• BIST 97.717
  • Altın 144,131
  • Dolar 3,5713
  • Euro 3,9962
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 16 °C

Başkanlık Önerisi AK Parti Belgelerinde Ne Zaman Yer Aldı?

Başkanlık Önerisi AK Parti Belgelerinde Ne Zaman Yer Aldı?
İktidarın son dönemdeki sözcüleri, başkanlık sistemi önerisini baştan beri dile getiriyorlarmış gibi bir tutarlılık iddiası üretmek, böylelikle de kamuoyu kadar içeriyi ikna etmek konusunda ısrarlı bir söylem kullanıyorlar.

Ertuğrul GÜNAY

Oysa gerçek bu söylemle bağdaşmıyor. Türkiye bir süredir yeni bir yönetim modeli olarak başkanlık sistemini konuşmaya zorlanıyor. Hemen bütün siyasi partilerin karşı çıkışına, kamuoyunun bu konudaki belirgin duraksamasına karşın, iktidarın bazı sözcüleri, en başta da sayın Erdoğan, başkanlık tartışmasını gündemden düşürmüyor; sanki Türkiye için 'olmazsa olmaz' bir ihtiyaçmış gibi kampanya sürdürüyorlar.

İşin garibi, iktidarın son dönemdeki -parti geleneğinden uzak, Beştepe'ye yakın- yeni sözcüleri, bu öneriyi baştan beri dile getiriyorlarmış gibi bir tutarlılık iddiası üretmek, böylelikle de kamuoyu kadar -ve belki ondan da önce- içeriyi ikna etmek konusunda ısrarlı bir söylem kullanıyorlar.

Oysa gerçek bu söylemle bağdaşmıyor. Adalet ve Kalkınma Partisinin 2002'den 2015'e kadar katıldığı bütün seçimlerde -2015 dışında- millete sunduğu vaatlerin arasında 'başkanlık sistemi'nden söz edilmiyor. Tam tersine, parlamenter demokrasinin güçlendirilmesinden ve anayasal yapının buna göre tahkiminden söz ediliyor.

Örneğin, AKP'nin katıldığı ilk genel seçim olan 2002 bildirgesinde "demokrasi/ yeni anayasa/ anayasal devlet" konularında özetle şöyle yazılıyor:

"AK Parti demokrasiyi, halkın geniş boyutlu katılımı ile sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç olarak görmektedir. Bu kapsamda, çoğulcu ve katılımcı demokratik siyasal sürecin sivil toplum örgütlerine açılması ve karar konularında ilgili toplum kesimlerinin görüş ve önerilerinin alınması sağlanacaktır." (S.35)

"Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir." (S.41)

"Hukuk alanındaki reformlara yeni bir anayasa yapılarak başlanmalıdır. Partimiz, yeni anayasanın devlet, toplum, birey arasında yapılan bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasından yanadır." (S.42)

"Merkezi idare reformuna Başbakanlıktan ve devlet bakanlıklarından başlanacaktır...PARLAMENTER SİSTEMİN İLKELERİNE UYGUN OLARAK Başbakanlığın koordinasyon işlevini yerine getirmesi kolaylaştırılacaktır." (S.57)

Görüldüğü gibi, 2002 bildirgesi katılımcı demokrasi, hukuk devleti, yeni anayasa konusunda bugün her kesimin destekleyeceği önermeler içermekte ve yönetim biçimi konusunda "parlamenter sistemin ilkelerine uygun olarak" vurgusuyla 'sistem tercihinin' altını çizmektedir.

2007 Seçim Bildirgesi de yeni anayasanın demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerine uygunluğunun yanısıra parlamenter sisteme özel olarak vurgu yapmaktadır; dahası cumhurbaşkanının yetkilerinin buna göre yeniden değerlendirileceğine işaret etmektedir:

"Yeni anayasa, CUMHURiYETİMİZİN DEĞİŞTİRİLMEZ TEMEL NİTELİKLERİ OLAN demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini tam olarak hayata geçirmeli, bireylerin haklarını en etkili şekilde korumalı.."(S.21)

"..kısa, öz ve açık olmalı; yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkiler

PARLAMENTER SİSTEM ESAS ALINARARAK açık, net ve anlaşılabilir bir şekilde belirlenmeli; bu çerçevede CUMHURBAŞKANININ KONUM ve YETKİLERİ YENİDEN TANIMLANMALI; temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş sağlanmalıdır. Yeni anayasa en geniş toplumsal uzlaşmayla hazırlanmalıdır." (S.22)

2007 Genel Seçim Bildirgesi'nde AK Parti, ilk bildirgede olduğu gibi 'parlamenter sistem' tercihini açıkça belirtirken, bu kez "kuvvetler ayrılığı" ilkesine özel olarak vurgu yapmaktadır. Bildirge bununla da yetinmemekte, 1982 Anayasasında Cumhurbaşkanına verilmiş olan abartılı yetkilere gönderme yaparak, bu konum ve yetkilerin parlamenter sistem çerçevesinde 'yeniden' tanımlanacağına işaret etmektedir.

Yeni anayasa ihtiyacı 2011 Genel Seçim Bildirgesi'nde de yine özel bir başlık olarak yer almaktadır; bu ihtiyaç özgürlükçü, çoğulcu demokrasi anlayışının güvencesi olarak sunulmaktadır.

"İleri demokrasi" deyiminin ilk kez kullanıldığı Bildirgede, bu deyim "bireylerin ve toplumdaki farklı kesimlerin bütün yönleriyle kendilerini özgürce ifade ettikleri zeminlerin inşa edilmesini gerektiren çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi anlayışı" olarak açıklanmaktadır.(S.19)

"Çoğulcu ve katılımcı demokrasi, tüm vatandaşların devlet imkan ve kaynaklarından eşit ve adil biçimde yararlanması ve herkesin hayat tarzına, kültürüne, inancına saygı gösterip kendini ifade etmesinin sağlanması anlamına gelir. Bunun için AK Parti siyasetinde insanından korkan, her farklılığı düşmanlık olarak gören...CEBERRUT SİYASET anlayışına yer yoktur." (S.20)

Bu "çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi anlayışının esasını, bireyin ve bütün yurttaşların haklarını güvence altına alan demokratik bir anayasa vizyonu oluşturmaktadır." (S.20)

"Türkiye'nin önüne koyduğu büyük hedeflere ulaşmasının yolu, 'Yurtta Sulh/

Cihanda Sulh' ilkesini hayata geçirmektir."(S.23)

"Yeni Anayasanın mümkün olan en geniş katılımla hazırlanmasını, tüm  toplumsal kesimlerin taleplerini yansıtan bir toplum sözleşmesi olmasını arzu ediyoruz." (S.28)

"Temel felsefesi BİREYİN ÖZGÜRLÜĞÜ ve korunması olan, YARGININ BAĞIMSIZLIĞI ve tarafsızlığını sağlamaya yönelik kurumsal güvenceleri içeren, siyasi sistemin işleyişinde belirsizlikleri gideren yeni anayasanın yapılması, Türkiye'de demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün kökleşmesi bakımından önemli bir aşama olacaktır."(S.33)

Hatırlayalım ki, 2011 Bildirgesinin yayınlandığı dönem öncekilerden farklıdır.

2002 İlk, 2007 ise -oldukça fırtınalı bir dönemin ardından gidilen- ikinci genel seçimdir. Partinin 'Başkanlık Sistemi' konusunda olgunlaşmış, kararlaştırılmış bir fikri varsa bile, dönemin koşulları gözetilerek bu öneri yapılmamış olabilir.

Oysa, bu bildirgelerde bununla yetinilmemiş, 'parlamenter sistem' tercihi açıkça ve altı çizilerek ifade edilmiştir.

2011 seçimine giderken ise durum oldukça farklıdır. Partinin seçimi kazanacağı konusunda toplumda en küçük bir duraksama yoktur; nitekim öyle de olmuştur. Öte yandan, iktidar kadrolarından gelen bir Cumhurbaşkanı seçilmiştir ve ve 2007'den bu yana görevinin başındadır. Ekim 2007'de Cumhurbaşkanının doğrudan genel oyla seçileceği, Eylül 2010'da da yeni ve oldukça kapsamlı Anayasa değişiklikleri halk oyuyla kabul edilmiştir.

Bu koşullarda yeni anayasa gereksinmesinden söz ederken Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 'Başkanlık Sistemi' konusunda oluşmuş bir görüşü olsa, bu görüşün seçim bildirgesine yazılmasının önünde hiçbir engel kalmamıştır.

Buna karşın, 2011 Seçim Bildirgesinde de 'Başkanlık Sistemi' tercihinin tek sözcükle adı bile geçmemektedir. Bunun yerine, birey ve toplum haklarından, Anayasa'nın en geniş mutabakatla hazırlanan bir sözleşme niteliği taşımasından, siyasete yapılan müdahalelerin giderilmesinden tekrar tekrar söz edilmekte ve "CEBERRUT DEVLET ANLAYIŞI" özellikle mahkum edilmektedir.

Dokuz yıla yaklaşan önceki iktidar sürecinin de ayrıntılarıyla yer aldığı Bildirgede, Partinin "yapacaklarını vaad ettiği ve vaad ettiklerini yaptığı" ısrarla vurgulanmakta ve bu anlayış -şimdi ironik çağrışımlar yapsa da- veciz bir iddiayla ifade edilmektedir: "Ne aldanan, ne de aldatan olmadık!" (S.29)

Bütün bunlara karşılık, 2011/2015 döneminde TBMM'de kurulan Partilerarası Anayasa Komisyonu'na iktidar partisi tarafından, daha önce hiçbir resmi  belgede sözü geçmeyen yeni bir öneri olarak Başkanlık tartışması getirilmiş ve Komisyon çalışmaları tıkanmıştır. Partiler 60 kadar Anayasa maddesi değişikliğinde görüş birliğine vardığı halde, Başkanlık önerisi kabul görmediği için, bu maddeler de Genel Kurula getirilmemiş, böylece Komisyon verimsizlik ve işlevsizliğe terk edilmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi seçim bildirgelerinde başkanlık sistemi önerisi

-sn Erdoğan'ın 14 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı seçimini kazanmasından sonra- ilk kez 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde yer almaktadır.

Bu bildirgelerde yeni anayasa ihtiyacı, öncekilere göre çeşitli tekrarlarla çok daha uzun olarak anlatılmaya çalışılmakta, konuyu Başkanlığa getirmek için kendi içinde çelişen açıklamalara yer verilmektedir. Ülkeyi 2002'den 2015'e kadar mevcut Anayasa çerçevesinde parlamenter sistemle 'iyi' yönettiği iddiasını taşıyan bir parti için, şimdi başka bir yönetim modeli önermenin kendi  içinde çelişmesi elbette kaçınılmaz bir durumdur.

7 Haziran 2015 Bildirgesinde şöyle denilmektedir:

"Demokratik bir perspektifle yapılandırıldığında, parlamenter sistemle başkanlık sistemi arasında demokrasiye uyum açısından fark bulunmadığı kanaatindeyiz. Her iki sistemin de olumlu ve olumsuz örneklerine rastlanabilir."

"Ancak bir yandan vesayetçi bir şekilde kurgulanarak demokratik doğasından koparılmış parlamenter sistemin yol açtığı istikrarsızlıklar, öte yandan Yeni Türkiye vizyonumuzun ihtiyaç duyduğu etkin ve dinamik yönetim modeli dolayısıyla, başkanlık sisteminin DAHA UYGUN bir yönetim modeli olduğuna inanıyoruz." (S.40)

40. sayfaya kadar ülkenin istikrar içinde yönetildiğinin ve vesayetçi kurum ve anlayışların ortadan kaldırıldığının anlatıldığı Bildirge'de, 40. sayfada yeniden vesayet ve istikrarsızlık endişelerine dönülüp "başkanlık sisteminin daha uygun bir yönetim modeli" olduğundan söz edilmesindeki çelişki ve  zorlanma, gizlenmeyecek kadar açıktır.

Aynı çelişki ve zorlanma 1 Kasım 2015 Bildirgesinde de açık biçimde okunabilir:

"Mevcut sistem Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın farklı siyasi geleneklerden gelmesi halinde kriz üretme potansiyelini taşımaya devam etmektedir.

"..mevcut sistemin siyasi tarihimizdeki vesayetçi kurgusunu da göz önünde bulundurarak, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin oluşturduğu yeni durumun yol açabileceği muhtemel yönetim sorunlarının Başkanlık sistemiyle aşılacağına inanıyoruz." (S.32)

Burada dünya anayasacılık ve yönetim tarihine ilişkin bir çarpıtma gayreti dikkatten kaçmamalıdır. Cumhurbaşkanı ile Başbakanı çıkaran yasama çoğunluğu farklı siyasal geleneklerden geldiği zaman, kriz parlamenter sistemde değil, asıl Başkanlık ve yarı Başkanlık sistemlerinde çıkmakta, bir anlamda yönetim kilitlenmektedir. Parlamenter sistemlerde Cumhurbaşkanı 'temsili' üst konumda olduğu için, bu nedenle tıkanma ve kilitlenme hemen hiç yaşanmamaktadır.

Kaldı ki, Başkanlık sistemi Cumhurbaşkanının genel oyla doğrudan seçilmesinin doğal ve zorunlu sonucu olsaydı, bu düzenlemenin 2007 Anayasa referandumu sırasında dillendirilmesi gerekirdi. Oysa, 2007'de Cumhurbaşkanının genel oyla seçimine ilişkin Anayasa değişikliği yapılırken, bu konu kesinlikle dile gelmemiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisinin yeni sözcüleri partinin başkanlık sisteminin uzunca bir süredir, neredeyse baştan beri savunulduğunu söylemekteyken,

yukarıdan beri alıntılar yaptığımız Seçim Bildirgeleri ve 10 yılı aşkın süredir yaşananlar, bu savın doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Resmi belgelerle de görüldüğü üzere, AK Parti'nin başkanlık önerisi, tutarlı bir anayasal yönetim modeli arayışı değil, tamamen sn. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilme niyet ve başarısına endeksli kişisel bir yönetim modeli tercihidir.

Uygar toplumlar ve köklü devletler ise yönetim süreçlerini kişisel tercihlerden kaynaklanan zorlamalara göre değil, tarihsel birikimlerine ve toplumsal gereksinmelerine göre sürdürür ve geliştirirler.

Kaynak:  Dosya Arşivi - AK PARTİ

*  Hukukçu, Dr. eski Kültür ve Turizm Bakanı

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim