• BIST 90.383
  • Altın 144,263
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 5 °C

BİR DUBLE BİRA!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Kırarlar diye hayal kurmaktan vazgeçilmez.’ İlhan BERK

Paris’in simgelerinden olan Eyfel Kulesi’nin yapımına karşı çıkanların, bu kulenin Paris’in en çirkin yapısı olduğunu söyleyenlerin başında Fransız edebiyatçı Guy de Maupassant gelir. Hal böyle iken Maupassant, hemen her gün Eyfel Kulesi’ne gider. Bir gün ‘bu ne iştir, hem çok çirkin diyorsun, hem de her gün Eyfel Kulesi’ne gidiyorsun’ diye sorarlar kendisine. Zeki ve hazırcevap bir insan olan Maupassant; ‘Paris en güzel buradan görünüyor, zira Paris’in tek çirkinliği olan Eyfel Kulesi, bir tek Eyfel Kulesi’nden görünmüyor. Buraya her gün onun için geliyorum.’ yanıtını verir.

Görenler bilir, Eyfel Kulesi’nden Paris’in her tarafını görürsünüz. Eyfel Kulesi’ni de Paris’in her tarafından görürsünüz. Eyfel Kulesi’ni bir tek Eyfel Kulesi’nden göremezsiniz. Maupassant’ın esprisinin inceliği budur.

Geleneksel olay hikayeciliğinin en önde gelenlerinden ve hatta öncülerinden olan Guy de Maupassant’ın çok da güzel hikayeleri vardır. Bunlardan birisi de ‘Bir Duble Bira’dır.

Uzun yıllar önce okuduğum bu eğitici ve öğretici hikayenin iki kahramanı vardır. Liseden sınıf arkadaşı olan bu iki kahramandan birisi aristokrat, diğeri ise daha halktan bir ailenin çocuğudur.

Hayata eşit koşullarda başlamayan bu iki arkadaştan daha mütevazı aileye mensup olanı, liseden ve üniversiteden başarıyla mezun olmuş, atıldığı iş hayatında da başarıya ulaşmıştır.

Liseden mezun olduktan sonra bir daha hiç bir araya gelmeyen, birbirlerinin hayatları hakkında bilgi sahibi olmayan bu iki arkadaş, yıllar, yıllar sonra bir gün tesadüfen bir birahanede karşılaşırlar.

Hayata kendisinden daha şanslı başlayan arkadaşının çok daha iyi yerlere geldiğini düşünen mütevazı aileye mensup olanı, merakla diğerine, liseden mezun olduktan sonra hangi üniversiteye gittiğini, neler yaptığını, hangi işin sahibi olduğunu sorar.

Buraya geldim’ der arkadaşı. Bu yanıta şaşıran diğeri ‘yani başka bir şey yapmadın mı’ diye sorar. ‘Hayır, hiç bir şey yapmadım’ diyen aristokrat ailenin oğlu hikayesini anlatmaya başlar.

Anımsayabildiğim kadarıyla ve özetle şunları söyler: ‘Ben annemi ve babamı mutlu bir çift olarak biliyordum. Bize görünen ve gösterilen şekliyle, her ikisi de birbirlerine karşı son derece ilgili ve mültefitti. Akşamları yemekte aile olarak hepimiz bir araya geldiğimizde, babam smokinini, annem uzun etekli şık elbisesini giymiş olurdu. Babam, annemin sandalyesini zarif bir şekilde geriye çeker, annemi masaya oturtur, kendisi daha sonra masaya oturur, annemin şarabını bizzat kendisi ikram ederdi. Hizmetçiler yemek servisi yaparken ailecek masada keyifle sohbet ederdik. Bir gün okuldan eve erken geldim. Salondan annemle babamın sesleri geliyordu. Kavga ediyorlardı. Yanlarına gitmedim. Salonun hafif açık olan kapısından onları izledim. Babam, annemin ailesinden kalan oturduğumuz malikanenin satılmasını istiyor, annem de her şeyimizi sattık, elimizde bir tek bu malikane kaldı, onu da satarsak gidecek yerimiz kalmayacak diyerek babamın bu isteğine karşı çıkıyordu. Annemin direnmesi karşısında sinirlenen babam, elindeki bastonla annemin üzerine yürüdü.  Yere düşen annemi bastonla kıyasıya dövmeye başladı. Bunları görünce rüyadan uyanmış gibi oldum, kahroldum, dünyam yıkıldı. O akşam evi terk ettim ve buraya geldim. Sonra her gün buraya gelmeye başladım. Her gün burada içiyor, kafayı iyice bulduktan, yani sarhoş olduktan sonra eve uyumaya gidiyorum. Uyumaya değil, sızmaya, her şeyi unutmaya, eski rüyalarımı yeniden görmeye gidiyorum.

Hikayesini bitirdikten sonra birasının bittiğini fark eden, bu arada hayata, hayatına duyduğu öfkeyle elinde evirip çevirdiği piposunu kıran genç adam, ‘Bir duble bira, bir de pipo lütfen’ diyerek garsona seslenir. Zira yaşadığı hayal kırıklığından sonra ona keyif veren iki şey vardır hayatında, bira ve pipo içmek.

Küçük Prens’in evcilleştirdiği tilkiyi ve o tilkinin Küçük Prens’e verdiği sırrı bilirsiniz. Ben hatırlatayım sadece: ‘İşte sırrım, çok basit’ der tilki ve şöyle devam eder: ‘En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.

Tilkinin verdiği sırdaki gibi yüreğiyle ve bir de aklıyla gören her insanın hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları vardır. Ülkesiyle ilgili olarak vardır, ailesiyle, arkadaşlarıyla ilgili olarak vardır, dost bildikleriyle ilgili olarak vardır. Beklenen, hedeflenen, umulan ya da arzulanan şeyler gerçekleşmediğinde hissedilen bir duygu olan hayal kırıklığı, sadece insanın kendisini kısıtlamasından, hayatını başka insanlarla paylaşmasından, hayatına dair konularda tercihler yapmak zorunda kalmasından kaynaklanmaz: farkına varırsa, varabilirse eğer, kim olduğuna, birey olarak, aile olarak, ülke olarak ne olduğuna dair farkındalıklardan da kaynaklanır. Bu farkındalıklardan, aileye ve ülkeye dair olanlar, doğumun rastlantısallığına bağlı olmakla insanın elinde değildir.

Bunların dışında kalan tercihlerin pek çoğu, örneğin iş ve arkadaş seçimi, insanın ilgi duyduğu, keyif aldığı alanları ve konuları belirlemesi, zamanını kiminle, nerede ve nasıl paylaşacağı gibi hususlar, gündelik hayatın örgütlenmesi kapsamında olmakla, kimi mecburiyetler dışında tamamen kişinin kendi tercihine bağlıdır.

Hayat, hayatımız bizim olmakla, kimi mecburi durumlar dışında kalan alanda ya da alanlarda, ne istersek onu yapabilir, ne istiyorsak onu olabiliriz elbette. Zira hayat bir serüvendir. Bu serüvende hayal kırıklığına uğramamak için yapmamız gereken şeylerin başında, her şeye açık olmak, kimseden hiçbir şey istememek ve beklememek, olan veya olacak olan hiçbir şeye, özellikle de insana dair olan şeylere şaşırmamak gelir. Hayal kırıklıklarını tamamen yok etmek mümkün olmasa da, en aza indirmek ancak bu şekilde mümkün olur zira.

Marks’ı masum okumak gerekir’ diyen, Marks’ı masum okuduğu için Marksizm’e çok önemli katkılar yapan Fransız filozof Louis Althusser, hayatını anlattığı, eşini öldürmüş olmasına rağmen, ceza-i ehliyeti olmadığı için yargılanmaması nedeniyle bir bakıma savunmasını da yaptığı ‘Gelecek Uzun Sürer’ isimli kitabında bu konuyla ilgili olarak şunları yazar: ‘Sevmek! Atılganca kendi duygularımın üzerine abartmalı iddialara girmek değil, başkalarının arzularına ve ritmine saygı göstermek, hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan karşıdakine de yapabilmek. Özetle yalın özgürlük. Cezanne neden Saint Victoria Dağı’nın her anının ayrı resmini yapmıştır. Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Hayat tüm dramlarına rağmen hala güzel olabilirmiş. Gelecek Uzun Sürer!

Uzun sürecek olan o gelecekte, hayat ve hayal dünyalarımızın çoğalmasına, çoğullaşmasına bağlı olarak, gerek gündelik hayatımız, gerekse hayatımızın bütünü farklı nesnelerle, farklı görüş ve düşüncelerle, duygularla, duyarlılıklarla, farklı insanlarla dolar. Beşik ile mezar arasındaki o uzun ve ince yolda, kimileri sana merhaba derken, kimileri de eyvallah der ve çeker gider. Ya da bunu sen yaparsın.

Siyasetle az biraz ilgili iseniz eğer, hayatınızın o gri alanında da tercihler yapar, kendinizi bir gruba, bir ideolojiye ait hissedersiniz. Ve hatta o grupla, o ideolojiyle özdeşleşir, bütünleşirsiniz. Bunları yapmakla hayatınıza anlam kazandırmaya, kendinize anlam katmaya çalışırsınız. Kendinizi bir düşünceye, bir gruba veya siyasi örgüte adadığınızda, sadece başka görüş ve düşüncelerden, gruplardan, siyasi örgüt ve örgütlenmelerden kopmazsınız, size göre farklı olan, farklı düşünen ve yaşayan insanlardan da koparsınız.

Bu tür kopuşlar, bu kopuşların getirdiği parçalanmalar, fikri hayal kırıklıklarını da beraberinde getirir. Bu hayal kırıklıklarının faili veya failleri, sadece size göre farklı olan, farklı düşünen insanlardan oluşmaz her zaman. Sizinle aynı görüşe sahip olan ya da olduklarını sandığınız insanlardan da oluşur.

Bu insanların yaptıklarına veya yapmadıklarına tanık oldukça, ‘Adam olmak bir gruba ait olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır’ diyen Yılmaz Güney’e daha çok hak verirsiniz.

İşte o zaman veya öyle zamanlarda, dudaklarınızdan Cemal Süreya’nın şu dizeleri dökülür:

Bir düelloda
daha büyük bir şey vardır
ve daha acıdır bu
ölümden de 
ölüm korkusundan da 
bakarsın dün en güvendiğin kişi
karşı tarafın şahidi olmuş
işte acıdır bu 
ölümden de 
ölüm korkusundan da
daha da acısı
kılıcın elinde
alnında bir tutam güneş
kalakalıyorsun ortada

Yaşadıkça, sadece yaş olarak değil, akıl, ruh ve yürek olarak büyüdükçe, böyle insanları ve durumları çok daha fazla görür ve yaşarsınız. Önemli olan bu gibi insanların ve durumların karşısında ezilmemek, pes etmemek, hayata küsmemek, bir duble biraya ve bir pipoya sığınmamak, inandığınız fikirlerden caymamak, bu fikirlere daha çok bağlanmak, hayata, inandığınız fikirlere ve değerlere tutunmak ve yola devam etmektir.

Zira güçlü insan, hayatın tüm zorluklarına ve sürprizlerine karşı önceden silahlanmış olan, kişiliğinde kuvvetli tezatlar bulunan ama bu tezatları dengede tutan insandır. İdealist olanların gerçekçi, gerçekçi olanların idealist olmadığını bilen bu insanlar, idealizm ile realizmi çok iyi dengelediklerinden olsa gerek, hem iddiasız, hem de mütevazıdırlar. Böyle oldukları için hayata, hayatlarına olabildiğince en iyi haliyle bakarlar. Hayata böyle baktıkları, hayatı bu şekilde yorumladıkları için de, hayatın tezatlardan oluştuğunu, bu tezatların yaratıcı, verimli ve uyumlu bir sentez içinde bulunduğunu bilirler. Hangi konuda olursa olsun bu insanlar, kesin bir yargıya, sonuca varmadan önce, ön yargılı oldukları için zayıf kişilikli ve gevşek zihinli olan insanların aksine, gerçeğe dair olan verileri incelerler, daha sonra karar verirler.

Atatürk’ün katafalkını da yapan Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Taut ‘Mimarlık bir orantı sanatıdır’ diyor. Doğru da söylüyor. Ama orantı sadece mimarlıkta önemli olan bir husus, bir ayrıntı, bir incelik değildir. Aynı zamanda doğanın da önemli bir özelliğidir. Zira doğada mevcut olan her şeyde, mesela ağacın gövdesiyle yaprakları arasında, çiçekle dalı arasında bir orantı vardır. Sadece doğa değil, insan hayatı da, insanların birbirleriyle olan ilişkileri de, iş hayatı da, devlet örgütlenmesi de orantı üzerine kuruludur. Buralarda orantı yoksa veya bir zamanlar vardı da daha sonra bozulmuşsa, o zaman bunların hepsinde sıkıntı var demektir. İnsanın kendisinde orantı yoksa eğer, mesela insanın içi ve dışı orantısızsa, mesela üzerinde Armani elbise var ama içi boşsa eğer, böyle insanlar da hayata tutunamazlar ve geldikleri gibi giderler. Murathan Mungan’ın söylediği gibi hiçbir kıyafet onları ayakta ve hayatta tutamaz zira.

Küçük Prens’e, Küçük Prens’e akıl veren kurnaz ama bilge tilkiye yeniden müracaat edersek eğer, onun Küçük Prens’e hayata dair, hayatın merkezi olan insana ve insan ilişkilerine dair şu doğru öğüdü verdiğini okuruz: ‘Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.

Tilkinin ‘dost istiyorsan beni evcilleştir’ demesinin nedeni insana ve insanlara karşı duyduğu güvensizliktir aslında ve bu çok da yanlış değildir. İnsanların evcilleştirdikleri kedilerle, köpeklerle dostluk kurmalarının temelinde yatan neden de budur.

Peki, ne yapmak gerekir? Elbette ve her şeye rağmen insanları sevmek, onlarla birlikte olmak, birlikte hareket etmek, ama insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak, insanların neyse o olduklarını bilmek gerekir. Esasen akıllı ve kendini bilen insanlar, tek tek insanların davranışına güvenerek hareket etmezler. Ve hatta böyle insanlar, başkalarına karşı biraz da buruk olurlar.

Bunları ve bir de yukarıda yer verdiğim Louis Althusser’in dediklerini yapmak, yani kendi hayatımızın sorumluluğunu bizzat ele almak gerekir. Yapılacak bir şey daha var. Onu da psikoterapist Janette Rainwater ‘Self-Therapy/Öz-Terapi’ isimli özgün eserinde söylüyor. Şöyle diyor: ‘Yaşamımızdaki ötekilerle birlikte şimdiki zamanda olmayı, gelecekle ilgili kurallar koymamayı, çitler çekmemeyi öğrenmek gerekir.

Evet, bunları öğrenir ve hayatımızda hakkıyla uygulayabilirsek eğer, kendi içimizde o kadar daha güçlü ve ilişkilerimizde birbirimize o kadar daha yakın ve mutlu oluruz.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim