi sağlayamamakta ve sonuç olarak yargıç ve savcılar, anlatım özgürlüğünü dar bir biçimde yorumlamaktadırlar. Özellikle 301'inci maddeyi temel alan kimi kovuşturmalar yapılmakta ve hükümlülük kararları verilmektedir. Ayrıca, T. Ceza Yasası'nın (TCY) şeref ve saygınlığa karşı işlenen suçlar (TCY, m. 125-131), kamu düzeni (m. 214, 216, 217, 218, 220) devlet güvenliği (m. 305), anayasal düzen (m. 312, 314), müstehcenlik (m. 226) başta olmak üzere, başka birtakım hükümleri anlatım özgürlüğünü sınırlamaktadır. Ayrıca, TCY'nin 318. maddesi (halkı askerlikten soğutmak), Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Yasa uyarınca soruşturmalar, kovuşturmalar ve hükümlülük kararları sürmektedir. Bu hukuksal belirsizlik, gazetecileri, yazarları, yayıncıları, siyasetçileri, bilim insanlarını ve öbür meslek gruplarını soruşturma, kovuşturma, hükümlülük ve hapis cezası tehlikesiyle karşı karşıya bırakmakta ve dolayısıyla sıkı bir özdenetime (otosansür) yol açabilmektedir.”

Atatürk'ün düşünce özgürlüğü

Görüldüğü üzere Avrupa Birliği Yasanın kaldırılmasından söz etmiyor. Sadece doğru uygulanmadığı için düşünceyi açıklama özgürlüğünün çiğnenmesine vurgu yapıyor.

Özünde eleştiriyi suç sayan bir uygulama Atatürkçülüğe de, bizzat Atatürk'ün uzak amacına da ters düşmektedir. Şu iki anı bunu açıklamaya yeterlidir, sanıyorum.

Birinci anı şu: Batıda tümelci rejimlerin yükseldiği dönemde, 1930 yazında Atatürk, Yalova'da Ali Fethi Okyar'a şöyle der: “...bugünkü manzaranız, diktatörlüktür. Gerçi bir Meclis vardır. Fakat içte ve dışta bize diktatör gözüyle bakıyorlar. Geçen yıl Ankara'ya gelen Alman yazarlarından E. Ludvig, bana idare şeklimiz hakkında tuhaf sorular sormuş ve diktatörlüğümüze kanaat ederek geri dönmüş, bunu da yazmıştır (...) Oysa ben Cumhuriyeti kişisel çıkarım için kurmadım. Hepimiz ölümlüyüz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak kurum, bir istibdat kurumudur. Ben ise millete miras olarak bir istibdat kurumu bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum…” (Fethi Okyar'ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 1997, s. 98).

İkinci anı da şu: CHP Genel Sekreteri Recep Peker, Avrupa, özellikle İtalya ve Almanya gezisinden sonra toplanacak olan parti kurultayına –ki, bu Atatürk'ün yaşamında 9.5.1935'te toplanan son kurultaydır- sunulmak üzere, İtalyan Faşizminden esinlenilen yeni bir tüzük ve çok ayrıntılı bir izlence hazırlar. Partinin eylemli Genel Başkanı İnönü'nün incelemesinden sonra Atatürk'e sunulur, metinler.  Atatürk uyumaz, sabaha değin bunları kitaplığında inceler. Bu girişime ve sakat düşüncelere çok öfkelenmiştir: “Görülüyor ki, der Genel Sekreterine, varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın –İnönü'yü amaçlamaktadır- arkadaşlar tarafından bile zerrece anlaşılmış değildir.”

Bu hedefi de şöyle açıklar, Atatürk: “Biz öyle bir idare, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede padişahlığa yandaş olanlar bile bir parti kurabilsinler.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, YKY, İstanbul, 2004, s. 61-62).

Dikkat edilsin, lütfen. Atatürk, demokraside hiçbir yasak, sınır tanımamakta, bütün dogmaları reddetmektedir. Çocuğu gibi elinde büyüttüğü, üzerine titrediği “Cumhuriyet” karşıtı görüşler için de özgürlük istemektedir. Çünkü Atatürk, dönemindeki bütün baskıcı, buyurgan tümelci rejimlere karşıdır.  Nitekim demokrasiye geçmeyi denemiş, başaramamıştır. “Kalfalar, çıraklar yetersizdirler”. Ancak Usta, demokrasi amacından asla vazgeçmemiş, bunun gerçekleştirilmesini gelecek kuşaklara bıraktığını sürekli söylemiştir.

Mirasçıları “Cumhuriyet”in 92. Yıldönümünde Atatürk'e hesap vermek zorundadırlar. Bu da Yasanın doğru anlaşılmasıyla ve uygulanmasıyla başlar.

*Prof., Eski Yargıtay Başkanı, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim