• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 14 °C

AYM'nin Gözaltında İşkence Kararı ve Cezasızlık Kültürü

Şafak BAYRAM

Geçtiğimiz günlerde gözaltında işkenceye maruz kalan Hamidiye Aslan’ın başvurusuna ilişkin Anayasa Mahkemesi(AYM)’nin 4 Kasım 2015’te verdiği bireysel başvuru kararı Resmi Gazete’de yayımlandı.

Söz konusu kararda başvurucu Aslan, gözaltında tutulduğu süre zarfında yasal olmayan ve hukuk dışı yöneltilen suçlamaları kabul etmemesi nedeniyle çeşitli şekillerde işkenceye maruz kalmıştır. Aslan’ın işkence iddiaları ile ilgili olarak kamu görevlilerine karşı açtığı dava 11 yıl sürmüş ve bu dava neticesinde ilgililere verilen 10 ay hapis cezası ertelenmiştir. Aslan bu kararın ardından avukatları aracılığıyla 13 Mart 2013’te Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuruyu değerlendiren AYM, Anayasa m.17’de düzenlenen işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

AYM Cezasızlığın Altını Çizdi

 AYM kararında “Pasif direnişi ile orantısız bir şekilde sözlü ve fiziksel saldırıya maruz kalması ve gözaltı süresi devam ederken sevk edildiği hastanelerde düzenlenen doktor raporlarının kendisine karşı güç kullanan görevlilerin veya bu görevlilerin bağlı bulundukları kolluk biriminin takibi altında olmasının başvurucu üzerindeki tehdidin varlığını devam ettirdiği..”ni[1] belirterek soruşturma aşamasında kolluk görevlileri tarafından adil yargılanma hakkına müdahale edildiğini vurgulamıştır.

Ayrıca söz konusu kararda : “Sanıklar hakkında hükmedilen 10 ay hapis cezasının orantılı olduğunun kabul edilmesi mümkün değildir. Bunun yanı sıra hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle belirtilen hapis cezasının uygulanmamasının ve bu cezanın hiç vaki olmamış sayılarak adli ve memuriyet siciline yansımamasının yasal olmayan bu tür eylemlerin önlenmesini sağlayabilecek düzeyde yeterli caydırıcı bir etki doğurmadığı açıktır... Bireyin vücut bütünlüğüne yönelik eylemleri önleme ve önlenememiş müdahaleleri etkili bir şekilde cezalandırma yükümlülüğü altında bulunan devletin, işkence ve kötü muamele türünden haksız eylemeleri kademelendirmesi ve işkence olarak nitelendirdiği eylemleri diğer eylemlere nazaran daha ağır şekilde cezalandırması şarttır... Devlet memurları tarafından yapılan işkence ve kötü muamele hakkında yürütülen soruşturmanın etkili olması için soruşturmadan sorumlu ve tetkikleri yapan kişilerin olaylara karışan kişilerden bağımsız olması gerekir. Soruşturmanın bağımsızlığı sadece hiyerarşik ya da kurumsal bağlantının olmaması değil aynı zamanda somut bir bağımsızlığı da gerektirir. ”[2] ifadeleri ile Yüksek Mahkeme, etkili soruşturmaya ve  Türkiye’de bir kültür haline gelmiş cezasızlık sorunsalına dikkat çekmiştir.

 Bu yazıda da söz konusu karar çerçevesinde gözaltında kötü muameleden ziyade cezasızlık kültürüne değinilecektir.

Cezasızlık ve Devletin  Cezasızlığın Hüküm Sürmesindeki Rolü

Temel hak ve özgürlüklerin korunmasında, ihlal iddialarının etkili bir biçimde soruşturulması ve tespit edilen ihlallerin faillerinin adalete uygun bir şekilde cezalandırılması devletin pozitif yükümlülükleri arasındadır. İnsan hakları literatüründe cezasızlık, temel haklara yönelik ihlallerin faillerinin hiç veya etkili bir biçimde soruşturulmaması ve dolayısıyla cazalandırılmaması anlamına gelmektedir. Bir yönüyle kamu görevlileri tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinin görmezden gelinmesi veya onaylanması olarak değerlendirebileceğimiz “cezasızlık”, devlet tarafından bu ihlallerin sürekliliğine çanak tutulması sonucunu doğurmaktadır. Devlet ve kısmen de toplum tarafından bu tip ihlallerin, mağdurlarına reva görülmesi cezasızlığı bir kültür haline getirmektedir.

İnsan haklarının tehdide maruz bırakılmasında, devlet sahip olduğu enstrümanlarıyla yegane olmasa da en büyük paya sahiptir. Özellikle şiddet tekelinin yoğunlaştığı araç olan güvenlik güçleri sıkça, ihlallerin faili konumuna gelmektedir. Nitekim şu ya da bu gerekçeyle cezasızlık ile koruma altına alınanlar genellikle devlet görevlileri olmaktadır.

Devlet görevlileri doğrudan insan hakları ihlallerinin faili olmasa da insan haklarını korumamakla, failleri etkili soruşturmamakla sorumlu hale gelebilmektedir. Kaldı ki insan haklarını koruma altına alan uluslararası metinler veya kurumlarda ihlali gerçekleştiren failler değil, korumayı sağlayacağını taahhüt eden devlet muhatap alınmaktadır. Böylece cezasızlığı örtülü bir dokunulmazlık zırhı olarak görevlilerine giydiren devletin ahdine karşı dolaylı vefasızlığı da sorumluluğa bağlanmış olmaktadır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularda kabul edilebilirlik şartlarından olan “iç hukuk yollarının tüketilmesi”, mutlak bir şart olarak değerlendirilmemekte, somut olaya göre belirlenmektedir. İç hukukta öngörülmüş olan başvuru yolunun hakkın teslim veya tazmin edilmesi için etkili ve yeterli olması gereklidir. Nitekim; adil yargılanma hakkının ihlali gerekçesi ile yapılan başvurularda iç hukuk yollarının tüketilmesi şartı aranmamaktadır. AİHS ve AİHM korumasında bu istisnalara yer verilmesinin sebeplerinden biri cezasızlık zırhının sağlanması adına, özellikle otoriterleşen siyasal yapılarda devlet görevlileri aleyhine etkili soruşturmanın yürütülmemesinin; başlangıçta bir yönlendirmenin, zımni veya açık onaylamanın mevcut olabileceği varsayımına dayanarak bilinçli bir tercih olma ihtimalinin göz önünde bulundurulmasıdır.

Cezasızlık Kültürü ve Türkiye'nin Cezasızlık Karnesi

Türkiye cezasızlık hususunda yukarıdaki varsayımı destekleyecek bir sicile sahiptir. Nitekim; tarihsel kökenleri ile değerlendirildiğinde de cezasızlığın Türkiye’de siyasal kültüre dayanan bir çıktı olduğu söylenebilir. Kamu güvenliği, devletin bekası ve kutsanması gibi sebeplerle kamu görevlisinin aşırılıkları görmezden gelinirken yaşam hakkı dahi ihlal edilebilir niteliktedir. Kaldı ki bu tutum yakın Türkiye tarihinde de rastlantısal bir ihmal olmaktan çıkmış, sistematik bir politika olarak işletilmiştir. Özellikle 1980 darbesi sonrasında yetkililerin hiçbir şekilde sorumluluğa sahip olmadıklarını vurgulayan meşhur geçici 15. madde cezasızlığın kurumsallaşmasının en can alıcı örneklerinden olmuştur.[3]

Bunun gibi sistematik bir ihlalden sonra gelen sistematik koruma olduğu gibi cezasızlığın daha hafif görünümleri, bu kültürün bir devamı olarak varlığını sürdürmektedir. Gerçekleştirilen eylem, tüm hatları ve niteliği ile bir suç teşkil etmesine karşın fiili gerçekleştirilen kişinin yasama, yürütme ya da yargı birimleri tarafından doğrudan ya da kanun hükümleri kullanılarak yargılamadan muaf kılınması veya olması gerekenden daha az cezaya mahkum edilmesi sağlanarak suçlu korunmaktadır.[4]

Örneğin 90’lı yıllarda art arda gerçekleşen suikastlerin ve siyasi cinayetlerin faillerinin/sorumlularının bulunmaması ve bu soruşturmaların sürünceme de bırakılması cezasızlığın Türkiye’de gelenekselleştiğinin bir imi olarak zihinlere kazınmıştır. Daha güncele gelindiğinde ise Hrant Dink suikastı ve Uludere faciası soruşturmaları dikkat çekmektedir. Gezi Parkı Eylemleri sırasında birden çok cana mal olan ağır polis müdahalesinin kahramanlığa dönüştürülmesi de güvenlik güçleri etrafında cezasızlık zırhının inşa edildiğini göstermektedir.

Türkiye’de cezasızlığın bir devlet geleneği halinde varlığını sürdürmesini besleyen nedenler olarak; milli güvenlik, terörle mücadele, dış güçlerden geldiği iddia edilen tehlikeler, siyasi kutuplaşmalar ve itaat kültürü gerekçeleriyle ihlallerin haklı ve gerekli görülmesi; kamu görevlisinin soruşturulması için amirinin muvafakatinin gerekli olması ve izni verecek olan amirin de emre itaat zinciri dolayısıyla büyük ihtimalle sorumlular arasında bulunması, soruşturmayı yürütecek olanın failin mesai arkadaşı olması, failin hakkında soruşturma devam ederken görevinde kalması; idari kolluk adli kolluk ayrımının bulunmaması vb. gösterilebilir.

Mağdurların kadınlar, LGBT bireyler, azınlık gruplar, terör zannıyla soruşturulanlar veya siyasi muhalifler olduğu hallerde cezasızlığın daha da yaygınlaştığı söylenebilir. Bu kişilere karşı gerçekleştirilen ihlaller bir cezalandırma gerekçesi olarak görülmemekte, aksine devletin kutsallığını ne pahasına olursa olsun koruyan görevli için onur vesilesi olabilmektedir. Bu şekilde devleti bireyden koruyan görevliyi oluşturan zihniyet, onu cezalandırılmaktan korumak üzere de harekete geçecektir.

Cezasızlığın yaygınlaşması devlet görevlilerini insan haklarını ihlal hususunda daha da pervasız kılarken, adaletin gerçekleşeceğine dair inancını yitiren toplum tarafından da bu problemin kanıksanması ve güvenlik güçleri şiddetinin normalleşmesi sonucunu doğurmaktadır.

Cezasızlığın Kemikleşmesine Karşı Yargı

Değinilen örneklerin de gösterdiği üzere giderek kemikleşen cezasızlık zırhını meydan getiren siyaset-idare işbirliğinin kırılmasında bu kurumları denetleyen  yargı, hayati bir konuma sahiptir. Türkiye’nin adil yargılanma hakkına ilişkin AİHM önündeki  mahkumiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, yargının bu işbirliğini kırıcı ve adaleti tesis edici bir işlev sergilediği söylenemez. Genel sebepler olmakla birlikte uzun süren yargılamalar, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığının tam anlamıyla sağlanamamış olması, bir kısım yargıçların devletçi ideolojiyi benimsemesi ve siyasal erkin güdümünde olması yargının da cezasızlık problemine meydan verilmesinde paya sahip olduğunu göstermektedir.[7]

İnsan haklarının korunmasında uluslararası bir denetim mekanizması olarak AİHM kararları Türk yargısının cezasızlık hususundaki konumunu değerlendirmek adına başvurulabilir bir kaynaktır. Örneğin AİHM’in İzci v. Türkiye kararı Türkiye’deki cezasızlık kültürüne ilişkin çarpıcı tespitler içermektedir.[8] AYM’nin söz konusu kararı da İzci davasındaki tespitlere paralel olarak işkence yasağının ihlal edildiğini belirlerken etkili soruşturma yürütülmemesini ve cezasızlığı vurgulamıştır.

Bu bağlamda değinilen AYM kararında etkili soruşturma ve cezasızlık sorunsalına ilişkin önemli noktaların altının çizilmesinin, bilinçli bir şekilde tesis edilen cezasızlık zırhına karşı yargının üstlenmesi gereken kırıcılık misyonuna yaklaşılmasında önemli bir adım olduğu söylenebilir.

 

 


[1]http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/12/20151222.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/12/20151222.htm

[2] AYM’nin cezasızlık konusuna değindiği bir diğer dava: Şenol Güngör kararı: (http://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/bireyselbasvuru/detay/pdf/2013-2438.pdf)

[3] 1982 Anayasası'nın Geçici 15. maddesi 2010 Anayasa değişikliği ile kaldırılmıştır. http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/anayasa.maddeler?p3=215

[4] http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/159838-cezasizlik-nedir-kimi-neden-nasil-korur

[5] Bknz. AYM Şenol Güngör kararı: (http://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/bireyselbasvuru/detay/pdf/2013-2438.pdf) AYM bu kararında işkence yasağını ihlal eden polisleri yargılayan makamların, zamanaşımı ve hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararlarıyla asgari sınırdan hüküm kurmasına ve işlenen işkence suçunun vehameti ve hükmolunan ceza arasındaki dengesizliğe değinmiştir. Bu kararda da dikkat çekici olan nokta idari ve yasal açılardan devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemesine ek olarak yargılama makamlarının da cezasızlık kültürünün derinleşmesindeki rolüdür.

[6]Bknz: http://www.inhak.adalet.gov.tr/ara/karar/izci.pdf

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim