• BIST 89.878
  • Altın 145,744
  • Dolar 3,6012
  • Euro 3,9233
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 7 °C

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Prof. Dr. Ersan ŞEN

Esasında parlamenter sistemde, sembolik yetkilere sahip olması gereken Cumhurbaşkanını halk değil temsili demokraside halkın seçtiği parlamenterler, yani milletvekilleri seçmelidir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde birçok konu etki-tepki kanunları ile düzenlenmeye çalışıldığından, bugüne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen Cumhurbaşkanı, bu defa başkanlık sisteminin seçim usulü olan doğrudan halk iradesi ile seçilecektir.

Belirtmeliyiz ki, parlamenter sistemin özelliklerine ters düşen yönetimde çift başlılığa yol açma ihtimali bulunan, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilme usulüne son verilmeli ve bu yetki eskiden olduğu gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmalıdır. Aksi halde, yönetim sistemi sorununun yaşanması kaçınılmaz olacak, kendisini doğrudan halkın seçtiğini söyleyen Cumhurbaşkanı ile seçimle Hükümeti kurup, yürütme organının başı sıfatıyla yetkilerini kullanan Başbakan arasında ciddi sorunlar yaşanabilecektir.

Şu an Cumhurbaşkanlığı seçimine iki aydan az bir süre kaldığı halde, adayların henüz netleşmediğini, 81 vilayeti kapsayacak şekilde aday tanıtımları ve propagandaların yapılmadığını, bu usulün doğrudan demokrasi yöntemi ile uyumlu olmadığını ifade etmek isteriz. Eşit şartlarda seçime hazırlık, adayların kendilerini tanıtıp anlatabilme imkan ve süreleri, demokrasinin bir gereği olan propaganda konularında sorunlar ve yetersizlik yaşanacağını tahmin etmek zor değildir.

Belki Türkiye Cumhuriyeti ilk defa tecrübe ettiğinden veya parlamenter sistemde başkanlığın kabul edilmediğini bilip fazla önem vermediğinden, belediye ve milletvekili seçimlerinde yaşanan heyecanın Cumhurbaşkanı seçiminde olmadığını görmekteyiz. Gerçekten de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi sırasında yaşanan krize gösterilen tepki ile yapılan Anayasa değişikliği, sonuçta parlamenter sistemin özüne ters düşen ikili liderlik usulünü gündeme taşıdı.

Esasında, temsili demokrasinin bir sonucu olarak seçilen milletvekillerinin seçtiği Cumhurbaşkanında da halkın iradesi vardır. Bu irade, halkın doğrudan seçmesi ile değil, seçtiği milletvekilleri vasıtasıyla kendisini göstermelidir. Bu noktada Cumhurbaşkanını seçen irade dolaylı olmayıp doğrudan halka ait olduğunda, temelde her ikisinde halkın iradesi olsa da doğrudan seçimle seçilen Cumhurbaşkanına, sembolik yetkileri olan yürütme organının başında bulunan insan değil, kaçınılmaz şekilde Başbakanın yanında ve hatta üstünde “Başkan” nitelendirmesi yapılacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, kendisine en uygunu olan parlamenter sistemi korumayı bilmeli ve yönetimde çift başlılığa izin vermemelidir. Parlamenter sistemin seçim usullerinde ve özellikle zihniyette yaşanan sorunlar bahane edilerek, başkanlık sisteminin önümüze alternatif olarak koyulması isabetli değildir.

Esasında Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar her yönetim sistemini denemiştir. Demokrasi ve hukuk alanlarında yaşanan sorunlar, maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin önünü tıkamış, sürekli sivil yönetim kesintileri ve buna dair tehditler gündeme gelmiş, Anayasa ve kanun değişiklikleri ile bu soruna çözümler bulunmaya çalışılmıştır. Şimdi de başkanlık sisteminin ön plana çıkarıldığı, “güçlü başkanlık” modeli ile Ülke yönetiminin rahatlayacağına inanılmaktadır. Yönetim rahatlığı, demokrasiyi ve hukuku hazmedip benimsemekle ilgilidir. Anayasa ve kanun değiştirmekle, daha fazla demokrat ve hukuka saygılı olabilmek pek mümkün değildir.

Mevcut Anayasada, Cumhurbaşkanı seçiminin milletvekillerine değil de halka bırakılması sonrasında, halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanı hakkında ister istemez “Başkan” nitelendirmesi yapılacak, her ne kadar adı ve yetkileri parlamenter sistemde yer alan “Cumhurbaşkanı” olsa da, halkın seçtiği bir insanın başkan olarak kabul edilip bu şekilde idareye katılması gereği düşünülecektir. Bu düşünce, doğru olanın Anayasa değişikliğine gidilip başkanlık sisteminin benimsenmesi ile yönetim krizinin önlenebileceğini ve halkın seçtiği başkanın hak ettiği konuma getirilmesi gerektiğini ileri sürmektedirler.

Gerçekten de parlamenter sistemin yapısı dikkate alınarak düzenlendiği düşünülen 1982 Anayasası, özü ve sözü itibariyle başkanlık sistemini kabul etmemiş, yerine güçlü Cumhurbaşkanı modelini benimsemiştir.

Kanaatimizce, temsili demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partiler güçlendirilmeli, her ilde teşkilatlandırılmalı, siyasi partilere üyeliğin önü açılıp desteklenmeli, siyasi partilerin delegeleri tarafından milletvekili adayları belirlenmeli, parti başkanı ve yöneticiler bu sürece karışmamalı, bu şekilde ve seçim barajı en fazla %5 ile sınırlı tutularak seçilen milletvekilleri tarafından Cumhurbaşkanı seçilmeli, Cumhurbaşkanının yetkileri daraltılıp Başbakan ve Bakanlar Kurulunun yetkileri arttırılmalı, ancak halkın iradesini temsil eden yasama organının Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri üzerinde denetim ve inceleme yetkisi etkinleştirilmeli, “hukuk devleti” ilkesine uygun şekilde yürütme organının sorumlulukları netleştirilmelidir. Çünkü hukuk devletinde kimse layüsel, yani sorumsuz olamaz. 

Bunlar yapılmadığı, teoriden pratiğe aktarılmadığı takdirde, sürekli yönetim sistemi arayışımız, değiştirme ihtiyacımız, bu uğurda Anayasa ve kanunlara müdahale anlayışımız devam edecek, sistem oturmayacak ve dolayısıyla demokratik hukuk toplumu olabilme yolunda ciddi sorunlar yaşamaya devam edeceğiz.

Anayasada başkanlık sistemi düzenlenmediği halde halk, 10 Ağustos ve 24 Ağustos 2014 tarihlerinde Cumhurbaşkanı seçimi için ilk kez sandığa gidecek ve doğrudan demokrasi yöntemi ile kimilerine göre yeni Cumhurbaşkanını, kimilerine göre de de facto da olsa ilk Başkanı seçecektir. Ancak mevcut Anayasa ile Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin bir önemli hukuki sakıncası bulunmaktadır. Anayasada, Cumhurbaşkanının görevinden kaynaklanan yetkilerini kullanmasından kaynaklanan sorumluluğunun olmadığı, Başbakan ve ilgili bakanların yürütme organının tasarruflarından sorumlu olduğu yazılıdır. Bir tarafta halkın seçtiği sorumlu Başbakan ve diğer tarafta yine halkın seçtiği, fakat sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanı, birçok sakıncayı, ihtilafı ve Anayasaya aykırılığı gündeme taşıyacaktır. 

Netice itibariyle; Türkiye Cumhuriyeti, parlamenter sistemi tüketmemiş, yani bu sistemi en isabetli şekilde uygulayıp da yetersizliğini görmemiş, sadece bu sistemi iyi kullanmadığı için kendince arayışa girip, bu defa adına başkanlık sistemi denilen yönetim biçimini yüceltmeye başlamış, bu sistemle Ülkenin tüm siyasi ve ona bağlı sorunlarının çözüleceği gibi bir anlayış ortaya koyulmuştur. Bu düşünce doğru değildir.

Ülkenin sorunu, demokrasi ve hukukla ilgilidir. Aslında temsili demokrasinin bilinen doğrularına uygun düşen parlamenter sistemin istikrarlı uygulandığı bir yerde, toplumun demokrasi ve hukuk sorunu yaşamamaya başladığı görülecektir. Bunu seçmeyip de, kolaycı bir yöntemle Ülkenin yönetim biçimini başkanlık sistemine çevirmek, yaşanan sorunların çözüm dayanağı olmayacak, yalnızca “güçlü lider” anlayışına dayalı ve kişinin iyiliği ile sınırlı bir yönetim biçimine geçilecektir. Henüz demokrasi ve hukuk sorunlarının yaşandığı, çevresinin deyim yerinde ise “ateş topu” olduğu, gücünün sınırlı olduğu bir ülke, kanaatimizce parlamenter sistemden vazgeçmemeli, bunun yerine parlamenter demokrasinin gereklerini yerine getirmelidir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim