• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 20 °C

"Denetimsizlik İktidarı Otoriterleştiriyor"

"Denetimsizlik İktidarı Otoriterleştiriyor"
Yeni Asya’nın sorularını cevaplandıran Hukuk ve Hayat Derneği Başkanı Avukat Mehmet Kasap, “Türkiye’nin demokratik denetlenememe sorunu var” dedi.

“Türkiye’nin demokratik denetleneMEme sorunu var” diyen Hukuk ve Hayat Derneği Başkanı Av. Kasap, Yeni Asya’nın sorularını cevaplandırdı.
 
Denetimsizlik, iktidarı otoriterleştiriyor

Ankara’nın önde gelen hukukçu sivil toplum kuruluşu Hukuk ve Hayat Derneği, kurulduğu 2003 yılından bu yana Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin yerleşmesi adına hizmetlerine devam ediyor. Hukuk ve Hayat Derneği Başkanı Av. Mehmet Kasap, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonun ardından dayatılan oldubittileri Yeni Asya’ya değerlendirdi.

İKTİDAR DENETLENEMEZLİĞİ 

Öncelikle, yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda ikinci dalganın gündeme gelmesi üzerine hükûmetin apar topar Anayasaya ve yasalara aykırı olarak Adlî Kolluk Yönetmeliği’ni değiştirmesi ve ardından Danıştay’ın bunu “telâfisi imkânsız zararlara yol açacağı” gerekçesiyle yürütmeyi durdurmasıyla başlayan süreçte, yargının yürütmeye bağlanması hamlelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Öncelikle bugün ülkemizde yaşanan sıkıntıların temelinde “siyasal iktidarın denetlenemezliği” sorunu vardır. Gelişmiş demokrasilerde siyasal iktidarı denetleyen birçok mekânizma ülkemizde işletilmemekte ya da işletilememektedir.
Evvela siyasal iktidarı denetleyen kurumların başında yasama organı olmalıdır. Ancak maalesef tek başına iktidar olan siyasî partinin başında bulunan ve ortak aklı asla kullanmak istemeyen dar oligarşik bir yapının aldığı tüm kararlar kanun olarak yüce Meclis’ten hiçbir değişikliğe uğramadan aynen geçmektedir.

Derneğimizde bugüne kadar iktidar partisinden de misafir ettiğimiz birçok milletvekili bu durumu açık yüreklilikle ifâde etmişlerdir. Sayın milletvekilleri, iktidar partisi grup başkanvekiline bakıyor onlar ne yönde oy kullanırsa diğer milletvekilleri de ona göre oy kullanıyor. Yani bir nevi “el kaldır indir” şeklinde yasalar çıkarılıyor.

Neticede, yasalar Meclis’te yeterince tartışılmadan üzerinde düşünülmeden çıkarıldığı için Türk Ticaret Kanununda olduğu gibi daha yasa yürürlüğe girmeden 55 değişiklik yapılmak zorunda kalınıyor. Özellikle “torba yasa” uygulaması gibi istisnai olarak kullanılması gereken yöntemler adiyattan bir hal alıyor.

Görünen o ki, mevcut iktidarın en önemli avantajlarından birisi mevcut muhalefetin durumudur. Bırakın orijinal teklif ve fikirler getirmeyi, Türkiye’de iktidar partisinin önüne koyduğu gündemden kurtulamayan bir muhalefet görüntüsü var. Bir de yıllarca milletin ortak değerlerinden habersiz politika ürettikleri için geliştirdikleri politikaların milletin sinesinde makes bulmamasının etkisi var. Halktan kopuk muhalefet partileri de iktidar partisini zorlayacak esaslı politikalar geliştiremediklerinden ciddî mânâda iktidarı denetime tabi tutamadılar.

ELEŞTİRİ GETİRENLERE DENETÇİ 

Diğer yandan, medya modern demokrasilerde “dördüncü kuvvet” olarak kabul edilirken, maalesef Türkiye’de, “kartel medyası” söylemi yerini “yandaş medya” söylemine terk etmiş.  Birçok medya kuruluşunun sahibi aynı zamanda iş adamı olduğu için devlet gücünü elinde tutan iktidar partisinden çekinmekte ve ciddî bir eleştiri getirememekte.

Gazetelerin yazıişleri müdürleri bir merkezde toplanmakta ve ertesi gün hangi manşeti kullanacakları kendilerine dikte edilmekte. Daha düne kadar adını bile duymadığımız insanlar başköşede ağırlanmakta. Bu noktada gerçekten sosyal medya da olmasa insanların objektif haber alma özgürlüğü engellenmekte. Sayın Başbakan bir ilde üst üste beş miting düzenlemekte ve aynı konulara temas ettiği halde on televizyon kanalında ortak canlı yayın olarak verilmekte.

Müsaadenizle lâtife olması açısından bu durumu ifâde eden bir bilgiyi paylaşmak isterim. Kuzey Kore’de insanoğlu 1950’li yıllarda aya ayak basmasına rağmen bu bilgi halktan gizlenmiş ve bunun haber yapılması yasaklanmış. Gerekçesi de halk bunu öğrenirse ‘neden bizim devletimiz bunu yapmadı” eleştirisine maruz kalmamak içinmiş…
Yani siz milletin haber almasını engellerseniz icraatlarınızın sorgulanmasına da engel olmuş olursunuz. Neticede, bir dönem bu dengeleme görevini yapan medyanın ve iş dünyasının üzerine gidilmesi bu kuruluşları ya susturmuş ya da sindirmiştir.
Tabi burada kendimize de bir özeleştiri yapmalıyız. Elindeki medya gücünü pervâsızca kullanan, şahsî ikballeri için yayıncılık yapan insanların üzerine gidilmesi bizleri de memnun etti. Fakat gelinen noktada baktık ki bu sefer iktidarın her yaptığını alkışlayan bir medya düzeni ile karşı karşıyayız.

Halbuki herkes hukuk karşısında eşit olmalıdır. İktidara eleştiri getiren medya patronu iş adamlarına yüzlerce denetçi gönderiliyor da niçin iktidar yanlısı medya patronlarına hiçbir işlem yapılmıyor? İşte biz bunları fark edemedik. Bu adâletsizliklere gerekli eleştirileri getiremedik. Bir yanlış başka bir yanlışla düzeltilirken sesimizi yükseltmedik…
 
İKTİDAR OTORİTERLEŞİYOR

Bu arada, Sayıştay’ın denetim yapabildiği kadarıyla verilen raporlar gereği işlem yapılamadığını hepimiz biliyoruz.

Aslında İktidar Partisi şunun farkında olmalı: Denetimsizlik aynen bir dönem nasıl Silâhlı Kuvvetleri vurmuşsa döner bir gün sizi sıkıntıya sokar. Oysa, demokrasilerde, şeffaf yönetim tarzı benimsenmelidir.

Bunları uzun uzun şunun için anlatıyorum; bugün Türkiye’de yaşanan sorun siyasal iktidarın yukarıda saydığım demokratik enstrümanlarla denetlenememesi sorunudur. Bu denetimsizliğin sonunda iktidar otoriterleşmektedir. Kendisine biat etmeyen her kişi ve kuruma karşı savaş ilân etmektedir. Bakın bugün yeni bir Anayasa yapma vaadiyle işbaşına gelen iktidarın yeni Anayasa yapamamasının en önemli nedeni “Türk usûlü başkanlık sistemi”nde ısrar etmesidir.

Her icraatına sorgusuz destek bekleyen siyasî iktidar, ne yazık ki bu destek kendisine verilmediğinde ilgili kişi ya da kurumları hedef haline getirmektedir.

Artık günümüzde demokrasilerin sağlıklı işlemesini sadece dört-beş yılda bir yapılan seçimlerle sandıkta yeterli çoğunluğu sağlayarak tesis edemeyiz. Her kişi ve kurum sistem içerisinde kendisini güvende hissetmeli, fikirlerini serbestçe ifâde edip bunu iktidara anlatabilmelidir. Siyasal iktidar kendisine yönelik her teklif ve eleştiriyi bir başkaldırı veya siyaset mühendisliği olarak görmekten vazgeçmelidir. Aslında fikir ayrılıkları bizim ülkemizin zenginliğidir ve kültürel mirasımızın da bir gereğidir.
 
YARGIYA MÜDAHALE

Bütün olup bitenler karşısında, yürütmenin yargıya müdahalesi hakkında neler söylersiniz? Tesbitleriniz nedir?
 
Öncelikle Sayın Başbakan şu konuda yanılmaktadır: Yolsuzluk operasyonu sonrasında meydanlarda sürekli olarak “kararı sandıkta millet verir” demektedir. Görünen o ki Sayın Başbakan “kuvvetler ayrılığı” ilkesini karıştırmaktadır. Daha iyisi icad edilene kadar en iyi sistem bizim de Anayasamızda kabul ettiğimiz sistemdir. Yürütme ve yargının birbirine müdahale etmediği kuvvetler ayrılığı sistemidir.

Anayasa madde 6’ya göre ‘Türk milleti egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır.” Yine Anayasanın 9. maddesine göre “yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” Yani Anayasaya göre egemenlik hakkının bir unsuru olan yargılama görevini yürütme ya da yasama organı değil, yargı yani mahkemeler kullanacaktır. Bildiğiniz gibi mahkeme kararlarını yazarken “Türk milleti adına” diyerek başlarlar. Yoksa yolsuzlukların üzerine başka türlü gidemezsiniz. Aksi takdirde karar verirken adliyenin önünde en fazla kalabalığı toplayan tarafın dediğine göre karar vermeniz gibi bir sonuç ortaya çıkar.

Bugün yaşadığımız sorun yargı ile yürütme arasında yaşanan bir sorun değildir. Bugün açıkça yürütmenin yargıya müdahalesi ile karşı karşıyayız. Burada daha vahim olan bir durum da şudur: İktidar partisinin hukuk politikalarına yön veren bazı hukukçuları, “şu anda olağan üstü bir süreçten geçmekteyiz; Hukuk kurallarını tam olarak uygulamamız söz konusu değil” demektedirler. “Eski Türkiye” söylemi olan “devlet bazen rutin dışına çıkabilir”e benzemektedir. “Hikmeti hükûmet”in devamıdır.

Bu gerçekten çok acı bir durumdur ve sonuçları ülkemiz açısından çok ağır olacaktır. Bir ülkede yeni hukuk kuralları ihdas edilebilir hatta değiştirilebilir de, ama yaptığınız bu değişiklikler hukuk devleti, hukuk güvenliği, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olmamalıdır. Aksi takdirde burada yaşanan güven kaybı uzun yıllar telâfi edilemez.

Yolsuzluk soruşturmasında yapılan Adlî Kolluk Yönetmeliğinde değişiklikle soruşturmayı yürüten savcı ve adlî kolluk personelinin görevden alınması bir hukuk devletinde asla olmaması gereken işlerdir.

Tabi ki “normlar hiyerarşisi” ilkesine göre, Anayasa ve yasalara aykırı olmamak kaydıyla, her türlü yönetmelik değişikliği yapılabilir. Fakat yolsuzluk soruşturmasından sonra yapılan idarî tasarruflar ve yönetmelik değişiklikleri, açıkça uluslar arası hukuka, Anayasa ve yasalara aykırı bulunmuş; ve Danıştay tarafından derhal yürütmesinin durdurulması kararı verilmiştir. Bu kararı veren Danıştay 10. Daire Başkanı önceki HSYK döneminde göreve gelmiş, çok değerli bir hukukçudur. Dolayısıyla verilen karar da tüm hukukçular tarafından kabul edilen isabetli bir karar olmuştur.
 
İDARÎ YARGI İPTAL EDER

Son rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının ardından Emniyet ve Mâliye başta olmak üzere, kurumlara yönelik tasfiye furyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Adlî Kolluk Yönetmeliği’nde iktidar partisi tarafından apar topar bir değişikliğe gidilmesi, adı geçen kamu görevlilerinin mevzuata uygun hareket ettiklerinin açık bir göstergesidir.
Şunu hemen belirtelim ki, elbette idarenin istediği kamu görevlisi ile çalışmaya dair takdir hakkı vardır. Ancak bu hakkın da bir sınırı var. Aksi takdirde Anayasamızın 125. maddesine göre, idarenin tüm işlem ve eylemleri yargı denetimine tabi olduğu için, bu yetki suiistimal edildiği takdirde söz konusu işlemler idarî yargı tarafından iptal edilecektir.

ERGENOKON VE BALYOZ DÂVÂLARI

İktidar partisi sözcülerinin HSYK’ya yönelik eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Demokratik ülkelerde HSYK muadili kurumların işleyişi ve yürütmeyle ilişkileri hangi seviyede seyreder?
 
Sayın Başbakan, “elimden gelse bu HSYK’yı yargılarım” demek suretiyle, nasıl bir demokrasi anlayışı içerisinde olduğunu ortaya koymuştur. 2010 yılında yapılan referandumda HSYK’nın yapısının nasıl olması gerektiği tartışılmış, özellikle AB İlerleme Raporlarına göre, Venedik Komisyonu ve Avrupa Yargıçlar Birliği’nden gelen görüşler doğrultusunda en ideal sistemin, şu an Anayasamızda olan sistem olduğu görüşü ortaya çıkmıştır.

Hele yolsuzluk soruşturmasında koruma refleksiyle hareket ederek yıllarca savunulan davaları bile itibarsızlaştırmak tam bir hezeyandır. Sayın Barolar Birliği Başkanı’nın getirdiği Temmuz 2012’ye kadar Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) yaptığı tüm yargılamaları kesinleşmiş olsa bile yeniden yargılama imkânının yasayla getirilmesi kabul edilemez bir tekliftir.

Bildiğiniz gibi “Balyoz dâvâsı” tamamlandı ve kesinleşti. “Ergenokon dâvâsı” alt derece mahkemesince karara bağlandı ve gerekçeli karar yazılma aşamasında. Şimdi ÖYM’lerin yaptığı tek yargılama bu davalar değil ki. Bu mahkemeler binlerce çete, uyuşturucu ve örgüt dâvâsına baktı, şimdi kararları kesinleşen tüm bu dâvâları nasıl yeniden yargılansın diyerek itibarsızlaştırabilirsiniz? 

Anlaşılan o ki, yürütme, yargıya âdeta bir ana muhalefet partisi rolü biçmiştir. Askerî vesâyeti bitirdiği iddiasında olan ve bu yargılamaları asrın dâvâları olarak gören iktidar bugün bambaşka bir yere savrulmuş bulunmaktadır.
 
“GİZLENMEK İSTENEN SUÇ” ALGISI…

Bilhassa “ikinci operasyon”unu engellemenin amacı nedir? Bu nasıl bir algının oluşmasına sebebiyet verir?
 
Burada öncelikle soruşturmanın engellenmeye çalışılması bizzat şüphelilerin kendisine zarar vermektedir. Çünkü bu şekilde müdahale edilmeye çalışılması sanki gizlenmek istenen bir suç var algısını toplumda oluşturmaktadır. 

Bence bu “koruma algısı” nedeniyle şüphelilerin kamuoyu nezdinde ve mâşeri vicdanda şimdiden mahkûm edildiğini düşünüyorum. Yukarıda da söylediğim gibi dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde yolsuzlukla bu şekilde mücadele edilemez. 

Burada yolsuzlukla mücadele edeceğini söyleyerek iktidara gelen ve muhâfazakâr kesimden bu şekilde oy alan partinin yolsuzlukla daha etkin bir şekilde mücadele etmesi gerekmektedir. 

Elbette yolsuzlukla mücadelenin siyasal sonuçları olacaktır. Fakat bu sonuçlar gözetilerek hiç kimsenin dokunulmazlığı olmadığını da bilmek gerekiyor.
 
SORUŞTURMALAR ÖRTÜLEMEZ

Niçin rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları ve operasyonları engelleniyor? Siyasî söylemlerle, teknik tâkibi yapılmış, mahkeme kararları alınmış dosyaların üzerinin örtülmesinin maksadı nedir?
 
Öncelikle “paralel devlet” söylemi KCK için geliştirilen bir söylemdir. Bu örgüt halktan vergi toplamakta, yargılama yapmakta gerekirse yol kesip arama yapmaktadır. İktidar bir “paralel devlet” arıyorsa bu yasadışı silâhlı örgütlere baksın. Hayatında hiçbir adlî sicil kaydı olmayan insanları “paralel devlet” adı altında suçlamaya çalışmasın. Bir hukukçu olarak burada ölçümüzün şu olması gerektiğine inanıyorum; bir kimse şahsî hayatı itibarıyla kendisini nerede tanımlıyorsa orada ifâde edebilmelidir. Devlet kişilerin şahsî inançlarından dolayı ayrımcılık yapamaz. Fakat bunun sınırı hukuktur. 

Eğer bir kimse görevini ifa ederken mevzuatın dışında hareket ediyorsa bu hareketi elbette cezalandırılmalıdır. Yani devlet bunu delilleriyle ortaya koymalı ve bu kimseleri cezalandırmalıdır. Ama soyut bir kısım iddialarla insanları sırf inançlarından dolayı zulme tabi tutmamalıdır.

Şurası da iyi bilinmelidir ki, bir soruşturma başlatılmıştır ve göründüğü kadarıyla son derece ciddî iddialar vardır. Artık bunun üzerini seçimle sandıkla örtemezsiniz. Bağımsız mahkemeler daha doğrusu hiç kimse bu dosyaların üstünü örtemeyecektir. Su mecrasında akacak ve bir karar verilecektir. Hiç kimse bundan sonra bir yıldan daha fazla süre soruşturulan bu suçların üstünü örtemeyecektir. 

Dikkat ederseniz, mahkemelerin verdiği tutukluluk kararlarına karşı yapılan itirazlar başka bir mahkeme tarafından da reddedildi. Bu da bize ortaya konulan delillerin ne kadar inandırıcı olduğu konusunda bir fikir vermektedir.

YARGI ALTINDAN KALKAMAZ 

“Ergenekon” ve “Balyoz” dâvâlarında yapılan yargılamalarla ilgili olarak yeniden yargılamanın önünü açmak istemesini nasıl yorumluyorsunuz?
 
2010 yılında yapılan referandum ile modern demokrasiler ve evrensel hukuk ilkeleri göz önünde bulundurularak yapılan değişikliklerden geri dönülmesi demokrasimiz adına elde ettiğimiz kazanımlarından vazgeçmek anlamına gelecektir.

Diğer yandan siyasî iktidarın sözünü ettiğimiz dâvâların yargılamasını yenilemesi girişimini de anlamak gerçekten mümkün değil. Yargı yıllara vabeste bir yargılama yaptı binlerce sayfa iddianâme hazırlandı. Yıllarca yargılama yapıldı ve bir karar verildi. Şimdi bunları yok sayarak yeniden yargılama yapılmasını zorunlu hale getirmeyi bu millete izah edemeyeceklerdir. 

Kaldı ki k Ceza Muhâkemeleri Kanunu 311. maddeye göre yeniden yargılama yapılmasının şartları bellidir. Bu şartlar varsa yeniden yargılama yapılabilecektir. Ama bunu yasama eliyle yasayla yapmak yasa koyucunun beğenmediği her yargı kararını ortadan kaldırması gibi telâfisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkmasına neden olacaktır. 

Yine tüm Türkiye çapında bugüne kadar Özel Yetkili Mahkemeler kırk binden fazla karar verdi. Bu dâvâlarda birçok silâhlı çete, uyuşturucu şebekesi ile Abdullah Öcalan başta olmak üzere silâhlı terör örgütü başkan ve üyesini yargıladı. Tüm bu yargılamalarda yeniden yargılama yoluna gidildiği takdirde ne yargı ne de millet bu yükün altından kalkamayacaktır. Öcalan başta olmak üzere birçok suçlunun tahliye olması sonucu doğurabilecek bir değişikliktir. 

Bunun önünde geçmek için yeniden yargılama yapılacak dâvâlarda süre sınırı konulmak istenmekte, fakat böyle bir düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecektir. Bu adâlet duygusunun yerle bir olması sonucunu doğuracak ve vicdanları yaralayacaktır.
 
ANTİDEMOKRATİK TEPKİ

Yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla ilgili soruşturmaların ve operasyonların iktidar tasarruflarıyla çeşitli isnad ve “gerekçeler”le karalanması hakkında görüşünüz nedir? Sizce iktidar cenâhı meseleye nasıl bakmalıydı?
 
İktidar bu gün ortaya çıkan yolsuzluk iddialarına tıpkı demokratik toplumlarda olduğu gibi yaklaşsaydı bu sıkıntıların hiçbirisini yaşamayacaktık. Bugün dolardaki 8 kuruşluk bir artışın ülkemiz bütçesine mâliyeti 20 milyar liradır. Ama burada sorun yolsuzluk soruşturmasının başlatılması değil buna karşı gösterilen antidemokratik tepkidir.
Tüm dünyada yolsuzluklar olmakta ve bunlarla mücadele edilmektedir. Örneğin Almanya’da cumhurbaşkanı bir yakınının kredi kullanmasında 300 Euroluk bir nüfuz kullandığı için evi didik didik arandı ve sonrasında istifa etmek zorunda kaldı. 

Yine İtalya’da Başbakan Berlusconi ve bakanı yargılandı ve istifa etmek zorunda kaldı. Hatırlarsınız ABD’de başkan adi bir suçtan dolayı savcı tarafından 6 saat sorgulandı. Bu ülkelerde kimse kalkıp da “dış güçler”, “CIA”, “MOSSAD”, “komplo” falan demedi. Yakın tarihte İspanya’da iktidar partisinin merkezi başbakan yurt dışındayken arandı. İspanya başbakanı yargının sonuna kadar arkasındayız, asla yargıya müdahale etmeyiz dedi.

Şimdi Sayın Başbakan önce “dış güçler”, “Amerika”, “komplo” falan dedi. Daha sonra Manisa’da yaptığı bir mitingde savcının belediyedeki bir talebini belediye başkanı yerine getirmediği için bu soruşturmanın başlatıldığını söyledi. Biz bunların hangisine inanacağız? Bırakalım gerçeği millet adına yargı araştırsın.

Ne yazık ki, Türkiye’de işi mecrâsında tartışamıyoruz. Hukukun üstünlüğünden üstünlerin hukukuna geçiş yaşıyoruz. Problem buradan çıkıyor…

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim