• BIST 83.067
  • Altın 146,538
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -4 °C

Balyoz Davası Son Durakta

Prof. Dr. Ersan ŞEN

“Balyoz” olarak bilinen dava Yerel Mahkeme aşamasından sonra Yargıtay tarafından yapılan inceleme ile birçok sanık bakımından kesinleşmişti.

Ancak bu karara karşı, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun uyarınca insan hak ve hürriyetleri ihlal edildiği iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurular yapıldı. Şimdi Yüksek Mahkemeden, bu davada yargılananların dürüst yargılanma haklarının ihlal edilip edilmediği hakkında raportör hakim tarafından hazırlanan raporu dikkate alarak, “Balyoz” adlı davada şüpheli ve sanık haklarının ihlal edilip edilmediği nihai olarak karara bağlaması beklenmektedir.

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan her bireysel başvurunun bir an önce sonuçlandırılması gerekir. Yüksek Mahkeme, sonucu herkes tarafından ve özellikle de mahkum olanlar ve ailelerince merakla beklenen “Balyoz” adlı davanın hak ihlali iddiasına dayalı başvurularını en kısa sürede esastan inceleyip kararını açıklamalıdır. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından da doğru olan, hak arama hürriyeti kapsamında “hukuk devleti” ilkesi gereğince yargı organına yapılan başvurunun derhal sonuçlandırılması, işin netleştirilmesi, hak ihlali varsa da bunun menfi sonuçlarının da kaldırılması gerekir.

“Balyoz” adlı davanın hak ihlali açısından en büyük sorununun, birey tarafından öngörülebilirlik ve bilinebilirlik noktasında yaşandığı düşünülmektedir. “Suçta ve cezada kanunilik” ilkesine göre, ceza kanunlarının suç olarak tanımlayıp karşılığında ceza öngörmediği bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamayacağı gibi, ceza kanunlarında suç olarak tanımlanan bir fiile uygun düşen icra hareketlerinin varlığının tereddütsüz bir şekilde tespit edilip kanıtlanmadığı durumda da kimseye ceza verilemez.

Bu nedenledir ki herkes, kişi hak ve hürriyetlerini kullanabilme sınırını önceden öngörmek ve bilmek suretiyle korkusuzca hareket edebilmelidir. Kamu otoritesinin keyfi tutum ve davranışına karşı hukuk devletlerinde ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 7. maddesinde kabul edilen “suçta ve cezada kanunilik” prensibi ile bunun yansımalarına aykırı kararlar, elbette hukuka aykırı sayılır ve hak ihlali niteliği taşır.

Kamuoyunda darbe suçu adı ile bilinen Hükümeti devirmeye teşebbüs suçu, ancak cebir ve şiddetle, yani elverişli vasıtalarla kullanılan fiziki güce dayalı işlenebilir. Bir başka ifadeyle bu suçun maddi unsuru, basit bir zorlama veya tehdit, yani “manevi cebir” değil, en az yaralama derecesinde fiziki güç kullanımıdır. Kanun koyucu darbe suçunda bu maddi unsuru aradığını belirtmek için, “tehdit/manevi cebir” fiilini suçun unsuru saymamış, fiziki güç kullanımının aranması gerektiği hususunu da  “cebir” kavramının yanına “şiddet” ibaresini eklemek suretiyle kuvvetlendirmiştir. “Cebir” kavramının şartlı yaralama olduğu, Türk ceza Kanunu m.108 ve gerekçesinde net bir şekilde ortaya koyulmuştur.

Netice itibariyle; fiziki güç kullanıldığına dair somut tespitler yapılmaksızın darbe suçunun icra hareketleri aşamasına geçildiğinden, dolayısıyla da suçun işlendiğinden veya en azından suça teşebbüs edildiğinden bahsedilemez. Darbe suçu, tehdit, yani yanına “manevi” kavramı eklenmek suretiyle cebrin tehdit veya zorlama hali ile işlenemez. Bu tespit, somut olayda zorlamanın olup olmadığına bakılmaksızın sadece “suçta cezada kanunilik” ilkesi dikkate alınarak yapılmıştır.

Çünkü “tehdit/manevi cebir” kavramı icra hareketi, yani darbe suçunun maddi unsuru sayılmamış ve yasal düzenlemede tanımlanmamıştır. Darbe suçunun tehdit, yani manevi cebir, yani fiziki şiddete başvurulmaksızın işlenebileceğinin kabulü, net bir şekilde “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırıdır.

Ceza Hukukunda, suç sayılmayan bir fiili suç saymak ve kıyas yaparak kişi hürriyeti ve güvenliğine kısıtlama getirmek hukuk aykırıdır. Bu aykırılık, bireyin önceden öngörme ve bilmesini engelleyip, kamu otoritesine keyfi yetki tanıması sebebiyle dürüst yargılanma hakkının da ihlali sayılacaktır. Bundan başka hiç kimse, darbe suçunu tanımlayan yasal düzenlemede yer alan eylem tipine uygun düşmeyen ve suçun maddi unsuru kapsamında yer alan icra hareketlerini işlemeksizin sorumlu tutulamaz.

Hiç kimse; fikrinden, niyetinden, mensubu olduğu sivil toplum örgütünden, çalıştığı meslekten, kişisel özelliklerinden veya suçun hazırlık hareketlerinden dolayı darbe suçun faili sayılamaz ve cezalandırılamaz. Aksinin kabulü, başta “hukuk devlet” ilkesi ve “hukuk güvenliği hakkı” olmak üzere hukukun evrensel ilke ve esaslarına ters düşer. Ceza sorumluluğu, ancak yasal tanımında düzenlenen suça uygun düşen eylemin icrası ile doğabilir.

Dürüst yargılanma hakkı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.6’da; “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi de m.7’de güvence altına alınmıştır. Bu maddelere aykırılık, tereddüde yer bırakmayacak şekilde hak ihlali sayılır.

Anayasa Mahkemesi hak ihlali tespiti yaptığında, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin 2. fıkrası devreye girecektir. Bu hükme göre, hak ihlalinin sonucunda hükümlünün devam eden ceza infazı yerel mahkemece derhal durdurulmalı ve hak ihlalinin devam eden sonuçlarının ortadan kaldırılıp yargılama hatasının giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmalıdır. 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali tespiti, hukuki yarar olduğu sürece yerel mahkemece yeniden yargılama yapılıp hak ihlalinin giderilmesi zorunluluğunu kapsar.

Bu hüküm, “yargılamanın yenilenmesi” adlı olağanüstü kanun yolunu düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanunu m.311 ila 323’den farklıdır. CMK m.311 ila 323’de tanımlanan yargılamanın yenilenmesi sonrasında yerel mahkemenin kararını değiştirme zorunluluğu olmadığı halde, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinde düzenlenen yeniden yargılamada hak ihlalinin ortadan kaldırılması şarttır. Hatta 50. maddenin 2. fıkrasının son cümlesinde, hak ihlali ve sonuçlarının mümkünse dosya üzerinden yapılacak inceleme ile derhal ortadan kaldırılmasına, yani işin uzatılmaması gereğine vurgu yapılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’ne tanınan bu yetki, yerel mahkemelerin ve Yargıtay ile Danıştay’ın işine ve dolayısıyla yargı bağımsızlığına müdahale olarak nitelendirilmemelidir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa m.148 ve 6216 sayılı Kanunla tanınan insan hak ve hürriyetlerini koruma görev ve yetkisi nedeniyle hak ihlali incelemesi yapmalı, varsa ihlali tespit etmeli ve ihlalin ortadan kaldırılması için dosyayı yerel mahkemeye göndermelidir. Anayasa Mahkemesi, maddi vakıaya ve davanın esasına karışmaz, ancak tespit ettiği hak ihlalini de ortaya koyar. Yüksek Mahkemece yapılan hak ihlali incelemesi ve tespiti, diğer yargı makamlarının görev ve yetkilerine haksız müdahale olarak değerlendirilemez. Çünkü Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı makamlarının görev ve yetki tanımları farklıdır.

CMK m.323/1’e göre; “Yeniden yapılacak duruşma sonucunda mahkeme, önceki hükmü onaylar veya hükmün iptali ile dava hakkında yeniden hüküm verir”.

6216 sayılı Kanun m.50/2’ye göre ise; “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hallerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir”.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim