• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 21 °C

Avukatın Şüpheli/Sanığın Yanında Durması

Prof. Dr. Ersan ŞEN

CMK m.149/3’e göre, “Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz”.

CMK m.154’e göre, “Şüpheli veya sanık, vekaletname aranmaksızın müdafii ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile yazışmaları denetime tabi tutulamaz”.

Bu hükümler incelendiğinde; “dürüst yargılanma hakkı”, “silahların eşitliği”, “kolektif savunma hakkı” ve “masumiyet/suçsuzluk karinesi” ilkeleri uyarınca avukatın, suçlanan konumunda olan şüpheli veya sanığın her yerde ve her zaman, yani yakalandığı, gözaltına alındığı, tutuklandığı, tutukevinde, duruşma salonunda veya keşifte bulunduğu sırada yanında olup hukuki yardımda bulunabileceği, bunun sadece teoriden ibaret bir tespit olmayıp pratikte de sağlanması gerektiği, bu hakkı kullanmanın engellenemeyeceği, ancak tartışmasız kabul edilen bu hakkın uygulamada bazı şartlar ve fiili zorunluluklarla ihlal edildiğinin görüldüğü, özellikle duruşma salonu, SEGBİS (sesli ve görüntülü bilişim sistemi) üzerinden yapılan sorgu, savunma ve duruşmaya katılma ile hürriyeti tahdit edilen tutuklular yönünden sağlanamadığı, yasal zorunluluğa rağmen “de facto” oluşan fiili durumda bu hukuka aykırılığın (avukat ile şüpheli veya sanığın aynı yerde oturamaması, bulunamaması ve görüşememesi hususunun) teamül haline dönüştüğü, avukatın/müdafiin şüpheli veya sanığın yanında olup hukuki yardımda bulunma hakkının şüpheli/sanık hakkı olduğu, bu hakkın İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Dürüst yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi ile güvenceye alındığı, yine açık hüküm bulunmasa da benzer güvencenin “Hak arama hürriyeti” başlıklı Anayasa m.36/1 ile de teyit edildiği anlaşılmaktadır.

"Gözaltı" başlıklı CMK m.94/6 ile "Tutuklama kararı" başlıklı m.100/3'de, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kısıtlanan ve bu kısıtlılığının devam etme ihtimali bulunan şüpheli veya sanığın avukattan hukuki yardım alması ve bu nedenle de sorgu için hakim önüne çıkarılan şüpheli ve tutuklanma talebi ile hakim veya mahkeme huzuruna çıkarılan şüpheli veya sanığın yanında avukatın bulunması öngörülmüştür. Avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığa tam manası ile hukuki yardımda bulunabilmesi için, duruşma salonunda şüpheli veya sanığın yanında olması gerektiği tartışmasızdır.

1- Duruşma salonu;

CMK m.149/3 ve m.154’e rağmen, uygulamada duruşma salonlarının fiziki şartları, tutuklamaya sevk edilen şüpheli sayısı ile aynı davada yargılanan sanık sayısının çokluğu gerekçe gösterilerek ve en önemlisi de bu mazeretler olmasa bile sözlü yargılamanın aleni şekilde yapılacağı duruşma salonlarının plan, proje ve inşasından kaynaklanan sebeplerle, avukatlar/müdafiler ve temsil ettikleri şüpheli veya sanıkların birlikte oturamadıkları, avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığın yanında olmadığı ve gerektiği gibi hukuki yardımda bulunamadığı, ister bir veya birkaç sanık ve isterse çok sayıda sanık yargılansın, yasal düzenlemeye aykırı olsa da sanık ile avukatın ayrı yerlerde oturtulduğu, konuşmalarına, görüş alışverişinde bulunmalarına izin verilmediği, avukatın veya sanığın bu yönde çabasına müdahale edilip tuhaf bir şekilde bunun yasak olduğunun söylendiği, soruşturma aşaması gizli olduğu halde bazı tutuklamaya sevklerin tüm şüphelilerin katılımı işle yapılması suretiyle yine müdafii ile şüphelinin salonda yan yana bulunmasının, yani avukatın bizzat şüphelinin yanında yer almasının önüne geçildiği, CMK m.149/3’de geçen “yanında olma” ibaresinin aynı salonda bulunma olarak anlaşıldığı, oysa bu anlayışın hatalı olduğu, avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığın sorgu ve savunması sırasında hukuki yardım amaçlı müdahale ve uyarılarının engellendiği, bu yolla CMK m.154’de ifade edilen şüpheli veya sanık ile müdafiinin her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortam ve şekilde görüşüp iletişim kurması hakkının ihlal edildiği, tüm bu hatalı yol ve yöntemlerle CMK m.149/3 ile m.154’de öngörülüp, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.6 ve Anayasa m.36’nın güvencesi altında bulunan şüpheli veya sanığın müdafii ile doğrudan ve başkalarının duyup müdahale edemeyeceği bir şekilde iletişim kurmasının ve dolayısıyla şüpheli veya sanığın kesintisiz bir şekilde müdafiinden hukuki yardım alma hakkının ihlal edildiği ve yine müdafiin de kesintisiz bir şekilde temsil ettiği şüpheli veya sanığa doğrudan hukuki yardımda bulunma yetkisinin kısıtlandığı görülmektedir.

Uygulamada, itham sisteminin ortaya koyduğu suçlama ve suçlamada bulunanın ispat yükümlülüğü karşısında suçlananın sahip olduğu savunma hakkı kapsamında yer alan kolektif olarak bir veya birkaç avukatla bu hakkı kullanabilmesi usulünün iki şekilde kısıtlandığını görmekteyiz.

Birincisi; yakalanan, gözaltına alınan, hakkında suçlamada bulunulan veya tutuklamaya sevk edilen ya da tutuklanan kişi ile avukatına, suçlamanın ve uygulanan koruma tedbirinin dayanağı olan bilgi, belge ve delillerin gösterilmemesidir ki, CMK m.153’ün hatalı uygulanması ile teamül haline dönüşen bu yanlışlığa, CMK m.153’de yapılan radikal değişiklikle “dur” denilmiştir. CMK m.157 kapsamında soruşturmanın gizliliği devam etmektedir. Esasında doğru ve amacına uygun kullanılıp özellikle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kısıtlananların savunma haklarının özünü zedeleyecek mahiyette keyfi uygulamalara başlanılmasa idi, CMK m.153’ün eski hali ile yürürlükte kalması, basit şüphe ile başlayan bir soruşturmada delillerin karartılmadan toplanması ve maddi hakikate ulaşmaya hizmet etmesi bakımından savunulabilirdi. Ancak bu uygulama, şüpheli ve avukatın karşı yapılan dosya ve delil gizliliğini öyle ileri götürmüştür ki, özellikle aylarca ve yıllarca süren tutukluluklarda savunma hakkının özü deyim yerinde ise yerle bir edilmiştir. Bunun üzerine kanun koyucu, düz bir mantık izlemek suretiyle istisna olarak uygulanması gereken CMK m.153’de yer alan savunma makamına karşı gizliliğin tümü ile ortadan kaldırılması yolunu seçmiştir. Şimdi ise, yap-boz tahtasına dönen Ceza Muhakemesi Kanunu’na gizlilik hükmünü tekrar getirmenin yolunun arandığı görülmektedir. Her işimizde olduğu gibi, ana sorunun kanundan değil yanlış uygulamalardan kaynaklandığını, yasal değişikliklerin de buna tepki olduğunu, ancak müesseseleri ortadan kaldıran bu tür değişikliklerin sorunu çözmeyip, ya kangrene çevirdiği veya ötelediği kabul etmeliyiz. Bu kabul olmadığı müddetçe, hangi yasal değişiklik yapılırsa yapılsın sorunların çözümü mümkün olamayacaktır. Soruşturma aşamasında savunmaya karşı gizlilik tekrar getirilecekse bunun yolu, eski hükmün CMK m.153’e tekrar koyulması olmayıp, sınırları somut belirlenen ve savunmaya karşı gizliliğin net bir istisna hükmü olduğunu gösteren düzenlemeden geçer.

İkincisi; duruşma salonlarında avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığın yanında oturamaması, oturmasına izin verilememesi, duruşma salonunun avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığın yanında oturup bulunacak ve dolayısıyla doğrudan hukuki yardım yapacak şekilde dizayn edilmemesi, bizce net bir hukuka aykırılık ve şüpheli/sanık hakkının ihlalidir. Kimse, Anayasa, usule uygun kabul edilmiş uluslararası sözleşmeler ve kanunların üstünde değildir.

Avukatın, ifade alma veya sorgu süresinde ve duruşma ile celselerin tüm aşamalarında şüpheli veya sanığı temsil etme hakkı, bu sıralarda şüpheli veya sanığın yanında bulunma ve başkalarının duyamayacağı şekilde konuşup görüşebilmeyi de kapsar. Bu husus tartışmasız ve net bir şekilde tanımlanıp, bir avukatın soruşturmada şüpheliyi veya sanığı temsil etme sebep ve amacının ne olduğu ortada iken, ceza yargılamasında avukatın temsil ettiği şüpheli veya sanığın bulunduğu duruşma salonunda yanında oturamamasını, oturtulmamasını, duruşma salonunun kolektif savunma hakkının kullanımına uygun şekilde dizayn edilmemesini, özellikle çok sanıklı davalarda avukatlar ile sanıkların yan yana oturmasının ve dolayısıyla avukatın temsil ettiği sanığın yanında bulunması suretiyle hukuki yardımda bulunma yetkisini gereği gibi kullanamadığı durumda, en azından sanıkla görüşüp başkalarının duyamayacağı bir ortamda iletişim kurmasının, onu sorgu ve savunma sırasında uyarıp hukuki yardımda bulunmasının engellenmesi, bizce net bir dürüst yargılanma ve savunma hakkı ihlalidir.

Duruşma salonunda ayrı yerde oturan avukat ile temsil ettiği sanığın bağı kopmakta, aralarında iletişim kurulamamakta, birbirine soru sorup cevap alamamakta, özetle avukatın sanığa hukuki yardımda bulunması engellenmektedir. Bu mesele, basit bir hukuka aykırılık olarak ele alınamaz. Savunma hakkı, avukat ile temsil ettiği şüpheli veya sanığın her ortamda ve özellikle duruşma salonunda sağlıklı iletişim kurabilmesini kapsar. Avukatın, temsil ettiği sanığa başkalarını duyamayacağı şekilde soru soramadığı, sanığı uyaramadığı, bizzat yanında bulunmak suretiyle sanığa destek olamadığı bir duruşma salonunu, dürüst yargılanma hakkını tezahür edip sanık haklarının korunduğu bir yargılama yeri olarak nitelendirmek mümkün değildir.

Duruşma salonları, avukat ile şüpheli veya sanığın yan yana bulunacağı, yasal tanımlama ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın şüpheli veya sanıkla başkalarının duyamayacağı ve tespit edemeyeceği görüşme, ifade alam ve sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hak ve yetkisini koruyacak şekilde inşa ve dizayn edilmelidir. Aksi uygulama, hangi ulusal veya uluslar arası makam ne derse desin kolektif savunma hakkının özünü zedeler.

Yeri gelmişken benzer hatanın, dürüst yargılanma ve savunma hakkının özünü zedeleyecek şekilde duruşma tutanağında da yapıldığını ifade etmek isteriz. Kovuşturma aşamasında, CMK m.221 ve 222’ye uygun duruşma tutanağının tutulup sözlü savunma ve yargılama yerine getirildiğini gösteren uygulamaları görmekte zorlanmaktayız. Bunun değişik gerekçeleri olsa da, bu gerekçelerin kovuşturma aşamasının sözlülüğü ve duruşma tutanağının ispat gücü karşısında önemi olmayacaktır.

2- SEGBİS;

Sesli ve görüntülü bilişim sistemi vasıtasıyla süresinde huzura getirilmeyen şüphelinin, duruşmada hazır edilemeyen veya duruşma salonuna gelmek yerine bulunduğu yerden veya tutukevinden SEGBİS yöntemi ile duruşmaya katılmak isteyenlerin taleplerinin kabul edilerek, dolayısıyla duruşma salonunda olup biteni görüp duymaları, savunma haklarını kullanabilmeleri sağlanmaktadır. Bu yöntemin sağlıklı işleyip işlemediği, bu yolla şüpheli veya sanıkların haklarının korunup korunamadığı ayrı tartışma konusu olmakla birlikte, yukarıda duruşma salonunda avukat ile temsil ettiği sanık arasında yaşanan kopukluğun burada da gündeme geldiği görülmektedir.

Uygulamada, duruşma salonunda avukatın bulunduğu, şüpheli veya sanığın uzaktan katıldığı duruşma salonu veya tutukevinde bu iş için ayrılmış yerde yalnız bulunduğu, yanında bir güvenlik görevlisi veya infaz koruma memurunun olduğu, avukatın şüpheli veya sanığın yanında değil de duruşma salonunda yer aldığı, bu aşamada avukat ile şüpheli veya sanık arasında başkalarının görüp duyamayacağı şekilde iletişim kurulmadığı, bu yönde bir imkanın sağlanmadığı, böylece hukuki yardımın engellendiği görülmektedir. Belki istense, bir avukatın duruşma salonunda ve diğer avukatın şüpheli veya sanığın bulunduğu yerde veya sadece sanığın bulunduğu yerde duruşmaya katılıp, şüpheli veya sanığın yanında yer alması mümkün olabilir. Ancak bu durumda da, avukat duruşma salonunda fiilen bulunamadığı için bir kopukluk ve kolektif savunma hakkının kullanılması bakımından bir zafiyet yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bizce doğru olan, duruşma salonunda bulunan avukat ile SEGBİS yöntemi kullanılarak duruşmaya katılan sanık arasında başkalarının duyamayacağı bir şekilde iletişim ağının kurulması ve görüş alışverişinin sağlanması, bu şekilde de savunma hakkının korunması gerekir.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi 3. Dairesi’nin 05.10.2006 tarihli Marcello Viola - İtalya kararında, yukarıda yaptığımız tespite benzer bir gerekçeye yer verdiğini, ancak bu halde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesinin ihlal edilmeyeceğini ifade ettiği görülmektedir.

Karar gerekçesine göre; dürüst bir ceza yargılaması sürecinin oluşmasında sanığın mahkemede hazır bulunmasının büyük önemi vardır. Sanığın avukatı ile üçüncü bir kişi tarafından duyulmadan iletişime geçmesi, demokratik bir toplumda olması gereken dürüst yargılanma hakkının temel unsurlarından olup, bu husus Sözleşmenin 6. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendinde güvence altına alınmıştır. Ancak sanığın avukatına ulaşım hakkı, sanığı dürüst yargılanma hakkından mahrum bırakmayacak şekilde istisnai olarak kısıtlanabilir. Elbette bu kısıtlama, somut olayda uygulanmasının gerekli olduğuna dair ciddi işaretler göstermesi gerekir.

Mahkeme bu genel tespitle ışığında başvurucunun, mahkemeye, yani duruşma salonuna götürülmeksizin uzaktan/bulunduğu tutukevinden video konferans yöntemi ile yargılamaya katılımının sağlanmasının Sözleşmenin 6. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

Başvurucu, yargılama sürecini izleme hakkının kendisine tanınmadığını iddia etmemekle birlikte, video konferans yoluyla katılım sağlanması şeklinde olan katılımın tarzı hakkında ve video konferans cihazının kullanılmasının savunma açısından zorluklara yol açtığı gerekçesi ile şikayette bulunmuştur.

Mahkemeye göre, somut olayda tutuklunun transferinde ciddi güvenlik önlemleri alınması gerekmekte olup, firar etme veya saldırıya uğrama riski bulunduğu inkar edilemez. Ayrıca, tutuklunun mensubu olduğundan şüphe edilen suç örgütü ile tekrar temasa geçme olasılığını sağlama ihtimali de bulunmaktadır.

İtalyan mevzuatında düzenlenen video konferans uygulaması, tutukluların transferi nedeniyle oluşan gecikmelerin azaltılması ve ceza yargılamasının hızlandırılması amacını da taşımaktadır. Ayrıca, mafya mensuplarının duruşma salonunda bulunması özellikle mağdurlar ve itirafçı gibi davaya taraf diğer kişiler üzerinde büyük bir baskıya sebep olabileceğinin düşünülmesi mantıksız değildir.

Mahkeme; başvurucunun duruşmaya video konferans yöntemi ile katılımının sağlanmasında, kargaşanın ve suçun önlenmesi, mağdur ve tanıkların yaşam, özgürlük ve güvenlik haklarının korunması ve adli işlemlerde “makul süre” gerekliliklerine uyulması gibi hususlar sebebiyle Sözleşme uyarınca meşru bir amacın bulunduğunu kabul etmektedir. Geriye, yargılama sürecinde savunmanın haklarına saygı gösterilip gösterilmediği hususunun tespit edilmesi kalmaktadır.

Mahkeme; başvurucunun avukatının, temsil ettiği sanığın bulunduğu yerde hazır olan ve onunla bir mahremiyet içerisinde görüşme hakkının bulunduğunu belirtmektedir. Bu husus, duruşma salonunda hazır bulunan savunma avukatının da yasal hakkıdır. Mevcut davada, başvuranın avukatı ile üçüncü kişiler tarafından dinlenilmeden görüşmesi hakkının ihlal edildiğine işaret eden hiçbir husus bulunmamaktadır.
 
Bu durumda Mahkeme, başvurucunun ceza yargılaması duruşmalarına video konferans yöntemi ile katılımının sağlanmasında, savunmanın yargılamaya taraf diğer süjelere nazaran ciddi şekilde dezavantajlı bir konuma düşürülmediği ve başvurucunun Sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen dürüst yargılanma hakkının özünde bulunan hak ve yetkilerini kullanma fırsatının bulunduğuna kanaat getirmiştir. Dolayısıyla, somut olayda Sözleşmenin 6. maddesi ihlal edilmediği sonucuna varılmıştır.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi net bir şekilde, avukat ile temsil ettiği sanığın başkalarını duyamayacağı bir şekilde iletişim kurup görüş alışverişinin engellenmediği durumlarda, video konferans veya SEGBİS adlı yöntemle duruşmaya katılmasının sağlanmasında bir hak ihlali görmemiştir. Ancak avukat ile sanık arasında özel iletişim imkanı sağlanmadığı takdirde Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edileceği de muhakkaktır.
Bizde de, avukat ile temsil ettiği şüpheli ile sanık arasında başkalarının duyamayacağı şekilde iletişim kurup görüş alışverişinde bulunma imkanı sağlanmasının gerekli olduğu, aksi uygulamanın dürüst yargılanma ve savunma hakkının özünü ihlal edeceğini ifade etmek isteriz.

3- Tutukevi ve cezaevi;

Suçluluğu hükmen sabit olan mahkum/hükümlünün cezasını çekmesi amacıyla bulundurulduğu cezaevinde avukatı ile yedi gün 24 saat görüşebilmesi, doğrudan ve başkalarının duyamayacağı şekilde iletişim kurup görüş alışverişinde bulunabilmesi mümkün değildir. Bu konuda yasal bazı kısıtlamalar getirilmesi, hükümlü sanık olmadığından sanık hakkı ihlali sayılmayacaktır. Konunun “dürüst yargılanma hakkı” başlıklı İHAS m.6 kapsamında değerlendirilmesi isabetli değildir. Ancak hükümlü hapis cezasını çekerken aynı zamanda bir başka suçtan tutuklu olursa, elbette bu suçla ilgili yargılama ve savunma hakkının kullanılabilmesi yönünde avukatı ile görüşme hakkı kısıtlanmamalıdır.

Uygulamada, suçsuzluk/masumiyet karinesine sahip olan tutuklu yargılanan şüpheli veya sanıkların bulundurulacakları tutukevinin adı olup kendisi olmadığından, tutuklularının kapalı cezaevinde tutuldukları ve birçok açıdan “hükümlü” muamelesine muhatap edildiklerini görmekteyiz. Elbette bu hatalı bir uygulamadır. Olması gereken, tutuklunun ayrı şekil ve şartlara sahip tutukevinde tutulup, “hükümlü” muamelesine tabi tutulmamasıdır.

Bu sebeple, yukarıda kısaca açıkladığımız CMK m.149/3 ve m.154’de tanımlanan avukat ile temsil ettiği şüpheli veya sanığın tutukevinde yedi gün 24 saat başkalarının duyup müdahale edemeyeceği, konuşma ve yazışmalarını denetlenemeyeceği yerde görüşme hakkı sağlanmalı ve bu hak bazı gerekçe ve bahanelerle kısıtlanmamalıdır. Aksi halde, tutuksuz yargılanan şüpheli veya sanık ile tutuklu yargılanan kişi arasında savunma hakkı yönünden de ciddi farklar ve tutuklunun aleyhine sonuçlar doğabilir. Dürüst yargılanma hakkı kapsamında yer alan bireysel savunma ve kolektif savunma hakları kutsaldır.

Son söz; “Şüpheli/Sanığın Avukatın Yanında Durması” yerine, neden “Avukatın Şüpheli/Sanığın Yanında Durması” başlığını kullandım?

Yargılamanın ana süjesi şüpheli veya sanık olduğundan ve avukatın bulunma sebebi de şüpheli veya sanığa hukuki yardımda bulunmak olduğundan, "şüpheli veya sanık nerede ise avukat da yanında bulunmalı" anlamına gelecek bir başlık kullanmayı tercih ettim. Savunma hakkının ve savunmanın önemi ve gücüne vurgu yapmak, "avukat burada ve savunmanın ana süjesinin yanındadır" diyebilmek, başlığın bir diğer gerekçesi olmuştur. Gerçi hangi şekilde olursa olsun duruşma salonlarında bu birlikteliğin sağlanması çok zor gözükmektedir. Çünkü kolektif savunma hakkının dürüst yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası ve hatta unsuru olduğu yönünde gerçek bir kabulün olmayıp, avukatın sadece duruşma salonunda bulunmasının şekli açıdan şüpheli veya sanık haklarının korunduğunun gösterilmesinde yeterli gören zihniyet terk edilmedikçe, hangi başlığı kullanırsak kullanalım sonuç değişmeyecektir.
Şekil ve usul kuralları, "hukuk devleti" ilkesi ve yargılamanın esasıdır. Şekil, yalnızca yüzeysel ve sırf yapılmış görünsün anlamında usul kurallarının uygulanması değil, önceden belirlenmiş ve herkesi bağlayan yargılama kurallarına yeknesak uyulması demektir. Avukatın şüpheli veya sanık yanında durması basit bir şekil kuralı olarak nitelendirilemez. Suçlanan insanı savunma sırasında kimse yalnızlığa mahkum edemez. Türkiye Cumhuriyeti’nin sorunu da tam budur; hukuk devleti gibi görünmek, fakat bu ilkenin sağladığı hak ve hürriyetleri bazı durumlarda görmezden gelmektedir.

Önemli olan başlıklar ve isimler değil, temeldir, özdür, otoriter anlayışın yerini hak ve hürriyetlerin korunmasına bırakılması olduğunu kabul etmektir, bu korumanın bir gevşeklik olmayıp aksine kamu otoritesinin varlık nedeni teşkil ettiğini bilmektir. Hukuk kurallarının amaç ve fonksiyonu ile eşit, dürüst ve iyi uygulanabilme istek ve gücü de ayrı bir öneme sahiptir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim