• BIST 106.404
  • Altın 146,968
  • Dolar 3,4891
  • Euro 4,1811
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 35 °C

"Diyarbakır'da Bir Sokakta Silahlar Patlıyor ve Sadece Bizim Tahir'imiz Ölüyor"

"Diyarbakır'da Bir Sokakta Silahlar Patlıyor ve Sadece Bizim Tahir'imiz Ölüyor"
İnsan hakları savunucusu ve Özgür Düşünce gazetesi köşe yazarı Hukukçu Orhan Kemal Cengiz, geçtiğimiz günlerde öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'nin en yakın dostlarından.

Elçi'nin vurulduğunu Zaman'ın ‘ortak akıl toplantısı' sırasında öğrenen Cengiz gözyaşlarına boğulmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse “Hayatımdan bir parça gitti” dediği dostunun yasını tutarken Orhan Kemal Cengiz'i röportaja ikna etmek hiç kolay olmadı. Başka bir sebebi de yanlış anlaşılma endişesiydi. Ailesi varken Elçi hakkında konuşmak yakışık almaz düşüncesindeydi. Gönülsüz de olsa ‘peki' dedi.

Planlı bir şekilde katledildiğini düşündüğü Elçi ile birçok davayı beraber takip etmiş Orhan Kemal. Zaman zaman duygulu anların yaşandığı görüşmemizde Cengiz, CNN Türk'teki programdan sonra Tahir Elçi'yi aradığını ve ‘Senin düşündüğün gibi anlaşılmayacak' dediğini söyledi.

Tahir Elçi'nin ölüm haberini Zaman Gazetesi'nin Ortak Akıl Toplantısı sırasında aldınız. Ve öldürüldüğüne bir türlü inanmadınız. Neden?

(ağlıyor) İnanmak istemedim. Yani insan 'gerçek olamaz' diyor. Daha birkaç hafta önce Ankara'da bir araya gelmiştik. Gülmekten çenemiz ağrımıştı. Her şeyi paylaştığım bir arkadaşımdı.  O da benle öyle...

Kendisine ulaşmak için onlarca kişiyi aradınız ve hiçbirine inanmadınız. Kimdi onlar, en son ne ikna etti sizi?

Biri Tahir'in basın açıklaması sırasında yanında olan avukatlardan biriydi. Kafam o kadar dağılmış ki, onlara nasıl ulaştım, hatırlamıyorum. Çocuk, "Çatışma çıktı Tahir abi nerede bilmiyorum." dedi. Diğeri de kimdi bilmiyorum, "Tahir bey hastanede" dedi. Eşini de aradım o da net bilgi edinememiş çığlıklar atıyordu.  En son Baro'nun Tweet'ini görünce inandım.

Yollarınız 90'lı yıllarda yaşanan insanlık dışı olayların davaları takip ederken kesişmiş. Ne ironik...

Öyle maalesef... 90'larda korkunç olaylar oluyordu. Kürt köylerinin yakıldığı, Kürt sokaklarında ölümün kol gezdiği zamanlardı. Binlerce köy yakılmıştı. İnanılmaz insanlık trajedileri yaşanıyordu. Türkiye'de artık hiç kimse bu olaylara hukukla çözüm bulamıyordu. Bir avuç Kürt avukat bu davaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürmeye çabalıyorlardı. Ben de naçizane katkıda bulunmaya çalışıyordum. Tahir'le de bu vesileyle tanıştık. ‘Özkan ve Diğerleri' davasına birlikte gitmiştik mesela. Kendisiyle oradan başlayan ve 98'den beri hiç kesintiye uğramayan bir arkadaşlığımız vardı.

Arkasından yazdığınız yazıda “İnsanlara Tahir'in nasıl birisi olduğunu anlattığımızda bize inanmayacaklar, öldüğü için böyle konuşuyoruz zannedecekler” dediniz.

Evet, eşine de söyledim aynı şeyi. Kimseye karşı en ufacık öfke ya da nefret beslemeyen biriydi. Ki, kendisi de en az davalarını takip ettiği insanlar kadar inanılmaz şeyler yaşamış biriydi. JİTEM'in alıp kaçırdığı, kafasına silah dayadığı bir adamdı Tahir. Sadece insan hakları peşinde koşturan biri değildi yani. Kendisi de mağdur olmuş biriydi. Çok sayıda avukatın gözaltına alınıp, tutuklandığı davalardan biriydi 'Tahir Elçi ve Diğerleri' davası da. Devlete ya da birilerine hınçtan, kızgınlıktan öte, mağdurlarla kurduğu ilişki çok etkileyiciydi. Mağdurların acısı, onun acısıydı. Öksüzlerle dertlenirdi. O kadar travmatik dava takip eden birinin, bu kadar duyarlı kalabilmesi inanılmaz bir şeydi. Tahir'i yeni tanıyan herkes bu özelliğini fark edebilirdi.

fe.jpeg

Avukat Orhan Kemal Cengiz, öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi ile olan 17 yıllık dostluğunu anlatırken gözyaşlarını tutamadı. 

"Tanıdığım en merhametli kişiydi." dediniz. Neydi kendisini diğerlerinden ayıran özellik?

Tahir'e işkence yapan birini dövmeye kalksan, araya girip, "Yapmayın diyecek merhamette" bir adamdı. Bu kadar siyah-beyaz kültürün olduğu bir ülkede böyle nüanslı, kalbiyle bakabilen insanlar çok azdır. Zulümler üzerinden nefret biriktirmeyen biriydi. Bu çok zor bir şey. Güneydoğu'da, o koşullarda, bir insanın öyle kalabilmesi bence mucizevi bir şey. Öyle bir bölgede yaşayacaksınız, korkunç davaları takip edeceksiniz ve nefretle dolu, kavgacı biri olmayacaksınız, psikolojinizi sağlam tutacaksınız... Ben onun takip ettiği davalardaki insan hikâyelerini dinlediğimde ancak içerek kendimi teskin ediyordum. Her duruşmadan sonra mutlaka alkol almam gerekiyordu. Öyle korkunç şeylere tanık olmuştuk ki...

Takip ettiği davalarda gördüklerime, okuduklarıma dayanamamış travmatize olmuştum diyorsunuz. Kendisi etkilenmiyor muydu? Psikolojik destek vs. almıyor muydu?

Hayır. "Bu davalar benim için bir sağıltım gibi" diyordu. Bu insanları mahkemeye çıkarabilmiş olmak bile çok büyük motivasyon kaynağıydı onun için Kendisi de bu hikayelerin bir parçasıydı zaten.  Hiçbirini siyasi bir motivasyonla yapmıyordu ama. O bu davalarla ilgilenerek, mağdurların gözündeki rahatlamaları görerek kendini iyileştiriyordu. 12 yaşındaki bir çocuk sırtından 13 kurşunla vurulmuş ayağında terliklerle... Hiç unutmam o dava için Eskişehir'e tek başına gitmişti. O kadar da cesur adamdı. Yaptığı işin olağanüstülüğünün farkında bile değildi. Eskişehir'e tek gidiyor ya. Güvenlik güçlerinin tehdit altında, dolayısıyla kendisinin de tehdit altında olduğu bir dava ve oraya tek başına gidiyor. Kapıda bir grup insan birikmiş, linç etmeye kalkıyor... Tüm bunlar hayatının rutini haline gelmişti. Tahir'in şöyle bir özelliği de vardı. Bir kere olsun kendisi ile övündüğüne tanık olmadım. Kendisine yapılan tehditleri falan anlatmazdı, ben tesadüfen öğrenirdim. Bu kolay bir şey değil. Mucize hatta. Üzerinizde çok büyük stresler olacak ama hala 'insan' kalabileceksiniz. İnsanların acısını üzerinizde yaşayacaksınız. Sadece merhametli biri değil aynı zamanda çok iyi bir avukattı. Hiç kimsenin ümit beklemeyeceği davalardan mucizevi sonuçlar çıkarıyordu. Birçok dava Tahir sayesinde AHİM'e intikal ettirilmişti. Tahir kesinlikle ideolojik bir bakışı olan bir hukukçu değildi.

Cenazesinde sizi etkileyen bir şey oldu mu?

Çok şey var ama bunları anlatıp arkasından en çok ben ağladım, acı çektim gibi bir izlenim bırakmak istemiyorum. Sadece takside yaşadıklarımı anlatayım. İki kez taksiye bindim. İlkinde şoför döndü yüzüme baktı ve "Sen çok üzgünsün ama ben de en az senin kadar üzgünüm." dedi. "Sen benim neye üzüldüğümü biliyor musun? dedim. "Evet, Tahir abiye üzülüyorsun." dedi. Sonra onun ne kadar kıymetli bir insan olduğundan söz etti. Diğer taksici de çok üzgündü. "Bütün yargısız infaza uğrayanların avukatıydı Tahir abi" dedi. Yani şunu anladım. Bölgede herkes tanıyormuş meğer. Bu kadar tanındığını inanın bilmiyordum. Diyarbakır Tahir'e ağladı adeta.

Elçi'yi Diyarbakır'da on binler uğurlarken cenaze töreni bir devlet ayıbına da sahne oldu. Hükümetten ve yargıdan kimse katılmadı törene.

Doğru bu anlamda Tahir yalnız bırakıldı diyebiliriz. Ancak halk inanılmaz sahip çıktı. Düşünün ki, provokasyona çok açık bir cenaze. Canlı bomba patlatılabilir vs. Bir tane polis, herhangi bir güvenlik gücü de yok. Ve oraya gelen herkes cenazenin provokasyona açık olduğunu biliyor. IŞİD daha önce Suruç'ta yapmış burada da yapabilirdi. Buna rağmen binlerce insan düşünmeden geldi. Bu açıdan bakılırsa muazzam büyük bir kalabalık vardı. Tüm arkadaşları ve sevenleri oradaydı. Ama evet devlet erkânından kimseyi göremedik. Baroların da pek sahip çıktığı söylenemez.

TAHİR'İN HEDEF HALİNE GETİRİLMESİNDE CNN TÜRK'ÜN, AHMET HAKAN'IN VE BAROLARIN PAYI VAR!

Baroların çoğu cenazedeydi ama...

Cenazeye geldiler ama kusura bakmasınlar samimi bulmadım. Bu gibi durumlarda Türkiye'deki linç kültürünü göz önünde bulundurarak, Türkiye tarihini bilerek, insanların nasıl kolayca hedef alınabildiğinin bilincinde olarak açıklama yapmaları gerekiyordu. Tahir Elçi'nin linç edilmesini engelleyecek nitelikte cümleler kullanmalılardı. Zira baroların birincil görevi ifade özgürlüğüne sahip çıkmaktır. Barolar düşüncesine katılsın katılmasın, "Tahir Elçi'nin kullandığı cümle ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmedir. Elçi cümlesinde bir nefret söylemi kullanmamıştır. Sadece kendince düşüncelerini ifade etmiştir." şekilde açıklama yapmalıydı. Bunun yerine ne dediler? "Gözaltına alınması doğru değil" dediler. İşte tam da bu, son derece kaçamak ve aslında Tahir'i zayıf düşüren, onu hedef haline getiren bir açıklamaydı.

"Tahir kadar büyük yüreği olan insanlar hiçbir davanın, hiçbir örgütün militanı, hiç kimsenin müridi olamazlar." dediniz ama PKK cenazeyi sahiplenmiş gibiydi. Bayraklar ve sloganlar vs.

Sahiplenmeye kalkabilirler ancak Tahir, hiç kimsenin davasının neferi değildi. PKK'yı da eleştiriyordu. Kaldı ki, bölgenin o sert koşulları içeresinde PKK'ya yönelik eleştiri getirebilmek çok zor bir şeydi.

Bundan birkaç ay önce Elçi, CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın programa katılmış ve "PKK bir terör örgütü değildir." diyerek bütün okları, birçok kesimin nefretini üzerine çekmişti.

O cümleyi büyük bir bağlam içinde söyledi Tahir. Ancak Türkiye'de böyle bir şey var, karikatürize etmeyi seviyoruz.

Ama algı diye de bir şey var maalesef. O cümlesinden PKK propagandası yaptığı düşünüldü…

Hrant Dink'te de aynı şey olmadı mı? Onda da adamın bir tane cümlesini cımbızladılar. Oysa 10 sayfa yazı yazmıştı. Bir yazı diziydi o. Yargı bir tane cümlesini aldı. "Bu, bilmem ne yapıyor dedi ve Dink'in anlatmak istediği anlamın tam tersine çevirdi. Yaşamları-ölümleri çok benziyor hakikaten. Kişilikleri, hedef haline getirilme şekilleri, temsil ettikleri değerler. Hrant gibi Tahir de insanların çok büyük acılarına şahit olup, bunlar üzerinden nefret üretmeyen insanlardı. Ama hedef yapıldılar ve öldürüldüler.

Tahir Elçi'yi ne mesleki ne de bireysel anlamda hiç tanımayan insanların sadece o yayını izleyerek bu şekilde düşünmesi normal değil mi?

Bizim ülke militanlığı seviyor maalesef. Tahir o programda bir şeye cevap veriyor. Karşısında MHP'liler konuşuyor, oda cevap veriyor.  PKK'dan bahsederken terör yöntemleri de kullanan bir örgüt diyor zaten. Yani ne PKK'nın ne yöntemlerini yumuşatıyor ne PKK'yı yüceltiyor. Başka bir şey söylemeye çalışıyor.

Ne demek istiyordu Elçi?

"Burada basit bir terörist bir örgüt yok. Bunun altında sosyolojik bir taban var. Derin bir tarih var. Bu çok karmaşık bir mesele. Bütün bu karmaşıklığı hak eder bir şekilde meseleye yaklaşmak lazım ki, kanı durduralım." demek istiyordu. Zaten Tahir'in bütün derdi buydu. Ayrıca Tahir Elçi devlet gibi konuşmak zorunda mı? Bir de şöyle düşünün. Tahir orada "PKK terör örgütüdür" deseydi bunun PKK üzerinde etkisi olabilir mi? Tahir PKK'yı da etkilemek istiyordu. Kalkıp devlet gibi konuşsa etkileyebilir miydi? Bekâra karı boşamak kolay. O adam Diyarbakır Barosu'nun Başkanı. Etkilemek istiyor, gerçekten bir şey yapmak kanın akışını durdurmak istiyor. Örgütle-devleti tekrar müzakere masasına oturtmak istiyor. "PKK alçaktır, haindir diyerek yapabilir miydi bunu? Ya da böyle dese bir etkisi olabilir miydi? Mümkün değil. Milliyetçiler Türkiye'nin realitelerini, Kürt sorununu bilmeyerek, 30 yıldır bu çatışma nasıl çıktı bilmeyerek işkembe-i kübradan atıyorlar. Ezberlenmiş şeyler söylüyorlar. Tahir Elçi bu ezberi bozalım, bu kanı durduralım demek isterken, ağzından çıkan o lafı alıp paketlediler.

Programda PKK için silahlı siyasal bir örgüttür diyor ama 'terör örgütüdür' demiyor. Neden sizce, farkı ne? 

Terör yöntemleri de kullanan silahlı siyasal bir örgüttür diyor. Yani şimdi o terörist, bu bilmem ne deyip işin içinden çıkmak çok kolay. Onun bütün derdi tekrar müzakereler, görüşmeler başlasın, insanlar ölmesin, silahlar sussundu. Bunu da yapabilmek için de bir anlamda da ezber bozması gerekiyordu. Tahir o programda bunu yapmaya çalıştı.

TAHİR PKK DESTEKÇİSİ LAFINI EN SON HAKEDECEK KİŞİYDİ

Maalesef sadece "PKK, terör örgütü değildir." cümlesi cımbızlandı...

Çok talihsiz bir şey bu. Sadece o cümle alınıyor, cımbızlanıyor ve programdaki bütün tartışmanın dışına çıkılıyor. İnsan tek cümlesiyle yargılanır mı? Tahir'in hayatı boyunca durduğu yer, temsil ettiği değerler göz ardı edildi. O program sonrası bir nefret nesnesi hâline getirildi. Cinayetinde linç mekanizmalarının payı büyük. Bu adamın 30 senedir durduğu yer belli. Herkes biliyor bunu. O baronun yaptığı bilmem kaç tane açıklama var, yazdığı raporlar var. Bütün o raporlarda PKK eleştirilmiştir. Bir taraftan dönmüş devleti eleştirmiş sen burada(güneydoğuda)korkunç işler yargısız infazlar yapıyorsun, sokağa çıkma yasakları koyarak bütün halkı cezalandırıyorsun, diğer taraftan PKK'ya da şehirlerin içerisinde gidip hendekler kazman, sivillerin içinde olman hiçbir hukukla bağdaşmaz. Bunun bir savaş olduğunu söylüyorsanız dahi, hiç olmazsa savaş hukukunu düzenleyen Cenevre kurallarına uy diyor. Ve bu nedenle de acayip eleştiriliyor. PKK'nın öfkesini üzerine çekiyor.

Ne devlete ne PKK'ya yaranamamış desenize... PKK'nın öfkesini üzerine çekmişti dediniz. Örgütten tehdit alıyor muydu peki?

Tahir bu ülkede halkların barışabilmesi umudunu temsil ediyordu. Bu yüzden ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabilecek bir insandı. PKK tarafından tehdit aldığını hiç duymadım. Ama devlet tarafından, milliyetçilerden alıyordu. Talihsiz bir süreçte o cümleyi sarf edince olan oldu. Öyle bir süreç ki, insanlar ölüyor. Şehitler geliyor... Ama yine söylüyorum. Tahir 'PKK destekçisi' sözünü en son hak edecek kişiydi. Herhangi bir örgütü, büyük bir davayı desteklemesi mümkün değildi.

Neden?

Her şeyden önce o bir insan hakları savunucusuydu. İnsan odaklıydı. Bütün büyük davaların arkasındaki, trajik insan hikâyelerini görmezden gelemeyecek bir adamdı. Hiçbir büyük dava ona insanların yaşadığı trajediyi görmezden getiremezdi. Siz onu, sizin büyük davanızın peşinden geldiğini sanırdınız ama o arkasını döner geride kolu, kanadı kırılmış ezilmiş, dışlanmış birini bulur, onla beraber dertlenirdi. O yüzden Tahir gibi adamlar insanlar 'bir şeyin' tarafı olamazlar. Diğer taraftan da bu adam tabii ki, bir Kürt ve Kürt halkının acılarını belki de en iyi insanlardan birisi. Türkiye'nin gördüğü en korkunç, vahşi davaları takip etmiş biriydi. Bunları ilk defa yargı önüne çıkarmıştır.

"AH BE TAHİR NİYE BÖYLE YAPTIN!"

Programdan çıktıktan sonra konuşmuş muydunuz?

Evet, aradım.  "Ah be Tahir niye böyle yaptın! Senin düşündüğün gibi anlaşılmayacak söylediğin sözler." dedim.

Nasıl tepki verdi?

Dinledi... Ama artık ağzından çıkmıştı bir kez. Tahir kıvıracak birisi değildi. O yayından sonra ciddi tehditler aldı.

Ahmet Hakan da...

Kusura bakmasınlar ne Hürriyet gazetesi, ne CNN Türk ne de Ahmet Hakan sahip çıktı Tahir'e. Günlerce, Ahmet Hakan, CNN Türk "Efendim işte Tahir Elçi böyle dedi ama biz katılmıyoruz” şeklinde vıcık vıcık yayınlar yaptı.

"BU DELİKANLILIĞI YAPAMAYACAKSAN İNSANLARI PROGRAMA ÇIKARTMAYACAKSIN!

Ahmet Hakan köşesinde destek verdi ama

Yeterince sahip çıkmadı. İnsanların ifade hürriyetini savunamıyorsan insanları programına çıkartmayacaksın kardeşim! "Tahir Elçi böyle dedi ama..." demeyeceksin! Bu delikanlılığı yapamayacaksan insanları programına çıkartmayacaksın. Açık açık bu onun ifade özgürlüğüdür diyemedi. Barolar da diyemedi. Bir avukat, bir baro başkanı, bir insan hakları savunucusu devlet gibi konuşmak zorunda değildir, o ifade hürriyetini kullandı diyemediler. Gözaltına alınması hatalıydı gibi cümlelerle kıvırttılar. Bu da onun hedef tahtasına oturtulmasına yardımcı oldular, katkıda bulundular. Hepsinin payları var.

Bir gün, hem de bu kadar acı bir şekilde en yakın arkadaşınızın davasını takip edeceğinizi düşünür müydünüz?

Gelirdi ama bu şekilde değil. Tutuklanma durumu söz konusu olmuştu. Tutuklansa o davaya da girecektim büyük ihtimalle. (Ağlıyor) Zaten şu anda ben takip etmiyorum. Diyarbakır Barosu canlarını dişine takmış bu davayı takip ediyor. Allah onlardan razı olsun. Ben de sırası geldiğinde elimden gelen her türlü katkıyı koymaya çalışacağım.

Bir hukukçu olarak bu davanın aydınlatılacağına inanıyor musunuz peki?

Önce çok önemli bir mevzuya değinmek istiyorum. AİHM bir ispat yükünün belli konularda değiştiğini söyler. Mesela der ki, bir kişi, gayet sağlam şekilde karakola gelip, üzerinde yara bere olarak dışarı çıkmışsa, bu yara berenin nasıl olduğunu ispatlamak o kişinin yükümlülüğü değildir. Burada işkence yapıldığına dair bir karine oluşmuştur ve devlet işkence yapılmamışsa bunu ispatlamak zorundadır. Şimdi bu açıdan Tahir Elçi olayına baktığımızda, 1,5 aydır en yüksek perdeden, gerek milliyetçiler, gerek hükümet şakşakçıları tarafından hedef gösterilmiş birinden bahsediyoruz. Her türlü provokasyonun, kışkırtmanın yapıldığı, on binlerce hakaret ve tehdit tweetinin atıldığı bir adamdan bahsediyoruz. Ve sonra nasıl oluyorsa Diyarbakır'da bir sokakta silahlar patlıyor ve sadece bizim Tahir'imiz ölüyor.

Sizce ölümü kaza değil planlı mıydı yani?

Ben başından beri şöyle düşünüyorum; Tahir ya planlı bir suikastle öldürüldü ya da orada çıkan karmaşa sırasında "sırası gelmişken bunu da götürelim!" diyen bir el devreye girdi. Bu konuda da bence bir karine vardır. Bunun aksini ispatlamak da savcılarının, mahkemelerinin görevidir.

İlginç olan olaydan kısa süre önce yapılan basın toplantısında Tahir Elçi'nin arkasında bir sürü kişi varken öldürüldüğü sırada bir tek kendisinin olması. Neden tekti Tahir Elçi öğrenebildiniz mi?

Sanıyorum bir kadın yanına yaklaşıp bir şeyler sormuş ve oyalamış, işte bu yüzden bu ispat yükü meselesi çok önemli. Savcılar çok büyük görev yükü altında. Her türlü delili değerlendiren, Tahir Elçi'nin avukatlarını da soruşturma içine katan, şeffaf, güvenilir, etkili bir soruşturma yürütmek zorundalar. Bu işin içinde devletin dahlinin olmadığını da ispatlamak onların görevi. Biz bir şeyi ispatlamak zorunda değiliz! Bu kadar koşulları oluşturacaksın, bir adamı nefret nesnesi haline getireceksin ondan sonra polisler orada ateş edecek. Ve bir tane adam ölecek o da Tahir olacak. Kimse bu kadar tesadüfe inanmaz.

Şuana kadar polislerin ifadesinin alınmadığı söyleniyor.

İki tane ihtimal var. Ya gerçekten alınmadı, ya da alındı ama avukatlardan saklanıyor. Her iki ihtimal de birbirinden korkunç. Şimdi savcı o polisin ifadesini almadıysa işini yapmıyor, etkili bir soruşturma yürütmüyor demek. Ama aldı da avukatlardan saklıyorsa bu daha da korkunç. Çok kötü. Yani demek ki orada birtakım bulgular var ve bunların kamuoyuna yansımasını, avukatlar tarafından görülüp, takip edilmesini engellenmek istiyor. Bu yüzden ben Diyarbakır Barosu'ndaki avukatların soruşturmayı jandarma üstlenmeli görüşünü destekliyorum. Gayet akıllıca da görülüyor. Çünkü bütün bu delillerin karartılma riski ortada duruyor. Umut ediyorum dava için gizlilik gibi bir şey gelmez. Savcılar ellerindeki bilgi ve belgeleri paylaşıp adam gibi bir soruşturma yürütür. Ancak şu andaki göstergeler tam tersini gösteriyor. Bir kere böyle bir mazeret olabilir mi? Neymiş efendim olay yerine ateş ediliyor o yüzden inceleme yapamıyoruz. Bizi ilgilendirmez bu. Git oraya çelikten duvar koy, ne yaparsan yap. Delilleri topla. Umarım olmaz ama tahmin ediyorum bir süre sonra tesadüfen, kaza ile oldu diyebilirler. Ben buna Sevag Balıkçı'nın bir 24 Nisan günü kazayla öldüğüne inandığım kadar inanırım ancak. Üzerine bu kadar nefret boca edilmiş bir adamın orada kazayla öldürüldüğüne inanmam mümkün değil. Bu imkânsız! O yüzden diyorum devletin üzerinde çok büyük bir yükümlülük var.

CEBERUT KELİMESİ MAKSADINI AŞTI

Toplum olarak neden unutkan ve duyarsızız?

Bu ülke hasta. Çok ciddi hasta. Vicdan sorunu var. Empati sorunu var. Başkasının acısını anlayamayan bir toplum. Dünyanın en kolay öfkelenebilip, nefret ve linç eden toplumu biz de. Bu kadar kolay insanları 'yakmaya' kalkan bir ülke bulamazsanız. Türkiye'de yüzleşmeye öncülük edecek toplumsal bir kesim de yok maalesef. 

Son yazınızda da bu konuya değindiniz…

Evet, tek tük demokrat insanlar var ama hiçbir siyasi yapı, oluşum yok dedim. Solcuları, ulusalcıları, ülkücüleri, liberalleri vs. sıralarken cemaati de eleştirdim. O cümlemi ayıklamışlar sosyal medyada linç edilmeye varacak saldırılar oldu.

Peki ceberut kelimesi sizce de biraz ağır olmadı mı?

Öncelikle şunu söyleyeyim. O yazı cemaat üzerine yazılmış bir yazı değildi. Türkiye'de hiçbir gruptan umut olmadığından bahsettiğim, demokrasini içselleştirmiş hiçbir kitlesel hareket olmadığını anlatan bir yazıydı o. Ama sanki cemaat üzerine yapılmış bir analizmiş gibi, bütün o konteksinden kopartılarak yansıtıldı. Şuna üzüldüm yani. Ben kimseyi kırmak gibi bir düşünceyle yazmadım o yazıyı.

Deyim yerindeyse sosyal medyada kıyamet koptu

Aslında karışık tepkiler vardı. Linçciler, gazeteden atın onu diyenler vardı. Büyük bir tevekkülle karşılayıp, size çok değer veriyoruz ama kırıldık bu sözünüze diyenler oldu. Onlar beni çok etkiledi. Yine cemaatin içinden katılmıyorum ama ifade hürriyetinizi sonuna kadar savunuyorum diyenler olduğunu gördüm. Yani yeknesak bir tavır yoktu.

'Keşke bu ifadeyi kullanmasaydım' diye geçirdiniz mi içinizden?

Öyle demeyelim de... İnsanların üzülmesine çok üzüldüm. Çünkü benim amacım insanları kırmak değildi. Ben orada bütün grupları eleştirdim. Yani biraz da dedim tabii.  keşke bu ifadeyi kullanmasaydım dedim. Çünkü amacını aşmış gibi. Bu arada cemaate eleştirilerim var tabii. Ama burasını lütfen yazın. Cemaati her zaman eleştirdim. Sadece bir dönemdir çok büyük, korkunç bir zulüm gördükleri için kendi kendime şunu diyordum. Şimdi cemaatin eleştirileceği bir zaman değil bu diyordum. O yüzden de bir süredir de özellikle kamuoyu önünde eleştirmiyordum. Çünkü insanların canına okuyan bir siyasi iktidar var. Fakat dostumu da kaybetmenin acısıyla bir Türkiye değerlendirmesi yaparken ki, çok samimi bir yazıdır o. Okunduğunda da bütünü görülecektir. Türkiye'de demokrasiye inanan hiçbir grup görmüyorum demek istedim. Yani cemaat de güçlüyken çok kötü bir sınav verdi demek istedim. Asıl kast ettiğim buydu aslında.

'Çok kötü bir sınav verdi' demekle ceberut arasında dağlar fark var ama...

Doğru belki ben de maksadımı aştığım, üzüldüm yani. Gelen tepkilere bakınca çok yanlış anlaşıldığımı gördüm. Kimileri dünyanın ucuna insanları eğitmeye gidiyoruz, sen bize ceberut mu diyorsun demiş. Tekrar söylüyorum kastettiğim bu değildi aslında. Ama şu da var. Cemaat şuan çok ciddi bir zulüm gördüğü için insanların acılarına karşı çok duyarlı hale geldi ama bunu güçlüyken göremedik. Türkiye'de ezilen, baskı gören, insan hakları ihlallerine uğrayanlara karşı bir duyarsızlığı vardı. Anlatmaya çalıştığım buydu. Maksadını aştı.

Bu yüzden mi özür dilediniz?

Sürçü lisan ettiysem affola dedim. Yoksa hala o döneme ait eleştirilerim var. Cemaat çok büyük bir sosyolojik vaka. Bir dönem Türkiye'de önemli bir yerde duruyor, gündemi de etkiliyordu. Ve benim her zaman ciddi eleştirilerim vardı. Bunu cemaatten arkadaşlar bilir. Yani ben gazetelerinde yazıyorum diye lafımı hiçbir zaman sakınmadım. Bu arada gazeteye mesaj atıp Orhan Kemal'i kovun diyenlere bir çift lafım var. İşte onlar gerçekten ceberut, tam ceberut. Yazılarımı az çok okuyan, nerede durduğumu, çizgilerimi bilir. Velev ki ağzımdan öyle bir laf çıkmış, bu mudur senin vereceğin reaksiyon?

Ağır yorumların tepkileri de ağır oluyor maalesef.

Doğru ama gazete yönetiminden bile tek kelime, eleştiri gelmemişken...

Cemaat hangi konularda vicdansız davrandı size göre?

Ergenekon sürecinde müthiş insan haklar ihlali yaşandı. Zaman Gazetesi'nde  ya da Bugün Gazetesi'nde bir tane eleştiri gördünüz mü?  Bunu kastediyorum ceberutlaştı derken başka bir şey değil.

Yılların mağduriyeti söz konusu. O dönemin refleksiyle davranmış olamazlar mı?

Ama bir tane mi çıkmaz, bir tane mi eleştiri olmaz. Cemaat bu konuda çok pozitif bir rol oynayabilirdi. O zaman Türkiye şuan bambaşka olurdu. Ergenekon o kadar önemli bir davaydı. Cemaat bence hala bu konuyla yüzleşemedi. Soyut olarak hata yapıldığını söylüyorlar. Ama bir yandan da cemaate yönelik büyük bir zulüm de var. Belki o da hesaplaşmayı geciktiriyor. Cemaatin başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmedi. Hem maddi, hem de manevi anlamda korkunç şeyler yaşıyorlar. Ama yine de tüm bu olanlar yüzleşmelerini ertelememeli diye düşünüyorum.

Son yazınızın başlığı "Umut Yok". Bu ülkeye olan umudunuzu yitirdiniz mi gerçekten?

Evet. Umudum yok ama bu demek değil ki mücadeleye devam etmeyeceğiz. Burası bizim ülkemiz ama bu yaşananları kaldırmak çok zor.

Terketmeyi düşünüyor musunuz?

Hayır, ben neden böyle bir ülkede yaşıyorum da demiyorum. Hele böylesi kayıplar olduktan sonra gitmeniz daha da zor.

Neden?

Tahir'i bırakıp nereye gideyim.

HÜKÜMET CEMAATİ GEREKÇE OLARAK KULLANARAK REJİMİ DEĞİŞTİRİYOR

Cadı avına uğrama bakımından misyonerlerin yerini şimdi cemaat aldı. O zaman milli güvenliğe girmişti misyonerler, kırmızı kitaba. Şimdi cemaat girdi. Demokratik bir ülkede, demokrasinin d'sinin olduğu bir ülkede kırmızı kitap olamaz. Hiç bir devlet hiçbir vatandaş grubunu fişleyemez. Çıkartırsın mahkemede yargılarsın ama o insanları düşman olarak tanımlayamazsın. Kayyım rejimi yeni bir rejim. Gidip insanların malına çörekleniyorsun. Yarın o malların yandaşlara peşkeş çekildiğini de görürüz. Bütün rejimler, anti demokratik yerlere saparken düşman yaratırlar. Cemaatin hukuken soruşturulacak şeyleri olabilir. Ama şu anda yapılan bu mu? Böyle somut delilli bir soruşturma mı var? Devletin içinde paralel bir yapı var diyorlar. Kardeşim bunu delillendir o zaman. Bunun yerine film senaryolarından insanları içeri tıkıyorlar. Gidip acayip gerekçelerle insanların milyarlarca dolarlık malvarlıklarına çöküyorsun. Anadolu'da cadı avı yapıp insanları kitleler halinde gözaltına alıyorsun. Şimdi böyle dönemlere şöyle derler "Şu işler geçse de demokrasi gelse." demokrasi asla gelmez. Bunların olmaya başladığı bir yerde zaten  rejim başka bir yere sapmış demektir. Türkiye'de hükümet cemaati bir gerekçe olarak kullanarak rejimi değiştiriyor. Bunu bir bahane olarak kullanıyor.

KAYNAK: REYHAN GÜL / ZAMAN

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim