• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 21 °C

Bugün Dünya İnsan Hakları Günü

Bugün Dünya İnsan Hakları Günü
10 Aralık 1948'te BM Genel Kurulu'nda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi okunarak kabul edildi. O günden beri 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kabul ediliyor.

Dünya İnsan Hakları Günü'nün 65. yıldönümünde, hukukçu akademisyen Dr. Neval Oğan Balkız, Türkiye'nin insan hakları açısından sahip olduğu iç karartıcı tabloyu kaleme aldı;

"10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilan etti. Bu bildirge “insanların; özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğdukları, akıl ve vicdanla donatılmış olmaları nedeniyle bir “değer” taşıdıkları,  bundan dolayı da belirli şekilde muamele görmeleri gerektiği” düşüncesine dayanıyor. Bu düşünce temelinde tüm bireylerin, insanların değerinden türetilen (ve Bildirgede sayılmış bulunan) insan haklarına; dil, din, cinsiyet ırk, etnik özellikler ve diğer bir nedenle ayrıma uğramadan -sırf insan olmalarından dolayı- sahip oldukları ilan edilmiş bulunuyor. Böylece Bildirge tarihte çok önemli bir işlev görmüş oluyor. Zira liberalizmin temellendirdiği anlayışın ürünü olan insan hakları, ilk kez bu bildirge ile; insanları korku ve sefaletten, yoksulluğun ve yoksunluğun zorluklarından, iktidarların buna bağlı zorlamalarından kurtaracak, eşitlik temelinde onurlu hayat sürmelerini sağlayacak bir toplum projesinin kurucu parçası kabul edilmiş ve bu önem derecesine yükseltmiş oluyor.

İNSAN HAKLARI BELGESİNİ İMZALAMAK YETMİYOR

1948 ‘den bu güne, insan hakları alanında ulusal ve uluslararası düzeyde yoğun çabalar gösterilmiş olduğu bir gerçek. Ancak tüm bu çabalar, dünya ölçeğinde insan haklarını koruma gerekliliğinin -yalnızca düşünsel alanda- kabul edilmesini sağlayabildi. Bu kabulün de etkisiyle, gerek evrensel gerek bölgesel alanlarda üretilen ve sayıları gittikçe artan insan hakları belgeleri, devletlerin çoğu tarafından onaylandı/onaylanmakta. j.Morsink’in deyimiyle İnsan Hakları Bildirisi ; “arkasından gelen insan hakları protokolleri, anlaşmaları, sözleşmeleri ve benzer nitelikteki bildirilerle uluslararası manzarayı kökünden değiştirdi. Artık insan hakları uygulamalarına bir şekilde bulaşmamış hiçbir millet, kültür veya toplum düşünülmemektedir”.Ancak bu hakları içeren belgelerin biçimsel olarak onaylanmış olmaları, “her toplum, millet ve kültürün bu haklara bulaşması,” bu belgelerde yer alan insan haklarının gerçekleştirilmeleri ve korunmaları için yeterli olmuyor. Bu gün uluslararası düzeyde kabul gören insan haklarının hemen hemen hepsi, dünyanın her yerinde düzenli ve sistematik olarak ihlal ediliyor. Zira pek çok devlet, uluslararası insan hakları belgelerini yalnızca dünya topluluğunun üyesi olmak amacıyla onaylamış bulunuyor ve bu devletler için insan hakları belgelerini onaylamak, bu amaç dışında bir anlam taşımıyor. Dolayısıyla “devletler, kendi çıkarlarının tehdit edildiğini düşündükleri zaman, kendi toplumlarına ve kendi toplumlarının dışından gelen insan hakları baskılarına direniyor”. Bu hakları en yaygın ve ağır şekilde ihlal eden mekanizma, bizzat devletin kendisi oluyor.”

HER YERDE GÖZÜ OLAN DEVLET...

Habermas’ın deyimiyle, “devlet, her yerde gözü olan bir kurum haline gelmekte, yalnızca giderek kurumuş olan kamusal değil onun temeli olan özel alanı da denetimi altına almaktadır. İdari müdahaleler ve sürekli gözetleme ile devlet, ailede, okulda topluluklarda, komşulukta var olan günlük ilişkilerin iletişim yapısını parçalamaktadır ... ve kamusal alanın tamamını, özel alanı da kamusallık ile ilişkili kısmıyla birlikte işgal etmekte, bireye özel olan pek az şey kalmaktadır.” Nitekim BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada bu gerçeğin yarattığı büyük kaygıyı dile getiren Kofi Annan; “21. yüzyılda uluslararası toplumun karşısındaki en büyük sorunlardan –ödevlerden- birinin, devlet güvenliği ve egemenliğini insan haklarının önünde tutan devletlerin bu tutumlarından caydırılması olacağını” vurgulamış ve haklı bir uyarıda bulunmuştu.

Ulusal ve uluslararası alanda yaşanmakta olan gelişmeler ve içinde bulunduğumuz süreç, bu kaygının /uyarının ne denli yerinde olduğunu gösteren bir seyir izlemekte. Kuşkusuz bu süreci tanımlamak ancak, gelişmelerin ekonomi politiğini değerlendirmekle olanaklıdır. Zira içinde bulunduğumuz ulusal ve uluslararası koşullarda; “müdahale edilmeyen katıksız ekonomilerin her şeyi halledeceğini” iddia eden M.Friedman’ın “iktisadi şok” öğretisine uygun olarak; bu “katıksız çözümün” ancak, tatbik edilmek istenen insanlara yaşatılacak “şiddetli bir şokla” kabul ettirilebileceği tezi, her yerde ve hızla hayata geçiriliyor. İnsanlar; sosyal yardım olanaklarının darmadağın olmasını, asgari ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili denetimlerin kaldırılmasını, sosyal hizmetlerin özelleştirilmesini, vergi oranlarının zengin yoksul ayrımı olmaksızın eşitlenmesini, protesto gösterilerinin yasadışı ilan edilmesini içeren bir sisteme razı olmaları için her şeyden önce iktisadi çöküntüye uğratılarak, ne yapacaklarını bilemez hale getiriliyor. Tüm dünyada köleleştirici bir yoksulluk ve panik dönemi dikkatle zamanlanıyor ve baştan beri, denetlenip el altından yönetilen iktisadi bir yıkım meydana getiriliyor. Ardından sosyo/ ekonomik, politik, iktisadi koşullarla, koşulların gerçek dinamikleriyle hiçbir şekilde ilgisi olmayan vaatler ortaya atılıyor, “yeniden doğuş”, “yeni başlangıç” söylemleri ile küresel sermaye ihtiyaçlarını ve kaynaklarını regüle eden neoliberalizmin demagojisi yeniden tahkim ediliyor ve sürdürülüyor. Bu durum; demokratik politika geleneğinin olmadığı veya az olduğu yerlerde, özellikle de; yukarıda tanımlanan ekonomik zorluklara etnik bölünmelerin de eşlik ettiği yerlerde, demokrasinin uyuşmazlıklar üzerine koyduğu sınırlamaların kırılmasına ve insan hakları açısından yoğun ihlallerin, felaketlerin yaşanmasına yol açıyor.

Freeman’ın deyimiyle; “insan hakları kavramı gündelik yaşamdaki görece güvenlik ortadan kalktığında veya kaybolduğunda, sıradan insanlar ile ilişkili bir hale geliyor. İnsan haklarına en çok ihtiyaç duyulan zamanlar, en çok ihlal edildiği zamanlar oluyor”.

ÖLDÜRMELER DEVAM EDİYOR

Türkiye’de, “söz konusu zamanlardan” geçmekte olduğumuz ortada.

2007 yılında Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanununda yapılan değişiklikle kolluk güçlerinin silah kullanma yetkisinin genişletilmesi neticesinde, kolluk kuvvetlerinin yol açtığı yaşam hakkı ihlalleri, gün geçtikçe artıyor.( Baran Tursun, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Abdullah Cömert vd.) Cezaevlerinde ve gözaltında ölümler devam ediyor.(2012 yılında gözaltı merkezlerinde 9 kişi öldü.) Cezaevlerinde bulunan 411 hasta mahpus ( 124’ ü derhal tahliye edilmesi gereken ölümcül hasta, 121 çok ciddi tedavi görmesi gereken ağır hastalar) halen tedavi edilmiyor ve içeride tutuluyor. Bunların tedavi edilmemeleri, bir anlamda ölmeye terk edilmeleri, yaşam hakkının en ağır şekilde ihlâli anlamına geliyor. Faili meçhul cinayetler hâlâ aydınlatılmıyor. Toplu katliamların sorumluları açığa çıkarılmıyor. Mayınlı alanlar ölümlere yol açmaya devam ediyor.

İŞKENCELER DEVAM EDİYOR

İşkence, insanlık dışı, aşağılayıcı muamele ve cezalar her koşulda, Meclis Cezaevleri Araştırma Komisyonun ortaya koyduğu üzere özellikle gözaltında ve cezaevlerinde yoğun olarak, yaygın bir şekilde uygulanıyor. Ayrıca işkence ve kötü muamele; sokakta, polis araçlarında toplantı ve gösterilerde, yani resmi gözaltı yerleri dışında da sürekli ve yaygın şekilde uygulanır hale gelmiş bulunuyor. “Destan yazdığı ve demokrasi sınavından başarıyla geçtiği” iddia edilen kolluk kuvvetleri, toplantı ve gösterilerde aşırı güç kullanılıyor; göz yaşartıcı gaz, basınçlı su, plastik ve gerçek mermi kullanımı sıradan bir müdahale tarzı olarak görülüyor. Yakalama ve gözaltı işlemlerinde linç düzeyinde kaba dayak, çırılçıplak soyarak arama, özellikle kadınlara yönelik fiziksel ve sözel cinsel tacizler, kişinin rızası olmadan savcılık talimatıyla kan ve tükürük örnekleri alınması gibi, her biri ağır bir insan hakkı ihlali oluşturan işlemler, rutin uygulamalar haline getirilmiş bulunuyor. (Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre, hukuken mümkün başka tedbirlere rağmen zorla kan, tükürük ve vücut salgısı almak işlemi, tıpkı diğer işlemler gibi başlı başına bir işkencedir, işkence yasağının ihlalidir). Yaşam hakkını ihlal eden ve/veya işkence yapan kamu görevlileri ve işkence iddiaları soruşturulmuyor, yapılan soruşturmalar ise etkin ve bağımsız yürütülmüyor; soruşturma ve kovuşturma için izin sistemine başvuruluyor, izinlerin alınması geciktiriliyor, zamana yayılıyor, kişi fiili bir koruma altına alınıyor.

Bu kişiler hakkında açılan davalar, güvenlik gibi gerekçelerle fiilin işlendiği yerdeki (kanunen görevli) mahkemelerden alınıyor, başka illerdeki mahkemelere gönderiliyor. Yargılamalar, tarafsızlıktan uzak uygulama ve anlayışlarla sürdürülüyor, neticede cezasızlık fiili hale getirilmiş oluyor. İşkence ve kötü muamele uygulayan kolluk kuvvetleri hakkında şikayette bulunan mağdurlar hakkında; memura hakaret ve mukavemet ile kamu malına zarar verme gerekçeleriyle davalar açılıyor.(Adalet Bakanlığı istatistikleri göre işkence ve eziyet suçlarından yargılanan kamu görevlilerin sayısı 2009 yılında 707; 2010’ da 755; 2011 yılında 800 kişi iken; kolluk kuvvetlerine mukavemet iddiasıyla yargılanan sivil kişilerin sayıları ise; 2009 ‘da 22.195; 2010 yılında 25.497; 2011 yılında 27.753 olmuştur.) Türkiye BM işkencenin önlenmesi sözleşmesi seçmeli protokol gereğince 27 Ekim 2012 tarihine kadar oluşturmakla yükümlü bulunduğu İşkenceyi Önleme Ulusal Mekanizmasını da, halen oluşturmuş değil.

Eski DGM’ lerin devamı olan özel görevli ve yetkili ağır ceza mahkemeleri, 3. Yargı paketi ile kapatılıyor, ancak bunların yerine Terörle Mücadele Kanunu 10.Madde ile görevlendirilmiş ağır ceza mahkemeleri kurulmuş bulunuyor. Hukuki bir hile ile özel yargılama sistemi daha da kurumsallaştırılıyor ve “baskıcı bir ceza sistemi” oluşturuluyor. Her kişinin; bir suç iddiası karşısında tarafsız bir mahkeme önünde, uygun bir süre içinde, her türlü delil ve savunma olanaklarına ve hukuki her türlü yolu kullanma yetkisine sahip olarak, hakkaniyet ölçüsü temelinde yargılanmasını teminat altına alan adil yargılama hakkının sürekli ihlal edildiği, gizli tanık ve  savunmanın ulaşamadığı delillerle yargılamaların gerçekleştirildiği, uzun tutuklamaların yaşandığı bir sistem oluşmuş bulunuyor. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı yoğun şekilde ihlal ediliyor, kişilerin yaşadıkları yerlere gerçekleşen şafak baskınlarıyla keyfi şekilde gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor.

TUTUKLAMALAR, FİŞLEMELER TAM GAZ...

Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin (TÖDİ) verdiği bilgiye göre, 800’ün üzerinde üniversite öğrencisi, tutuklu olarak yargılanıyor. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü önündeki engeller, özellikle Terörle Mücadele Kanununa dayalı gerekçeler nedeniyle yargılama ve soruşturmalar halen yoğun şekilde sürüyor. ( 2011 yılında 11.657 kişi hakkında dava açılmış bulunuyor) 3. Yargı Paketiyle 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen propaganda suçları ertelenmiş bulunuyor, ancak tüm yasaklama hükümleri aynı şeklide korunmaya devam ediyor. Mart 2013 tarihli 4. Yargı Paketi de bu konuda yaşanan sorunları çözecek, hakları genişleten ve güvence sağlayan düzenlemeler içermiyor. Hukuka aykırı şekilde yapılan yaygın telefon dinlemeleri, çeşitli şekillerde (soy kodu vb.) fişlemeler ve kızlı /erkekli kalınan meskenlere baskınlarla, özel hayatın gizliliği ve haberleşme özgürlüğü ortadan kaldırılıyor. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı alanında ihlaller, çok yoğun şekilde yaşanmaya devam ediyor. Bir yandan, güvenlik kuvvetlerinin çok şiddetli ve yoğun müdahaleleriyle (barışçıl amaçlı) toplantı ve gösterileri bastırmaları, diğer yandan bu gösteri ve toplantılara katılanlar hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununa (2911) muhalefetten davalar açılması, bu hakkı kullanma olanağını fiilen ortadan kaldırmış bulunuyor. (Gündemde olan ve “demokratikleşme paketi” adı verilen düzenleme taslağına göre, toplantı ve gösteri yürüyüşleri konusunda izin, yer belirleme, müdahale etme ve sona erdirme ilgi tüm yetkiler, tümüyle keyfiliğe yol açacak şekilde, mülki amirlere bırakılıyor.) Örgütlenme özgürlüğü alanında engelleme ve yasaklar sürüyor, dernek ve sendikacıların bu faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları devam ediyor. %10 seçim barajı değiştirilmiyor, sendikal haklar kısıtlanıyor, işkolunun genişlemesi nedeni ile toplu iş sözleşmesi yapacak yetkili sendika sayısı azalmış bulunuyor. 

YILDA BİN 100 İŞÇİ ÖLÜYOR

İş kazalarında yılda ortalama 1100 işçi ölüyor. (Türkiye’de iş cinayetlerinde(!) her ay 100’den fazla işçi yaşamını yitiriyor. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi tarafından derlenen verilere göre, sadece Kasım 2013’te en az 128 işçi yaşamını yitirmiş bulunuyor. 2013 yılında iş cinayetleri sonucu ölen işçi sayısı 1150 civarında. ) Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü sıraya oturmuş bulunuyor. Nüfusu 83 milyon olan Almanya'da ölümlü iş kazasının 519'da, nüfusu 64 milyon olan İngiltere'nin 489'da kalması Türkiye'deki çarpık gelişmeyi açıkça ortaya koyuyor. Ölümlü iş kazalarında 15 AB ülkesi ortalamasının 7 katı gibi “yüz kızartıcı” bir değere sahip bulunuyor.

DİSK Araştırma Enstitüsünün 11 Ekim 2013 tarihli raporunda yer alan Temmuz 2013 dönemi verilerine göre; geniş tanımlı işsizlik %16 oranına, işsiz sayısı da 4 milyon 894 bine ulaşmış bulunuyor. Gizli işsizlerin sayısı da 424 bin artmış durumda. Yaklaşık her beş işsizden biri üniversite diplomalı. Türkiye nüfusunun 27 milyona yakını işgücüne dahil bulunmuyor, bunun 11,4 milyon kişi ile en büyük bölümünü ev kadınları oluşturuyor. Günde beş kadının öldürüldüğü ve kadınlara , çocuklara yönelik şiddet eylemlerinin gittikçe arttığı Türkiye; 2013 Dünya Ekonomik Forumu’nun Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre 136 ülke arasında Ekonomiye katılımda 127, eğitim olanaklarına erişimde 104, siyasete katılımda 103. Sırada yer alıyor.

İNSAN HAKLARINI EN ÇOK İHLAL EDEN ÜLKELERDEN BİRİYİZ

Türkiye, bu özet tablodan da anlaşılacağı üzere “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini en çok ihlal eden ülkelerden” biri olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz Şubat ayında çalışmaya başlayan “İnsan Hakları Tazminat Komisyonu’nun” varlığına ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru olanağının tanınmış olmasına karşın Türkiye; aleyhine AİHM’e yapılan 13 bin 900 şikayet ile, hakkında en çok başvuru yapılmış olan dördüncü ülke konumunda bulunuyor.

Walter Benjamin “bu gün içinde bulunduğumuz olağanüstü tehlikeli hal, istisnai bir durum değil, kuraldır. Bu kavrayışa uygun bir tarih mefhumu (anlayışı) geliştirmeliyiz” diyor. İnsan hakları kavramının “devletin gücünü sınırlandırmak için kullanılmasına” alışık isek ve insan hakları anlayışı en genel anlamda; “bireyleri devletlerin gücü kötüye kullanmalarına karşı korumaya yönelik ise; insan hakları ve türetilme kaynakları, bu anlayışın kurucu unsuru olabilir. Zira insan hakları özünde iktidarın yanlış kullanımı işiyle ilgilidir. Bu nedenle insan hakları mücadelesi ulusal düzeyde kazanılır veya kaybedilir. Siyasal teori ve siyaset bilimi, insan haklarının sosyal bilimsel çalışmaları kapsamında, iktidarın başlıca odaklarına ve bunlara karşı koyabilecek kaynaklara öncelik verirse; insan haklarının; “ baskıcı ve sömürücü sosyal yapıları görünmez hale getirdiği ve yasallaştırdığı” iddialarının aksine, günümüz koşullarında bunları deşifre eden, gayrimeşruluklarını ortaya koyan tek ölçüt ve bu anlamda çözüm oluşturacak yeni değerler sisteminin de temeli olduğu açıkça görülebilir.

Bunun yöntemini de E.H Carr’ şöyle ifade eder; “bugün onlarca yıldır veya yüzyıllardır bildiğimiz ve sahip olduğumuz bir şeyi savunurmuşçasına, demokrasinin savunuculuğunu yapmak kendini kandırmaktır. Ve tamamen sahtedir…bunun ölçütü geleneksel kurumların varlığını devam ettirmesinde değil, iktidarın nerede bulunduğu ve nasıl kullanıldığı sorusunda aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında demokrasi, bir aşama sorunudur. Bugün bazı ülkeler diğerlerinden daha demokratiktir fakat, tümünde de herhangi bir demokrasi düzeyi uygulanırsa belki de hiç birinin çok demokratik olmadığı görülür. Kitle demokrasisi zor ve bugüne kadar keşfedilmemiş bir alandır; demokrasiyi savunma değil, oluşturma ihtiyacından bahsedeceksek hedefe çok yakın olmalıyız ve çok daha inandırıcı bir sloganımız olmalı.”

SAĞLIKLI BİR DEMOKRASİ İÇİN...

Türkiye toplumu olarak bizlerin, kitle demokrasisini oluşturma zorunluluğu ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Bunun için öncelikle; “her izleyicinin bir müşteri olduğu, tartışmanın üsluplar arasındaki rekabete indirgendiği, en son kamuoyu araştırmasına gelecekle ilgili ortak bir beklentiden daha çok itibar edildiği ve kendi kendini övmenin zorunlu olduğu bir ortamda; iktidar ve muhalefetin ortak noktalarda susmaya ilişkin zihni anlaşmasını bozmalıyız.”.

Siyasi değişim süreci olarak demokratikleşme ve demokrasiyi birbirinden ayırmalı; özellikle demokrasinin indirgemeci ve dar bir yorumla; “özgür ve adil seçimler olarak” yorumlanmasına karşı çıkmalıyız. Sağlıklı bir demokrasinin, yönetimin halkın bütün çeşitliliğiyle ne söylediğini dinlemeye hazır olmasını değil, dinlemek zorunda olmasını gerektirdiğini sürekli hatırlatmalıyız.Tartışma ve ikna diyalektiğinin, antidemokratik körü körüne itaatin yerine geçmesini sağlamanın olasılığı, böyle yaratılabilir."

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini okumak için tıklayınız.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim