• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 11 °C

"Devlet Her Sorunda Olduğu Gibi Burada da Şekilci Davranıyor"

"Devlet Her Sorunda Olduğu Gibi Burada da Şekilci Davranıyor"
Hatay Barosu Başkanı Av. Ekrem Dönmez, mülteci sorunu ile ilgili, Sosyal Hukuk internet sitesine konuştu.

Öncelikle yoğun temponuz içinde bu söyleşi için zaman ayırdığınız için sonsuz teşekkürler. Bildiğiniz gibi son yıllarda tüm dünyada ” göçmen kaçakçılığı” konusunda dramatik olaylar yaşanmaktadır. Göçmen kaçakçılığının yanında, sınır komşumuz ülkelerde yaşanan çatışma ortamının etkisiyle, ülkemizde toplumsal bir yara haline gelen “göçmen sorunu” ise artık hiç kimsenin görmezlikten gelemeyeceği bir olguya dönüşmüştür.

Gerek göçmen sorunu gerekse göçmen kaçakçılığı konusunda en muzdarip şehirlerden biri olan Hatay’da bir baro başkanı olarak çok zorlu bir süreç yaşadığınız aşikardır. Bu sebeple uluslararası bir soruna dönüşen “Göçmenlik ve göçmen kaçakçılığı” olgularının Hatay’a yansımalarını konuşmak istedik.

Göçmenlik statüsü aynı zamanda uluslararası hukuk tarafından düzenlenmiştir. Türkiye uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri yerine getiriyor mu?

Bu konuda cevabım ne yazık ki hayır olacak. Ancak kavramları birbirine karıştırmamak için bu soruyu cevaplamadan önce birbiri ile pek sık karıştırılan kavramlara açıklamak gerekir. Mültecilik; ülkesinde ırk, din, sosyal konum, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği nedeniyle kendisini baskı altında hissederek kendi devletine olan güvenini kaybeden, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağını düşüncesi ile ülkesini terk edip, kişilerin başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunması ve bu taleplerinin o ülke tarafından ‘kabul’ edilmesidir.

Göçmenlik ise; mülteci tanımında bulunan nedenlerin dışında, kişilerin çoğu zaman ekonomik gerekçelerle, ülkesini gönüllü olarak terk ederek başka bir ülkeye, o ülke yetkililerinin bilgi ve izni ile yerleşmesidir.

Ben sorunuzu Suriye’de yaşanan olaylar çerçevesinde değerlendirmek üzere bir de bu tanıma sığınmacı tanımını eklemek istiyorum. Sığınmacılık ise yine aynı sebeplerden dolayı ülkesini terk eden kişilerin sığınma talebinin, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından ‘soruşturma’ safhasında olan kişileri ifade etmektedir.

Türkiye Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi ile 1967 Cenevre Protokolüne taraf bir ülke ama aynı zamanda Türkiye bu uluslararası sözleşmelere coğrafi sınırlama da koymuş bir ülke. Ülkemiz sadece Avrupa’da meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişilere uluslararası koruma çeşitlerinden olan “mülteci” statüsünü vermektedir.

Ortadoğu’da meydana gelen ayaklanmalar nedeniyle Türkiye’ye sığınan yaklaşık 2 milyona yakın sığınmacı; Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi ile 1967 Cenevre Protokolüne Türkiye’nin koyduğu coğrafi sınırlamalardan dolayı uluslararası koruma çeşitlerinden mülteci statüsünü alamamaktadır.

Türkiye Türkiye’ye yerleşen sığınmacıların hukuki durumlarını düzenlemek ve onlara bir koruma yöntemi geliştirmek amacıyla 22.10.2014 tarih ve 29153 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 91. maddesine dayanılarak hazırlanan ülkesinden ayrılmasına zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma amacıyla kitlesel olaraksınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılardan uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayanlara sağlanabilecek geçici koruma işlemlerinin usul ve esasları ile bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den çıkışlarında yapılacak işlemleri, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirleri, ulusal ve uluslararası kuruluşlar arasındaki işbirliğiyle ilgili hususları düzenlemeyi amaçlayan Geçici Koruma Yönetmeliğini kabul etmiştir.Yönetmelik kapsamında “mülteci” kavramının kullanımından kaçınılmış olup, bunun yerine “yabancı” kavramı kullanılmıştır.”Yabancı”lık statüsü uluslararası bir koruma statüsü olan “mülteci” statüsü ile ne yazık ki eşdeğer değildir. Kabul edilen mevzuat bu alanda oluşan boşluğu gidermeye yeterli değildir. Türkiye; Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Geçici Koruma Yönetmeliği düzenlemesiyle farklı bir mülteci ve iltica statüsü yerine; imzaladığı Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi ile 1967 Cenevre Protokolüne koyduğu coğrafi çekinceleri kaldırsa belki de farklı bir mevzuat düzenlemesine ihtiyaç duymadan bu sorunu çözebilecektir. Henüz hak kullanma aşamasında dahi binbir zorlukla karşılaşan yabancıların önündeki engelin, uluslararası koruma statüsü sağlayan standartları Türkiye’nin tanıması ve bu statüyü sağlamasından geçmektedir.

Sınır güvenliği konusunda sık sık zafiyetler gündeme gelmektedir. Bu zafiyetlerin göçmenlik sorununa yansıması oluyor mu?

2011 yılının Mart ayında Suriye Devletinde meydana gelen iç karışıklık Türkiye’nin mültecilik bakış açısına farklı bir boyut getirdi. En azından Türkiye yıllardır mülteci statüsü tanımadığı bir sorun için uluslararası koruma mekanizmaları ile uygun düşmese de bir mevzuat oluşturmak zorunda kaldı. Suriye’de yaşanan sorunla birlikte sınır güvenliği en çok tartışılan konulardan biri oldu. Türkiye Açık Sınır politikası ile her gelenin geçtiği bir sınır politikası izledi. Bu politika ihtiyacı olan insanlık dramı yaşayan insanlar gibi IŞİD, El Nus- ra gibi radikal terör örgütlerinin faaliyetini kolaylaştırdı ve Türkiye bir anlamda bunlara lojistik destek sağladı. ÖSO’yu kabul edilebilir ılımlı ve ilişki kurulabilir diye kabul edip bunlarla ilişkiyi devam ettirse de, tüm azgın kafa kesen insanlıktan nasibini alamamış terörist bu unsurların sorunun başında ÖSO içinde eridiği bunlarla birlikte olduğu da bir gerçekti. Sınır herkese açık olunca da kimin gerçekten insani kaygılarla, kimin kafa kesmeye geldiğini ayırma olanağı olmadı. Türkiye’de aslında bunların ayrılması için özel bir çabada göstermedi. Türkiye’nin açık sınır politikası insani kaygılarla gelen insanları da zor durumda bıraktı. Gelen tüm unsurlara şüpheyle bakılması sorununu doğurdu.

Bölge halkının mültecilerle ilişkilerini nasıl tanımlarsınız? Mültecilerin dahil olduğu dava sayısı arttı mı? Mültecilerin dahil olduğu davalarda uygulanan hukuk açısından bir boşluktan söz edilebilir mi?

Türkiye’nin her yerine dağılan insanlar için Türkiye’nin ne yazık ki yaptığı hiçbir planlama yok. Bu plansızlık ve öngörüsüzlük insanların daha çok çile çekmesine yol açıyor. Gelen ve adına misafir denilen bu insanlar ekonomik ve sosyal hiç bir korumaya sahip değiller. Kimse yerini yurdunu kolay kolay terk etmek istemez, sıfırdan başlamak istemez. İlimiz açısından söyleyeyim diğer illerde karşılaşılan sıkıntıların çoğu ilimizde yaşanmadı. Tabi sosyo ekonomik ve kültürel ilişkilerin kattığı ve Hatay İlinin içinde bulunduğu geçmişten gelen mozaik yapı ve hoşgörü kenti olması bu sorunun ilimizde daha az sıkıntılı yaşanmasına yol açtı. Özellikle ilimize gelen ve göç etmek zorunda kalan insanlar açısından. Bu işin olumlu tarafı. Tabii ilimizde de gelen sığınmacıların dahil olduğu olaylarda özellikle ekonomik suçlarda bir artış olduğu gözlemleniyor ama ne yazık ki bununla ilgili kayıtlar paylaşılmadığı için bunun verilerini ve kesin bir sayısını bilemiyoruz. Çoğu olayın kayıtlara girmeden kapatıldığı, kayıtlara girmediği çokça da örnek var. Bunun da bir tercih sorunu olduğunu ve kayıtsız olmanın da sorunun daha farklı algılanması için bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de uygulanacak hukukta bir boşluk yok, mevzuat var ama uygulanmayan uygulanmak istenmeyen bir hukuk var diyebiliriz.

Mülteciler nefret söyleminin ve nefret suçlarının muhatabı oluyor mu? Devlet nefret suçlarına karşı gerekli tedbirleri alıyor mu?

Ne yazık ki bu gibi nefret söylemlerinin ve nefret suçlarının olduğu örnekleri de yaşadık. İnsanların kimliğinden, tabiiyetinden ötürü uğradıkları ayrımcı, öte- kileştirici birçok fiil yaşandı. Buna kimi zaman o ilin idarecileri sebep oldu kimi zaman da vatandaşlarımız sebep oldu. Ama bu sorun zaten ülkemizin de genel bir sorunu. Suriyeliler olmasaydı da bu ülkede hemen hemen gün geçmiyor ki benzer bir sıkıntıyla kendi yurttaşlarımız karşılaşmasın. Yani daha önce ve hâlâ kullanılan nefret söylemi ve oluşan nefret suçları kendi vatandaşımıza karşı devam ediyor. Bu işin bir farklı bir yansıması da tabi gelen sığınmacılar açısından da söz konusu oldu. Bir kentimizde ilin idarecileri sırf Suriye vatandaşı diye insanları o kentin sınırları dışına sürdü. Kimi illerde ekonomik çıkarlara dokundu diye Suriyeli vatandaşlara karşı şiddet uygulandı. Kaçak çalışmak zorunda kalan insanlar daha ayrı bir ezildi. Aşağılanma ve çaresizlik de çabası. Mesela gelen sığınmacılardan içlerinde sırf Alevi olduğu için bunlara ayrı bir gözle bakıldığı örnekler de kamuoyuna yansıdı. Devlet her sorunda olduğu gibi burada da şekilci davranıyor. Hafıza da yer alan tüm refleksler olduğu gibi ve olduğu yerde durduğu için bu suçların önüne geçilmesi olası değil.

Özellikle sınır komşumuzda yaşanan çatışma ortamının verdiği çaresizlikten yararlanarak, cinsel amaçlı kullanılan kadınların, ağır işlerde çalıştırılan çocukların ve düşük ücret karşılığında çalıştırılan kişilerin sayısında gözle görülür bir artış oldu mu? Bu konuda yetkililerin duyarlılığını değerlendirir misiniz?

Gelen sığınmacılar yanı başımızda yaşıyor. Çok zor koşullarda yaşıyorlar. İnsani olan hiçbir koşulda yaşamıyorlar. Yeterli beslenemiyorlar, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar, çoğu eğitim göremiyor. Yeterli sağlık yardımlarına erişemiyorlar. Kamuoyunda hastanelerdeki yığılmaya karşın çadırlarda sokak aralarında yaşayan bir çok insan sefalet içinde yaşıyor. Devletin özel olarak aldığı almak istediği bir önlem de yok. Devlet bu insanları çağırdı ve kaderleri ile başbaşa bıraktı. Hiçbir planlanmış önlem olmaksızın umutlu gelen insanlar hayal kırıklığına uğramış durumda. Geçen hafta bölgemizdeki baro başkanları ile Urfa’ya gittik Suruç ilçesinde kaymakam, başhekim ve belediye başkanı ile görüştük. Yaşanan sefalet her yerde aynı. Tabii bu sorundan en çok çocuklar ve kadınlar etkileniyor. Kadın ve çocuklar yaşanan sorunu katmerli bir şekilde iliklerine kadar yaşıyor ve hissediyorlar.

Yaşamak için çalmak zorunda kalan, hayatta kalmak için bedenini satmak zorunda kalan, çaresizlik içinde bir erkeğe ikinci üçüncü kadın olmak zorunda kalan, fuhuş batağının içine düşen kadınlarda ciddi bir artış oldu. Sırf kadın olduğu için sorunu farklı yaşayan bir kalabalık içindeyiz.

Her konuda olduğu gibi bu sorunda da tam bir sessizlik hâkim ve bu sorun konuşulmadığında, görülmediğinde duyulmadığında sanki o sorun yok olacakmış veya yokmuş yokmuş gibi davranılıyor.

Kafasında Esad rejimini devirme planları ile kalkışan ve sorunu bir demokrasi ve insan hakları perdesi arkasında gösteren mezhepçi politika üreticilerinin savaş merakı yüzünden Suriye, kendi içerisinde dinsel, mezhepsel, etnik farklılıkları barındıran heterojen bir ülke olduğu halde şimdi kan gölüne dönüşmüş durumda. Yüz binlerce insan ölmüş, yaralanmış durumda ve savaştan kaçan yaklaşık beş milyon insan yoğun olarak Türkiye,Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır gibi ‘a sığınmış.

Suriye’nin etnik, dinsel, mezhepsel iç savaşın içerisinde, dış müdahalelere açık hale gelmesi, istikrarını, birliğini ve toprak bütünlüğünü yitirmesi sonrasında dış müdahalelere açık bir ülke konumuna dönüşmesinin en önemli yansımaları ve sonuçlarından doğrudan etkilenen ülke, maalesef Türkiye oldu. Türkiye bu sorunun oluşmasın da da baş aktörlerden biri olduğu halde. Ülkemize gelen insanlar için yaşanan savaş, kan ve gözyaşı getirdiği gibi, gelen sığınmacıların barınmadan tutun da, insan onuruna yaraşır yaşam sürmeleri için asgari koşulların hiçbir şekilde sağlanmadığı ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Türkiye’nin yarına ve geleceğe yönelik bir politikası da yok. Bu insanların gelecekleri ile ilgili hiçbir planlama ve çalışma yok.

Keşke kapıyı açtığımız, ülkemize davet ettiğimiz insanlara bir siyasi sonuç atfetmeden, onlardan siyasi bir sonuç ummadan sırf insan oldukları için ilgilenebilseydik.

Röportaj: Av. Bülent Akbay, Stj. Av.Feyza Gezmen, Stj. Av. Zeynep Şahin

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim