• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 15 °C

"Demokrasi Yolunda Geriye Gidiyoruz"

"Demokrasi Yolunda Geriye Gidiyoruz"
Hukuk Profesörü, Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk Aksiyon Dergisi'nden İdris Gürsoy'a konuştu. Türk, "Demokrasi yolunda geriye gidiyoruz, baskıcı bir yönetim geliyor." dedi.

-C.Başkanını halkın seçmesi sistemi değiştirir mi?

Önce şunu söyleyeyim; cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde pek rastlanan bir durum değil. Daha çok başkanlık ya da yarı başkanlıkla yönetilen ülkelerde anlamlı olan bir seçim yöntemi. Bizde 2007’ye kadar bütün cumhurbaşkanları TBMM tarafından seçildi. 19 kez seçim yapıldı. 11 cumhurbaşkanı TBMM tarafından seçildi.  Şimdi 20. kez cumhurbaşkanı seçilecek. Seçim sisteminin değişmesinin sebebi de 367 şartı idi. 2007’de toplantı yeter sayısı olarak 367 arama şartı iddiası ortaya atıldı; bu tamamen tutarsız, yersiz bir iddiaydı ve daha önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uygulanmamıştı. Amaç Abdullah Gül’ün seçilmesini önlemekti. Cumhurbaşkanını madem Meclis seçemiyor, halk seçsin, dendi. Erdoğan da bunu söylemiştir. Eğer Meclis cumhurbaşkanını seçmiş olsaydı, böyle bir değişiklik de olmayacaktı. Seçim sisteminin değişmesinin mantığı budur. Şimdi burada Anayasa’nın bütün hükümleri bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Halk tarafından seçme ile ilgili düzenleme getirilirken diğer konularda, cumhurbaşkanının görev ve sorumluluklarında herhangi bir düzenleme olmadı. Onlar daha önceki bütün cumhurbaşkanlarının çalıştığı kurallar (Anayasa kitapçığından cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini okuyor). Önceki cumhurbaşkanlarının bulamadıkları yetkileri Recep Tayyip Erdoğan fiilî durum yaparak çıkaramaz. Böyle bir şey Anayasa dışı olur. Bu hükümlerle bağlıdır.

-Erdoğan, “Anayasa’nın verdiği bütün yetkileri kullanacağım.” diyor.

Kullanabilir ama her birinin yeri var, gerektiği zaman, gerektiği şekilde. Bütün yetkilerin aynı anda kullanılması mümkün değil. İşte burada cumhurbaşkanının yetkileri arasında akla ilk gelen, gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmek. Veya Bakanlar Kurulu’nu başkanlığı altında toplantıya çağırmak. Buna dayanarak yeni cumhurbaşkanı sürekli Bakanlar Kurulu toplantılarına katılacak olursa veya Bakanlar Kurulu’nu toplantıya çağırırsa o zaman ‘Başbakan olan kimsenin fonksiyonu nedir?’ sorusu akla gelir. 

-Neden?

Ben beş buçuk yıl bakanlık yaptım, üç ayrı hükümette. Bu süre içinde bir kere cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu’na katıldığını hatırlıyorum; o da Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı sona erdiği zaman veda etmek için gelmesidir. Siyasi yaşamdaki deneyimlerini paylaştı. Onun dışında hiçbir cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu toplantısına gelmemiştir. Bu anayasal hüküm Atatürk zamanından beri var. Çünkü orada sorumluluk taşıyan bir hükümet var. Cumhurbaşkanının vatana ihanet dışında hiçbir sorumluluğu yoktur. İmzaladığı bütün kararnameler son imzadır. O devletin başı olarak o imzayı koyar, gerçekte sorumlu olan hükümettir. Şimdi hükümete şunu yapın, bunu yapın diye emir vermesi söz konusu olamaz. Başbakanla görüşmelerinde tavsiyelerde bulunabilir, ülke sorunları hakkında görüşlerini ifade edebilir, hükümet bundan yararlanabilir ama bunun dışında zorlayıcı, yerine getirilmesi gereken talimat şeklinde bir görüş açıklaması söz konusu olamaz. Bunun ötesinde cumhurbaşkanı her yıl Meclis açış konuşmasında gerekli gördüğü, yararlı gördüğü kanunlardan söz edebilir ama yasama TBMM yetkisindedir. Cumhurbaşkanı ‘Şu kanunu çıkaracaksınız’ diyemez. Cumhurbaşkanının kanun teklif etme yetkisi yok. Sadece Meclis’in kabul ettiği kanunu bir kez daha görüşülmek üzere Meclis’e gönderebilir. Eğer böyle bir şeye kalkışacak olursa ciddi bir kriz doğar, rejim krizi olur. Kaldı ki başkanlık ve yarı başkanlık sisteminde bile birçok yetkiyi tek başına kullanamaz, seçilen kişiler; denetim ve fren mekanizmaları vardır.

-Türkiye’ye özgü bir başkanlık sistemi olabilir mi?

AKP’nin anayasa teklifi Meclis’e geldi, geçmedi. O tasarıda başkana öyle yetkiler veriyorlar ki… Mesela, başkan başkanlık kararnamesi adı altında yasal düzenleme yapabilecek. Oysa başkanlık siteminde yasama ile yürütme yetkisi kesin olarak birbirinden ayrılmıştır. Başkanın yasa önerme yetkisi yoktur. AKP’nin düşündüğü taslakta başkan kanunu da kendisi yapacak, yürütmeyi de kendisi yapacak. O zaman kuvvetler ayrılığı ilkesi nerede kalıyor? Demokratik rejimin temel ayrılığı, ister başkanlık sistemi ister parlamenter sistem olsun, kuvvetler ayrılığıdır. Başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı daha sert bir biçimde uygulanır, parlamenter sistemde ise daha yumuşak biçimde.

-Anayasa’da olmayan yetkiler kullanılmaya kalkılırsa nasıl bir kriz çıkar?

Bir defa önce hükümetle çıkar, Meclis’le çıkar. Ne yapacak? Hükümete şu kararnameyi çıkarın diyemez, böyle bir emir verme yetkisi yok. Kararnameler Bakanlar Kurulu’nda görüşülür, imzalanır, en son cumhurbaşkanının imzası ile yayımlanır. Kararnameye baktığınızda en başta cumhurbaşkanının imzası, ama o en son imzadır. Anayasa’da olmayan yetkileri kullanamaz. O zaman bu Anayasa dışı bir şey olur. Bakınız Anayasa’da şu hüküm var (Anayasa kitapçığından okuyor): Anayasa’nın ta başında, egemenlikle ilgili üçüncü fıkrada “Egemenliğin kullanılması hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” diyor. Bu madde, cumhurbaşkanını da kapsar. Cumhurbaşkanı devletin başı ama o dahi Anayasa’da olmayan bir yetkiyi kullanamaz, kullandığı takdirde Anayasa dışı olur. Meşruiyet dışına çıkmış olur. Muhalefeti de, mahkemesi de, sivil toplum örgütleri de karşı çıkar, böyle bir şey olamaz.

-Özal ile Akbulut arasındaki sorunlar yaşanır mı?

Sonunda ama Yıldırım Akbulut’un dediği oldu. Devlet başkanının sorumluluğu yok, cumhurbaşkanı bizde o konumdadır. Monarşi ile yönetilen ülkelerde kral ve kraliçe hangi konumdaysa cumhuriyetle yönetilenlerde cumhurbaşkanı o konumdadır. Sorumluluk taşıyan kişi başbakan ve bakanlardır. Dolayısıyla icra yetkisi onlardadır. Cumhurbaşkanının icra yetkisi yoktur. Eğer bunları uygulamaya kalkarsa ciddi sıkıntılar yaşar Türkiye.

-Uygulayacak gibi.

Uygulatma fırsatı vermezler.

-Adaylık başvuru dilekçesini veren Nurettin Canikli, “Farklı bir cumhurbaşkanı olarak icranın içinde olacak.” diyor.

Nasıl olacak? Hangi sıfatla? Başbakan ve bakanlar öbür tarafta hangi sıfatla çalışacak? Böyle bir şey rejimi rayından çıkarır.

-Seçimi kim kazanır?

Muhalefetin ortak adayı Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu çok değerli bir insan ama Türk kamuoyu onu tanımıyor. İç politika deneyimi yok. Erdoğan iç politikada pişmiş bir insan. Kamuoyunun her gün önünde. Önümüzde kısa bir süre var. Başbakan yaklaşık bir ay önce Köln’de seçim kampanyasını başlattı. Orada üstelik devletin imkânlarını kullanarak bunu yaptı. Bunu yapmaması gerekirdi. İhsanoğlu’nun işi çok zor.

-Başbakanlıktan istifa etmesi gerekir mi?

O konuda bir hüküm yok. Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’nda kimlerin çekilmesi gerektiği uzun bir madde hâlinde yazılmış. Ama etik olarak istifa etmesi düşünülebilir.

-Meclis’ten yeni bir yargı paketi geçti. Sulh ceza mahkemeleri lağvedilerek yerine sulh ceza hâkimliği kuruluyor, sulh ceza hâkimlikleri mutlak otorite hâline getiriliyor. Yargıtay yeniden dizayn ediliyor. HSYK’dan başlayarak yargıdaki bu düzenlemeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son zamanlarda mevcut sistemin dışına çıkmak bir marifetmiş gibi görünüyor. Yerleşmiş olan bir sistem var. İşte sulh ceza mahkemeleri, ağır ceza mahkemeleri… Bunu değiştirmenin ne gereği var?  Hükümete bağımlı bir yargı meydana getirilmek isteniyor. Yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. Hem mantiki değil, hem de yararı olmayan bir şey.

-Erdoğan, yolsuzluk operasyonlarını darbe girişimi olarak değerlendiriyor. Siz darbe diyor musunuz?

Darbe ile hiçbir ilişkisi yok. Bakınız darbenin Türk Ceza Kanunu’nda tanımı var (Ceza Kanunu’ndan okuyor). Ceza Kanunu darbeden ne anlıyor? Şimdi anayasal düzeni ve bu düzenin işleyişine göre suçlar… Madde 311: “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.” Bu, Meclis’e karşı suç. Hükümete karşı suç, madde 312: “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”

Şimdi 17 Aralık’ta ne oldu? 17 Aralık’ta dört bakan ve onların çocuklarının adlarının karıştığı bazı rüşvet ve yolsuzluk iddiaları gündeme getirildi. Bununla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yapılan bir soruşturma, soruşturmanın gizliliği ihlal edilerek basına yansıtılmış oldu. Ama orada önemli olan bu rüşvet ve yolsuzluk olayının üzerine gitmek için cumhuriyet başsavcılığının kendisine düşen görevi yapmasıdır. Bunu hükümet bir darbe olarak niteliyor. Hatta Başbakan bunu kendi şahsına yapılan bir darbe olarak algıladı. Darbe nedir? Okuduk… 17-25 Aralık, bunlarla ilgisi olan bir şey değil, bir yolsuzluğun, bir rüşvetin ortaya çıkarılması. Hükümetin ancak ‘buyurun bunun üzerine gidin ve kim gerçekten rüşvet almışsa onu yargılayın’ demesi gerekirdi. Kendisine güvenen hükümet ve başbakan bunu söylemeliydi. O soruşturmayı yapan bütün cumhuriyet savcıları bir tarafa dağıtıldı. Bu yargıya ağır bir müdahaledir. Bu ortaya atılan yolsuzluk iddialarını örtbas etme girişimidir. Korkusu olmayan bir hükümetin, ‘buyurun biz yargı önünde hesabımızı veririz, bizim veremeyeceğimiz bir hesap yoktur’ demesi gerekirdi. Bakan ve başbakanın görevlerinden dolayı yetkili mahkeme ‘Yüce Divan’ sıfatı ile Anayasa Mahkemesi’dir. Burada yargının yaptığı işlem, rüşvet olayının üzerine gitme, yolsuzluğu ortaya çıkarmadır. Bunun darbe ile hiçbir ilgisi yoktur. Ama Başbakan öyle anlaşılıyor ki bir evham içerisinde ve bir yargı sürecini dahi darbe olarak görüyor. Çünkü bunun sonucu, eğer olaylar ispatlanırsa, gerçekten rüşvet alındığı ispatlanırsa, o zaman Başbakan hesap vermek zorunda kalacak ve bu yer Yüce Divan’dır, Anayasa Mahkemesi’dir.

-Bu yolsuzluklar yasaların değişmesi, hâkim ve savcıların sürülmesiyle örtbas edilebilir mi?

Ona çalışılıyor. Şimdi o dosyaya bakan her bir hâkim ve savcı bir yerlere tayin edildi. Yıldırmak suretiyle yargıya baskı yapılıyor. Bundan daha ağır baskı olamaz. Yargı görevine açık müdahale söz konusudur. Hatta Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in 138. Madde ile ilgili bir demeci var. Anayasa’nın 138. Maddesi’nde (Anayasa’dan okuyor) diyor ki “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Aynı zamanda eski bir adalet bakanı ve bir hukukçu olan Çiçek, “Anayasa’nın bu hükmü çökmüştür.” dedi. Bu çok anlamlıdır. Şimdi Başbakan’ın sözleri, bir yerde bu yargıya emir ve talimat vermektir. Açıkça bu konuda işlem yapmayın, bu işlemi kaldırın şeklinde. Ama sanıyorum bu dosyaları işlemden kaldırmaya, ortadan kaldırmaya kimsenin gücü yetmez. Dilerim ki o dosyalarda ortaya atılan rüşvet iddialarının hesabını ilgili bakanlar ve Başbakan versin ve yüzlerinin akı ile çıksınlar ortaya. Nihayet onlar T.C.’nin başbakanı ve bakanlarıdır. Hiç kimse onların mahkûm olmasını istemez ama eğer gerçekten bu suç işlenmişse bunun da cezasını çekmeleri gerekir.

-17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra bir ‘paralel devlet’ iddiası gündeme geldi. 7 aydır bu iddia tekrarlanıyor. Başbakan’a göre devlet içinde 40 yıldır bu paralel devlet var ve yolsuzluk soruşturmalarını onlar yürütüyor. Siz rahmetli Bülent Ecevit döneminde 5,5 yıl bakanlık yaptınız. Devlette böyle bir paralel yapı gördünüz mü?

Ben böyle ayrı bir paralel devlet görmedim. Belki paralel yerine, karşı devlet bile diyebilirdi aslında. Paralel, yolları kesişmeyen çizgi demektir. Ben böyle bir olguyu görmedim ama görevini yapmayan, görevini kötüye kullanan kamu görevlileri suç işlemiş olurlar ve TCK’da öngörülen cezaya çarptırılırlar. Başbakan bunu söylüyor ama bu paralel yapı nedir? Hangi fiille onun paralel yapı dediği eylemleri gerçekleştirmiş? Mehmet Ali Şahin, ‘Yargı imamı var.’ dedi. Yargıtay’ın açıklaması oldu; bu konu incelendi ve böyle bir şey tespit edilemedi diye. Başbakan bir süredir başka şeyleri de söylüyor. Dolmabahçe Camii’nde içki içildi, Kabataş’ta bir kadına saldırıldı… Bunların hiçbirini Başbakan ispatlayabilmiş değil, tersine kanıtlar ortaya çıktığı hâlde hâlâ bu iddiaları siyasi amaçla tekrarlamaya devam ediyor. Burada da bu paralel devlet iddiası kanıtlanmamış bir iddia durumundadır. Üstelik yakın zamana kadar Başbakan’la paralel yapı olarak adlandırılan yapı ve onun mensupları arasında herhangi bir uyuşmazlık söz konusu değildi. 17 Aralık dosyaları ortaya çıkınca bu iddialar ortaya atılmaya başlandı. Yolsuzluğun üzerine gidilince onu yapanları paralel yapının adamları olarak nitelendirdi ve o iddialar hâlâ devam ediyor. Bence yapılması gereken, kanunların elvermediği suç teşkil eden işlemler varsa, yapanları yargı önüne çıkarmaktır.

-Bülent Ecevit’in önüne de Hizmet Hareketi ile ilgili bugünkü aynı iddialar kondu.

Başbakan Ecevit, bir yargı mercii değil, yargı mercii olarak karar vermesi söz konusu değildi. O günkü iddialardan sonuçlandırılmış bir işlem de hatırlamıyorum.

-Ecevit bu iddialara neden itibar etmedi?

O zaman bu dosyaları ortaya çıkaran Ankara Devlet Güvenlik Devlet Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel’di. Kendi içinde tutarlı olmayan bir iddiaydı. Gülen örgütü diyor ama… Bir çete kurmak yahut işte silahlı veya silahsız bir örgüt kurmak dediğiniz zaman en azından iki veya daha fazla insanın olması lazım. Tek kişilik örgüt olmaz. Bugünkü paralel devlet ve darbe iddialarında da kanıtlanmış bir şey yok. Kimler toplanmış, nasıl bir organizasyon yapılmış, bunlar nasıl bir darbe yapacaktı veya suç teşkil eden hangi fiilleri işlemişti? Darbe mi yapacaklardı? Kışlada hazırlık mı yapmışlar? Silahlar her şey hazır, darbe son dakikada hükümet tarafından mı önlendi? Bu belli değil. İktidarın kendisine karşı hep bir komplo evhamı var.

-O zaman paralel yapı söylemi ısrarla neden sürdürülüyor?

Tabii amaç yolsuzluk olaylarının üzerini örtmek. Paralel yapı iddiasını gündemde tutarak “Böyle bir yolsuzluk filan yok, rüşvet yok. Bunlar sırf Başbakan’a karşı bir darbe olarak, onu itibarsızlaştırmak için ortaya atılmış iddialardır. Paralel yapı bunları üretmiş olan bir yapıdır.” demeye çalışıyorlar. Ama bu konuda karar verecek olan yargıdır.

-İdris Naim Şahin’in Meclis’e verdiği soru önergesinde çarpıcı iddialar var. “Hizmet Hareketi’ni bir suç örgütü olarak göstermek istiyorlar.” diyor. Gülen’i bitirme planını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada insanları suçlamak için birtakım sahte belgeler, sahte kanıtlar üretmek istiyorlar. Belge üretmedir bu, sahte kanıt üretmedir. Bu belgede sıralanan istekler savcının görevini aşar. Savcı bir suç işlendiğini öğrendiği takdirde gerçekten suç işlenip işlenmediğini araştırmak üzere soruşturma yapar. Burada sorduğu sorular bunun ötesinde. Sanki TBMM oluşturduğu bir araştırma komisyonu gibi konuyu her yönüyle ele alıyor. Ne ilgisi var bağış yapanların, ne kadar insan olduğunun bulunmasının, tespit edilmesinin? Bu suç soruşturması kapsamı dışında olan şeyler. Böyle şeyler olmaz. Herkesi suçlu hâline mi getiriyor? Okullara giden öğrenciler ne yapılacak? Onların hepsi fişlenecek ve bunları nerede kullanacak? Savcı bir suç varsa dava açacak, bunlarla ne ilgisi var?

-Suç değil mi bu?

Elbette suçtur. Ceza Kanunu’na göre suç. Adalete karşı suç. Bakın işte (Türk Ceza Kanunu’ndan okuyor) suç uydurma: “İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir.” Ben hayret ediyorum. Adalet bir devletin temelidir. Adalet ancak gerçeğin bilinmesiyle, gerçeğin her yönüyle ortaya konması ile gerçekleşebilir. Bundan ne bekliyorlar? Bu çok kirli bir mücadelenin parçası. Olmaması gerekir. T.C. Anayasası’na göre böyle bir şey olmaması gerekir, bir hukuk devletinde bunların olmaması gerekir ama maalesef temelinde bir siyasi mücadele var.

-Demokratik kazanımlardan geriye mi gidiliyor?

Bunlarla demokrasi yolunda ileri değil, geri gidiyoruz. Daha baskıcı bir yönetim geliyor. Basın ve örgütlenme özgürlüğü üzerinde bir baskı var. Çok ciddi bir baskı var. Demokratik hak ve özgürlükler ciddi bir tehdit altında.

HİKMET SAMİ TÜRK KİMDİR 

Hukuk profesörü. 20 ve 21. dönem Trabzon milletvekili, eski bakan. Ortaöğrenimini Bafra’da yaptı. 1954’te İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. 1958’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1964’te Almanya’da Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Hukuk Doktoru” unvanını kazandı. 1988’de profesör oldu. 1995 ve 1999 genel seçimlerinde DSP’den Trabzon Milletvekili seçildi. 30 Haziran 1997’de kurulan III. Yılmaz Koalisyon Hükümeti’nde DSP’den İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı, 11 Ocak 1999’da kurulan IV. Ecevit Hükümeti’nde Millî Savunma Bakanı ve 28 Mayıs 1999’da kurulan V. Ecevit Hükümeti’nde de Adalet Bakanı olarak görev yaptı. 3 Kasım 2002 seçimlerinde partisinin seçim barajını aşamaması nedeniyle TBMM dışında kaldı. Hâlen DSP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyor.

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim