• BIST 83.067
  • Altın 146,627
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 3 °C
  • Ankara -1 °C

DISCONNECTUS ERECTUS / TUTUNAMAYANLAR!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

‘Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim, azaldığımla kaldım.’ Oğuz ATAY

Garip Yaratıklar Ansiklopedisi, ‘beceriksiz ve korkak bir hayvan’ olarak nitelendirdiği ‘Disconnectus Erectus’ kavramının Türkçe karşılığını ‘Tutunamayanlar’ olarak veriyor. Doğadaki bu ilginç hayvanların özelliklerini ise şöyle açıklıyor:  ‘Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamazlar. Yokuş aşağı kayarak inerler, iyi de inerler. Ama çok da sık düşerler…Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duyguları zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan görmezler…Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur…Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Bütün huyları taklit esasına dayanır…İç güdüleri tam olarak gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat – taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayan bir kavgada başka bir hayvanı tek başına yenememiştir. Hafızaları çok zayıftır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz eğer, hemen yaklaşırlar size. Özgüvenleri olmadığı için tek başlarına hiçbir işe giremezler, beraber ve sürü halinde gezerler. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden tutunamayanların eti yenmez…Başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılırlar, onun için her tarafları yara bere içindedir…Hiçbir yararı olmayan, pek çok zararı olan bu hayvanların sayılarının azalmasını düşünmenin artık zamanı gelmiştir.’

Kuşkusuz insan toplumları içinde de ‘disconnectus erectus’ların özelliklerini taşıyan, yani ‘tutunamayan‘ insanlar vardır. Yani ‘başları daima öne eğik gezindikleri için, çeşitli engellere takılan, onun için her tarafları yara bere içinde olan, kendilerini korumayı bilmeyen, hafızaları çok zayıf olan, tek başına hiçbir kavgaya giremeyen, özgüveni olmayan, birlikte ve sürü halinde gezen’ insanlar.

Tutunamayanlar sınıfına giren insanlar elbette ve sadece bunlardan ibaret değildir. Başkaları da vardır. Bir baltaya sap olamayan, onun bunun gölgesinde ve himayesinde yaşayan, hemen hiçbir konuda kendisine ait bir fikri ve görüşü bulunmayan, boş başaklar gibi başları hep havada dolaşan, hiç ama hiçbir şey yapmayan, esasen bir şey yapacak, üretecek becerisi de bulunmayan ve sadece var olan insanlardır bunlar. Bu tür insanlar ne dostluk bilirler, ne arkadaşlık, ne de sevgi. Ne duyguları, ne düşünceleri, ne de davranışları tutarlı ve istikrarlı değildir bunların. Kendilerinde tutunacak bir değer olmadığı için, ona, buna, paraya, pula, koltuğa, iktidara tutunan insanlardır bunlar. Söylemleri ile eylemleri birbirini tutmayan bu insanlar, birbirlerini iyi tanırlar, onun için de hep beraber oturur, hep beraber kalkarlar. ‘Hal saridir‘, yani durum, vaziyet bulaşıcıdır derler. Birbirlerine tutuna tutuna daha fazla tutunamaz olur bunlar. Doğrusu bu tür insanlardan uzak durmaktır.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, zoologların inceleme alanı içine giren ‘disconnectus erectusları’, bunların benzerleri olan insanları ya da az yukarıda tanımladığım, özelliklerini ve özelliksizliklerini belirttiğim insan türünden olan ‘tutunamayanların’ zavallı olanlarını anlatmak değil elbette.

Anlatmak istediğim, yalnızlıktan, hüzünden, dramatiklikten, kazanmaktan, kaybetmekten, ihanetten, vefadan, vefasızlıktan, adamlıktan payına düşeni almış olan, ama ayakta duran, dik duran, tek başına duran insanlardır. Konformist, yani uy gitsinci olmayan insanları anlatmaktır amacım. Ne koruyacak makamları ve toprakları, ne de yüksek mevkilerde eşleri ve dostları bulunmayan, kimseye ruhunu teslim etmemiş, kişiliğini kimseye kiraya vermemiş olan insanlardır anlatmak istediğim. Yani anlatmak istediğim, insan olan, hem de çok insan olan, insan oldukları için insanların, insan olmayanların yaptıkları haksızlıklara ve adaletsizliklere başkaldıran, itiraz eden ve o nedenle de kimi insanlar nezdinde, bu değerlere sahip olmayan toplumlar nezdinde tutunamayan insanlardır.

Okuyanlar, okumasalar da edebiyatla az çok ilgisi olanlar, bu başlangıç cümlelerinden Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ isimli romanından söz ettiğimi anlamışlardır. Demem şu ki, benim bu yazıyı yazmaktan amacım, Oğuz Atay’ın tutunamayanlarını anlatmaktır.

Yani amacım, özelde hayata, insana, insanın sıkıntılarına, sıkışmışlığına, yalnızlığına, genelde kente, kent hayatına, kent insanının hayatla olan sınavına dair olan bu romanın altındakileri, üstündekileri ve arkasındakileri anlatmaktır. Oğuz Atay’ın kendi ifadesiyle; Kafka’nın,  Dostoyevski’nin, İvan Gonçarov’un Oblomov’unun ve hatta Stendhal’ın, Laclos’un, George Eliot’un, Henry James’in, Herman Melville’ın, Vladimir Nabokov’un romanlarının tadını veren bu romanın dayandığı ve sunduğu felsefeyi anlatmaktır.

Onun için özet olarak da olsa romanı anlatmayacağım. Sadece ve yeri geldikçe romandan bazı alıntılar yapacağım. Romanın ana kahramanı olan Turgut Özben’in kendi öz-benliğini paylaştığı ve sonunda onunla birlikte yaşadığı hayattan çıkıp gittiği Olriç ile olan konuşmalarına yer vereceğim.

Neden mi yapacağım bunu? Kendimde dahil olmak üzere, herkesin kendi iç sesini dinlemesi, kendisini tanıması, sorgulaması için, yani kendisiyle hesaplaşması için yapacağım bunu. Ve bir de eğer becerebilirsem, ruhsal bazı tahliller yapabilmek için yapacağım. Becerebilirsem diyorum, çünkü ben psikolog ya da psikanalist olmadığım gibi insan sarrafı da değilim. Ve hatta her ilişkime, insanlarla olan her buluşmama önyargısız olarak ve güvenerek başladığımdan olsa gerek, insan tanıma ve seçme konusunda çokça ve sıkça arıza yapan bir insanım. Ama öyle de olsa, yaşadığım şu hiç de fena olmayan hayatta, hayatımda yediğim onca kazıktan sonra, insana dair bir şeyler yazacak kadar bilgi ve deneyim sahibiyim. O nedenle, bu konuda çok iddialı olmasa da bir şeyler yazabilecek durumdayım. Ama bunu zaman zaman doğrudan, zaman zaman da tutunamayanların konuşmalarından örnekler vererek, yani dolaylı şekilde yapacağım.

Ben edebiyatçı değilim. Sadece edebi eserlere ilgi duyan birisiyim. Onun için benim ‘Tutunamayanlar’ üzerine yazacaklarım bir edebiyat eleştirisi olmayacak. Daha ziyade bir okuyucu olarak anladıklarımı, anlamak istediklerimi anlatacağım.

Şimdi gelelim Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ isimli romanına. Romanla ilgili olarak ilk önce, bu roman gerçekten okunması ve anlaşılması oldukça zor bir romandır diyerek söze başlamak gerekir. Evet! ‘Tutunamayanlar’, çok fazla olay örgüsü olmayan, daha çok karakterleri bulunan, karakter tahlilleri olan bir romandır. Kafka’nın, Dostoyevski’nin, Henry James’in, Herman Melville’in, Vladimir Nabokov’un, James Joyce’un ve benzeri diğer yazarların eserlerini çağrıştırması da ondandır. Yer yer sıkıcı ve hatta temposuzdur. ‘Du bakali n’olcek’ diye sizi peşine takıp sürükleyen bir roman değildir. Onun için bu romanı sabırla, dikkatle, her cümlesini, her sözcüğünü üzerinde düşünerek okumak gerekir.

Romana güzelliğini, derinliğini ve pathosunu veren şey, Oğuz Atay’ın büyük bir ustalıkla gündelik hayatın sıkıntılarını, bu hayatın içinde sıkışmış kalmış insanların, modern toplumun sancılarını iliklerine kadar hisseden insanların, yani senin, benim, ötekinin, yani hayata tutunamayanların, tutunduğunu sanan tutunamayanların, tersinden okunduğunda tutunanların hikayesini anlatmasıdır. Romanı okuyan pek çok kişi, romanın ana kahramanları olan, her birinin ayrı bir hikayesi bulunan, pek çok konuda hemen hemen aynı şeyleri düşünen ve hisseden Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin Kutbay, Nermin Özben, Günseli Ediz acaba ben miyim, yoksa komşum, iş arkadaşım, okul arkadaşım, sevgilim Ahmet mi, Mehmet mi, Ayşe mi, Fatma mı diye düşünür.

Romanın ana karakterlerinden olan Turgut Özben’in, iç benliğini paylaştığı Olriç hayali bir kişidir. Sadakati, içtenliği ile Don Kişot’un Sancho Pancho’suna benzer biraz. Ancak Sancho Pancho kurnazlığı, uyuşukluğu, soytarılığı, evet efendimciliği temsil ederken, Olriç, aklı, sağduyuyu,ciddiyeti, insanın iç sesini, gözlemin gücünü, açık sözlülüğü, doğruluğu, dürüstlüğü, içtenliği temsil eder. Onun için çevresindeki herkesi dostu sanan ve öyle sandığı için de ‘Biliyor musun Olriç benim çok dostum var’ diyen Turgut Özben’e ‘Görüyorum efendim sırtınızda izleri var’ der.

Romanın kahramanlarını konuştururken Oğuz Atay yer yer ironi yapar. ‘Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende alçaklık korkusu var.’ demesi ondandır. Yani pozisyona, statüye endeksli  olan ve o nedenle makam, mevki peşinde koşan kifayetsiz muhterislere ‘çok yükseğe çıkamam, bende yükseklik korkusu var’ diyerek göndermede bulunur. Yani böylelerine ‘haddinizi bilin’ der.  Yola beraber çıktıklarını yarı yolda bırakanlara açıkça ‘alçak’ demez. ‘Siz yapın, ben yapamam, çünkü ben de alçaklık korkusu var’ der. Bunu diyerek, insani başkaca korkuların yanında bir de ‘alçaklık korkusu’ olduğunu, olması gerektiğini hatırlatır. Sadece hatırlatmaz, insan olmak istiyorsanız eğer, bu korkuyu da hissedin, hissedin ki alçak olmayın uyarısında bulunur. Turgut Özben’in Olriç’e ‘Ne çok şey biliyor bu insanlar’ demesi de bir ironidir mesela.  Bu ironi Olric’in ‘Herkes işine geleni biliyor efendimiz…’ demesiyle tamamlar kendisini. Tutunanların, bir koltuğa, bir makama tutunanların en belirgin özelliğidir bu. Yani hiçbir şey bilmemek, sadece işine gelenleri bilmek.  Ama çok şey bilirmiş gibi sağa sola hava atmak. Aklın kıt hali olan kurnazlığı temsil eder bunlar. Hele bir bakın çevrenize, bunlardan çok sayıda örnek görürsünüz orada, burada, sağda, solda.

Oğuz Atay’ın tutunamayanları kin tutmazlar. Başkalarının yaptıklarının çetelesini tutmazlar. Lanet etmezler kimseye. Kimseden nefret etmezler. Biriktirmezler hiçbir kötü şeyi. Sadece acıyı biriktirirler. Bir de Turgut Özben’in Olriç’e söylediklerini, yani   ‘…kuru yaprakları…deniz taşlarını… gözyaşını…sorulamamış soruları …birilerinden kalan sesleri… yaşanmış, yaşanamamış paylaşılmışlıkları…birileriyle harcamak üzere kalpte  biriktirilmiş zamanları ve hüznü…ve özlemi…’ biriktirirler. Güzel şeyleri biriktirirler yani, anlamlı duyguları, hatıraları biriktirirler, kuru yapraklar gibi, deniz taşları gibi doğadaki güzellikleri biriktirirler. ‘Melali tanıyan nesle aşina oldukları‘ için hüznü ve dahi zamanı ve özlemi biriktirirler.

Başta Turgut Özben olmak üzere hoşgörülüdür hepsi. Onun için başkalarının yaptıklarını silerler. Ama başkaları onların yaptıklarını silmedikleri için, onlar azaldıklarıyla kalırlar. Turgut Özben’in ‘Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim…Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim, azaldığımla kaldım’ demesi ondandır.

Bazen susarlar, bazen sitem ederler. Duygularını şairane bir dille ifade etmek isterler bazen. Ederler de. Ne var ki, çoğu zaman bunu yapmak gelmez içlerinden. Yapmışlarsa eğer, değmediğini anladıklarında, değiştirirler yaptıklarını ve yazdıklarını. Küserler, kırılırlar bazen, hem kendilerine, hem de şairlere. Çünkü naiftirler. Ama bütün bunları başkalarıyla paylaşmazlar, kendileriyle, kendi iç sesleri Olriç’le paylaşırlar ve kendi kendilerine şöyle derler: ‘Olriç susuyorsun…Korkma Olric susmakla ilgili aptal bir kelime oyunu yapmaya niyetim yok. Susarsam susarım Olric, bunun için parantezlerimi kullanmam. Peki, Olric ya ölürsem buna uygun bir kafiye buluruz dimi. Gelmiyor içimden Olriç, içimi o mengene gibi sıkıştıran şeyi şairane bir dille anlatmak gelmiyor. Hiçliğimi daha afilli kılmak, hayatı daha yaşanılır kılmıyor. Küstüm Olric, şairlere de küstüm.. Onlar inandırdı bizi “yarınlar güzel olacak yalanına”…Peki, Olric yarın olacak mı? Hiçliklerini afilli kılmak isteseler de, tutunamayanlar nihilist değildir. Hiçliği hiç ama hiç savunmazlar. Vefa gibi, erdem gibi, ‘kendini bil-me‘ gibi pozitif değerleri vardır. ‘Kainatta bir zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim / Zerre içinde zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim‘ derler. Yani kendilerini bilirler, eksik olduklarını bilirler, kendilerini tamamlamaya gayret ederler.

Oğuz Atay’ın tutunamayanları sadece tutunamayanlar değildir, başarıya, başarılı olana tahammülsüz olanlar nezdinde tutulmayanlardır da.  Onun için romanın en tutunamayan karakteri olan Selim günlüğüne şöyle yazar: ‘… Sınıf birincisi olduğum halde, sınıfın en aptal çocuğu olduğuma oy birliğiyle karar verilmişti. (…) Onların okulu bitirmesini sağlamıştım. Ama bunun onlara ne yararı oldu bilmiyorum. Bana ne yararı oldu? Onu da bilmiyorum…’ Vasatların, başarısızların çok olduğu yerde başarı ve başarılı olan, farklı olan kıskanılır, onun için de cezalandırılır. Nankörlerden oluşan bir toplumda en başta yapılan iyilikler, hizmetler unutulur, unutturulur. Selim’in bilmediği budur. Sonra sonra öğrenir bunu.

En tutunamayan Selim, çevresindekiler tarafından en çok engellenendir. Karakteri güçlü, anlatım yeteneği güçlü, sezgileri güçlüdür. Ama ‘diyenler’, yani gündelik hayatları ‘dedim, dedi’den ibaret bulunanlar, yani en iyi yaptıkları şey dedikodu yapmak olanlar, onu yorarak, onu dermansız bırakarak, onun zamanını alarak engellerler onu. Selim’in günlüğüne ‘…Sezgilerini nasıl ispatlayabilir insan? Sonradan uydurdun derler. Bu ‘Diyenler’ olmasa belki bir şeyler yapabilirdim. Kulaklarımda sürekli uğultu yapan bu sesler, bu ‘Diyenler’ beni dermansız bırakıyorlar. Sözümü bitirmeme fırsat vermiyorlar…Onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum.’ diye yazması ondandır. Tutunamayanlar, oraya, buraya, ona buna, mevkiye, makama, paraya, pula tutunanların aksine, hem adamlığı/insanlığı temsil ederler,hem de adamın/insanlığın olmadığı yerde ona vekalet ederler. Yani hem asil, hem de vekildirler.

‘Tutunamayanlar’ insanlardan çok şey istemezler. Hayattan da fazla bir şey beklemezler. İnsan isterler, insanlık isterler. İnsanı, insanlığı ararlar her yerde. Onu bulmak için dolaşırlar çevrede. Bulamayınca kaybolurlar. Kaçmazlar kaybolurlar. Kendi içlerine dönerler. Mesela en tutunamayan Selim. Onu en iyi tanıyanın sözleriyle Selim. Okuyalım ve biraz daha yakından tanıyalım onu;  ‘Ne istiyorlardı senden Selim? Belki sen çok şey istiyordun onlardan. Verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. Sonunda kaçıyorlardı. Hayır, sen kaçıyordun. Hayır, kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. İnsanı arıyordun canım kardeşim. Bunda utanacak ne vardı?’

Selim’in insan aramasında utanılacak bir şey yoktur elbette. Stoacı kinik Diyojen’de günün ortasında elinde fenerle dolaşıyor ve ‘Adam arıyorum, adammmmmm‘ diye bağırıyordu bundan 2500 yıl önce. Adam aramak/insan aramak değildir utanılacak olan, adamın/insanın olmamasıdır asıl utanılacak olan. Herkesin para, pul,mevki, makam aradığı, bunları bulmak, bunlara sahip olmak için insanlığını eksiltmekten utanmadığı yerde ve zamanda Selim insan aramaktan utanır. Tutunanlarla, tutunamayanlar arasındaki fark budur bence.

Tutunamayanların kaçmakla karıştırılan kaybolmaları, yani kendi içlerine dönmeleri, aslında ‘seçilmiş bir yalnızlıktır.’ Onlar yalnız kalırlar ama hiç yalnız hissetmezler kendilerini. Turgut Özben’in ‘Aslında ben yalnız değilim Olric. Sadece onlar çok kalabalıklar!’ demesi bunu bilmesindendir. Yalnızlığı severler ama ‘yalnızlığı çok seversek o da bir gün terk edip gider mi’ diye çok da korkarlar yalnızlıktan. Yalnızlığı sevmeleri ‘dört yanlarının puşt zulası‘ olduğunu bilmelerinden ve kendilerini onlardan korumak istemelerindendir. Onun için Ahmet Arif’ten ödünç alarak şu dizeleri söylerler kendi kendilerine: ‘Dört yanım puşt zulası, / Dost yüzlü, / Dost gülücüklü / Cıgaramdan yanar. / Alnım öperler, / Suskun, hayın, çıyansı.‘

Sözleriyle, düşünceleriyle, duruşuyla, hayata bakışıyla, eylemleriyle en tutunamayan ve o nedenle de en yalnız olan, en yalnız bırakılan Selim, bütün bu yönleri ve özellikleri itibariyle Turgenyev’in ‘Babalar ve Oğullar’ındaki Bazarov’a, Joyce’un ‘Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ndeki Dedalus’una benzer. Ama öyle de olsa, bazı yönleriyle vasat insanlara nazaran aykırı da olsa, çevresindeki pek çok kişinin, en başta da, aslında hayata tutunmuş bir kişi olan, mesleği, iyi bir geliri, eşi, çocukları bulunan Turgut Özben’in öykündüğü kişidir. Onun için Turgut, tutunmakla tutunamamak arasında gidip gelir. Ve sonunda, Selim’in ölümünü öğrendikten sonra tutunamayan olmayı seçer. Olriç’le birlikte, yani kendi iç sesiyle birlikte bir trene biner ve gider. Oğuz Atay’ın ifadesiyle, ‘Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.’

Nereye mi gider? Hangi istasyonda mı inecek? İç sesinin kendisini götüreceği yere, yani kendisini bulacağı, yani kendisini tanıyacağı yere gider. Sadece insanları değil, insanlığı da görebileceği yere gider. Tek düzeliğe teslim olmayan, vasatlığı seçmeyen, evcilleştirilmesi mümkün bulunmayan her tutunamayan gibi terk edip giderken ‘Ne yapacağımı ve ne yapmayacağımı anlatayım sana. İster evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim: ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silahları kullanacağım: sessizlik, sürgün ve kurnazlık’ diyen Joyce’un genç adamı Dedalus gibi arkasına bakmadan gider.

Neden mi gider? ‘İnsanlara zor olmuyor mu Olric?’ diye soran, soruya soruyla  ‘Ne zor olmuyor mu Efendimiz?’ diye yanıt veren Olriç’e söyler nedenini Turgut Özben; ‘Her sabah iki yüzlerini yıkamak Olric..! Zor gelmiyor mu bu insanlara? Bu soru tam da Özdemir Asaf’ın ‘Sen. Pardon siz demeliydim. Siz kaç yüzlüydünüz? Ben yanlışlıkla hanginizi sevdim?’ dizelerinde demek istediği şeydir. Yani ikiyüzlülükten kaçmak için gider, ikiyüzlülerin olmadığı yere gider. Çünkü tutunamayanlar tek yüzlüdürler. Maskeli değildirler. Pozları yoktur, duruşları, tavırları, fikirleri, görüşleri, ilkeleri vardır. Maskeli olanlardan, ikiyüzlü, çok yüzlü olanlardan hiç hazzetmezler.

Peki, Oğuz Atay ‘Tutunamayanlar’ ile ne yapmayı ve neyi vermeyi ister? Kendisiyle yapılan bir söyleşide bu konuda şunları söyler: ‘Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, “Peki herkes ne yapıyor?” diye öfkeleneceğini bildiğim halde, bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarımın iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.’

Bu söyleşisinde Oğuz Atay’ın kendisinin de ifade ettiği üzere ‘Tutunamayanlar’ insanı anlatır. İnsana dair olan şeyleri anlatır. İnsanca şeyleri anlatır ve bütün bunları insanca anlatır. Ve elbette insana anlatır. Onun için ‘Tutulamayanlar’ın muhatabı insan müsveddeleri değil, insan olan insanlardır. Oğuz Atay’ın kendisi İsaiah Berlin’in tanımladığı şekliyle bir yazar olarak ve her yazar gibi ‘kamusal alanda bir sahnede, tanıklık yapan ve bunun bilincinde olan’ bir insandır. Ama onun tutunamayanları kamusal alanda çok fazla görünen ve iş yapan insanlar değildir. Dar bir çevrenin içine sıkışmış insanlardır. Kendi halinde insanlardır. Son derece sade insanlardır. Hayatın ve zamanın bazen içinde, bazen dışında olan insanlardır. Mesela en tutunamayan Selim Işık, Oğuz Atay’ın tanımlamasıyla: ‘birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım (bu cümleyi yazmayın). Adlarını yazmanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığının olması birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.’ Yani tutunamayanlar, düzenin adamı olmayanlardır, düzenle işbirliği yapmayanlardır, düzenden geçinmeyenlerdir. Tutunamamaları da bundan dolayıdır. Kendilerinin dışında kimseyi temsil etmezler onlar. Kendi zamanlarına da ait değildirler. Türlerinin azalmış olması bundandır, bundan dolayıdır.

Bazen konuşur, bazen susar ‘Tutunamayanlar.’ Susmaları anlatacak bir şeyleri olmamasından değildir. Aksine çok şey olmasındandır. O yüzden susarlar. Birisini söylerlerse, diğerinin yarım kalmasından korkarlar çünkü. Öyle zamanlarda kendi iç sesleri onlara susmalarını emreder. Onun için susarlar. Bir de konuşmanın faydası olmadığını anladıkları zaman susarlar. Konuşmanın muhatabını kanatacağını bildikleri için susarlar. Susmanın kendilerini acıtacağını bildikleri halde, muhatabını kanatmamak için kendilerini acıtırlar. Onun için susarlar. Ama sustuklarını birilerinin duymasını da isterler. Turgut Özben’in Olriç’e ‘Sen duydun mu sustuklarımı?’ diye sorması ondandır. Ama en sustukları zamanda dahi kendi yalnızlıklarıyla konuşurlar.  Mesela Turgut Özben ile Olriç arasındaki şu diyalog onun için yazılmıştır: ‘Neden sustun Olric? / Susmadım yalnızlığımla konuşuyorum efendim /  Ne diyor Olric? / Sessiz olun efendim…/ Susalım mı Olric? / Konuşsanız ne değişecek efendim / Hiçbir şey Olric / Susalım bir kez daha efendim / Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, Olric…Ağzına dolar insanın. / Sussan; Acıtır.. Konuşsan; kanatır…/ Susalım bir kez daha Olric ….’ Bu sözlerin kıssadan hissesi şudur: ‘Susmak çok şey söylemek demektir.’

Bu tam da Kazancakis’in ‘Günaha Son Çağrı’ isimli kitabının kahramanı Maria’nın, susmakta olan Hazreti İsa’ya; ‘Susmasana, hadi konuşsana’ demesine, Hazreti İsa’nın ‘Sessizlik iyidir. Her şeyi söyler.’ demesi gibi bir şeydir. Ama konuşanlar, çok konuşanlar, boş konuşanlar, gereksiz konuşanlar, aslında konuşmayanlar sadece gürültü yapanlar bunu anlamazlar.

Tutunmakla tutunamamak arasında gidip gelen, en sonunda da tutunamayan olmayı seçen Turgut Özben kimdir? Onu da şöyle tanıtıyor Oğuz Atay: ‘Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak, hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte ama Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.’

Oğuz Atay’ın sözünü ettiği bu yolculuğu, yolcunun kendisi, yani Turgut Özben şöyle anlatır: ‘…Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik “daha önce haber vermiştik” derler. “Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik derler…’

Siz, kendi yaptığınız yolculuklarda bu soruları hiç sordunuz  mu kendinize? Size kaç kişi, kaç kez şans verdi hayatta? Son durağa gelmeden önce kusurlarınızı düzeltmek konusunda sizi uyaran oldu mu? Siz yaptığınız yolculuklarda başkalarının vıdı vıdılarından kurtulup istasyonlara, pencereden görünen ağaçlara, gökyüzüne, doğanın başka güzelliklerine bakabildiniz mi hiç? Seyredebildiniz mi sularda gölgenizi? Her şeyin bir sonu olduğunu daha önce size söyleyen oldu mu? Mesela ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır, hayatta hiç bir şey kalıcı değildir’ diyen oldu mu size? Hayır dediğinizi duyar gibi oluyorum, üzülüyorum. Ne  yazık ki bana da söyleyen olmadı. Ben kendim yaşayarak ve bizzat öğrendim bütün bunları ve başkaca şeyleri. Ama öğrenirken de hem eskidim, hem de eksildim..!

En katil cümleler ‘ama’ ile başlayan, birbirlerine ‘ama’ ile bağlanan cümlelerdir. Çünkü ‘ama’ sözcüğü her zaman bağlaç olarak kullanılmaz. Böyle kullanılmadığı zaman, kendisinden önce gelen bütün sözcükleri, bütün cümleleri öldürür, anlamsız kılar. Asıl anlatılmak istenen ‘ama’dan önce anlatılanlar değil, ‘ama’dan sonra anlatılanlardır. ‘Gelirim ama, yaparım ama, giderim ama’ demek ‘gelmeyeceğim, yapmayacağım, gitmeyeceğim’ demektir. Sözcükler içinde en dönek, en eyyamcı, en oportünist sözcük ‘ama’dır.  Onun için ‘ama’ sözcüğünü duyduğu zaman insanın oradan kalkıp gitmesi gerekir.

Tutunamayanların en tahammül edemedikleri sözcük de ‘ama’dır. Onun için Turgut Özben’in iç sesi Olriç bu sözcüğe duyduğu öfkeyi şöyle dile getirir; ‘En tehlikeli kelime nedir Olric? / Ama’dır efendimiz. / Neden Olric? / Önceki söylenen her söylemi ve kelimeyi öldürür efendimiz.’ Turgut Özben daha da ileri gider. Adetlere, geleneklere, vasatlığa, klişelere saldıran, yaptıklarıyla, söyledikleriyle Kirsanov ailesinin aklını başından alan Bazarovlaşır  ve kendisine ‘ama’sız bir önsöz yazmak için şöyle der;   ‘…Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil…Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.’

Tutunamayanlar severler de çok. Hem de çok severler. Onların sevgileri süreli değildir. İşleri bitene kadar değildir. Son kullanma tarihine kadar değildir. Daimidir. Çünkü onlar başkaları gibi basit sevmezler. Sevdiklerine ‘unutma beni  çiçeği’ verirler ama yine de unutulurlar. Onlar için hayat ciddiye alınması gereken bir oyundur. Öyle olduğu için her söylenileni ciddiye alırlar. Sözlerinin eridir onlar. En çok da bundan dolayı yorulurlar. Turgut Özben’in ‘Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni’ demesi ondandır. Çünkü onlar, birilerinin, paranın, pulun, koltuğun eri değil, sözlerinin eridirler. Ne söz verirlerse onu yaparlar, ne yaparlarsa söz verdikleri için yaparlar.

Tutunamayanlar şairdirler birazcık. Hem kendileri yazarlar, hem de başka şairlerin yazdıklarını biriktirirler. Turgut Özben’in ‘Ki az zamanda ne şiirler biriktirmiştim içimde…’ demesi ondandır. Ve en çok da felsefelerine uygun düşen Nietzsche’nin şu dizelerini severler: ‘Öyle bir hayat yaşadım ki , / Cenneti de gördüm, cehennemi de /  Öyle bir aşk yaşadım ki / Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de. / Bazıları seyrederken hayatı en önden, / Kendime bir sahne buldum oynadım. / Öyle bir rol vermişler ki, / Okudum okudum anlamadım. / Kendi kendime konuştum bazen evimde, / Hem kızdım hem güldüm halime, / Sonra dedim ki “söz ver kendine” / Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin, / Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin, / Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin. / Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin. / Öyle bir hayat yaşadım ki, / Son yolculukları erken tanıdım / Öyle çok değerliymiş ki zaman, / Hep acele etmem bundanmış, anladım…’

Turgut Özben’de onun için ‘Tutunamayanların hayatında vakit hep geç kaldı Olric…’ der ve sonra ‘Hep acele ettiler ama hep geç kaldılar…’ diye ekler. Evet, hep geç kalır tutunamayanlar. Neden mi? ‘…İlk açılan yaranın bir daha kapanmayacağını, …İlk kopan fırtınanın ömür boyu dinmeyeceğini…Hep ilk olanın ne varsa aniden değişeceğini, değiştirileceğini’ bilmezler de ondan. ‘Şehirler değiştiriyorum…Olric…İçimden şehirler geçiyor…Her durakta duruyor ama ben inmiyorsunlara takılıp kalıyorum…Şehirler değişiyor Olric…Ben değişiyorum…Değiştikçe kanıyorum…Dünya da değişiyor …Ama yaşanmışlıklar olduğu gibi duruyor işte…Sen yok desen de… Ay dolunay işte…’ demeleri ondandır.

Peki, ‘tutunamayan‘ olmak iyi bir şey midir? Adam olmak, insan olmak iyi bir şey midir gibi bir sorudur bu! Elbette iyi bir şeydir. Hiç bir şeyden iyi değilse, parayla adam olmaktan, paranın, makamın, düzenin, iktidarın adamı olmaktan, onun bunun adamı olmaktan, ona, buna tutunan ve öyle ayakta kalmaya çalışan bir ‘tutunan‘ olmaktan iyidir. Hem de çok daha iyidir. ‘Tutunamayanlar’ ne aziz, ne de azizedirler. Elbette günahları da, yanlışları da, eksiklikleri de vardır. Hem de çok vardır. Ama ayıpları yoktur. Bir tür ‘ruhani azınlık‘ oldukları, vicdan sahibi bulundukları ve sadece doğrunun, hakikatin, adaletin, hakkın savunucusu ve temsilcisi oldukları için sevapları günahlarından daha çoktur onların.

Ve tutunamayan bir şairden, Cemal Süreya’dan, tutunamayanlara bir dize: ‘Ağlıyordum. / O gidenler, “Sen iyi bir insansın” diyordu. / Ve hiçbiri de aslında; iyi insan sevmiyordu’

Bilmem anlatabildim mi? Anlatabildim mi tutunamayanları…!

Son bir söz. Onu da Turgut Özben söylüyor: ‘Tutunamayanları okuyun! Ama tutunanlara okutmayın! Neden mi? Onlar anlamazlar, gülüp geçerler’ de ondan. Tutunamayanları anlayanlar okusun yeter…!

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim