• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 5 °C

DOMİNO ETKİSİNDE TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ

Prof. Dr. Ersan ŞEN

Uluslararası ilişkilerde; hukuk ve duygusallık yoktur,

hatta tam olarak değilse de din, mezhep, ırk üzerinden hareket yoktur, çıkar ve denge vardır, bu noktada “güç” ön plandadır, sözler yerini ve politik menfaatler ile doğrudan veya dolaylı icraatlara ve tercihlere bırakır. Uluslararası arenada acıma yoktur, bu nedenle değişen dengeler, çatışmalar ve kırmızı çizgiler şaşırtıcı olabilir. Hesaplar çok iyi ve ince yapılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, gelişip ilerlemek zorundadır; hukuk, siyaset, üretim, eğitim ve öğrenim başta olmak üzere her alanda.

Bu vatan Türk Milleti’nindir. Türk Milleti ise; ırkı, kökeni, dini, mezhebi ve görüşü ne olursa olsun vatanına aidiyet duygusu ile bağlı olan ve bir ulus olma bilinci ile hareket eden, ortak milli değerlere, sevinçlere ve üzüntülere sahip insanların oluşturduğu toplumdur.

Bölünmezlik, birlik, bütünlük ve beraberlik derken, ulus ruhundan ve ulus olma bilincinden bahsedilmektedir. Bu bilinci bir nebze olsun taşıyan herkes; Türkiye Cumhuriyeti’ne, ulusal güvenliğine, milli yararlarına, vatanına ve bayrağına sahip çıkmak ve bu değerler için varını yoğunu ortaya koymak zorundadır. Bu noktada kimsenin; sorumluluğu bir başkasına yüklemeye, yıkmaya, bahane üretmeye, duyarsız ve ilgisiz kalmaya hakkı yoktur. Bu vatan hepimizindir ve zaman içeride düşmanlaşma ve ortak gücümüze zarar verme zamanı değildir. En azından geleceğimiz, çocuklarımız, inançlarımız, bayrağımız, tarihimiz ve kültürümüz için vatana sahip çıkmalı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatmalıyız.

Gidecek yerimiz olmadığı gibi, bu saatten sonra bizi misafir edecek veya “gelin Türkiye Cumhuriyeti’ni burada kurun” diyen de olmayacaktır.

Sahipsizliğin, başıboşluğun, milli kimliği kaybetmenin, anarşi ve kaosun ne tür vahim sonuçlara sebebiyet verdiği, coğrafyamızı saran ateşle kendisini göstermektedir. Bu ateşi, zulmü, haksızlığı, soykırımı ve insanlığa karşı işlenen suçları, emperyalist yayılmayı Ülke olarak tek başımıza durduramayabiliriz. Ancak bu durum, ulusal güvenliğimiz için elimizden geleni yapmayı engellemez. Devlet olmak da budur. Terör ve tehdit nereden gelirse gelsin, ortak bir tavırla dik durmak ve ayakta kalmak zorundayız. Toplumsal mutabakatla yetkili kılınan Devletin meşru kuvvetlerinin varlık sebebi, hukuk düzenini koruyup kollamaktır.

Ortadoğu için ana sorun, Akdeniz ve çevresinde bitmeye yüz tutan su kaynakları olabilir, başka nedenler de olabilir, kaotik durumdan yarar elde etmek isteyen “İkiz Yasalar” adlı uluslararası sözleşmelerin halkların kendi kaderini tayin hakkı olarak self determinasyon yöntemini kullanarak, sözde insan hak ve hürriyetlerinden yola çıkıp devletleşme ve bu uğurda Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne zarar verme hedefleri de olabilir. Bu hedefler birer dayatma ve mecbur bırakma usulleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne koyulabilir, soruna uluslararası mutabakatla çözüm bulma bahanesi ile masada bazı plan ve programlar Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirilmeye çalışılabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin jeopolitik yapısı ve sosyolojik vaziyeti; ayrışmaya, üniter yapıyı terk etmeye, Ortadoğu’da bazı ülkelerin çıkarlarına hizmet etmeye adanan devlet veya devletçikler kurulmasına izin vermez.

Ülkenin birliği; komşularımızın birlik ve bütünlüğünden, üniter yapılarının korunmasından geçer. Çünkü süper güç olarak adlandırılan devletlerin ve dolayısıyla Birleşmiş Milletler’in ilk aşamada, özellikle Suriye ve belki Irak ile ilgili “özerk yönetim” biçimini planladıkları ve devamında da bağımsız yeni devletlerin oluşturulması gözükmektedir. Dolayısıyla bu plan, ister istemez Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ve toprak bütünlüğünü de tehdit edecek seviyeye gelebilecektir. Ortadoğu ve yakın coğrafyasına bu aklı veren ve dayatan Rusya, mesele kendisine geldiğinde aynı hassasiyeti göstermemekte ve yayılmacı anlayışını sürdürmeyi hedeflemektedir.

Ulusal güvenlik için, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek, gözlerimizi kapatıp etrafımızda olup bitene seyirci kalamayız. Mevcut durum itibariyle bu tür bir pasif duruş fiilen mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle, sınır komşularımızın birliği ve bütünlüğü mutlak hedefimiz olmalıdır. Şu an için bu durumda ümitsizlik gözükse de, yüzde yüz değilse bile ulusal güvenliğimiz için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Bir dönem savaşlar füzelerle ve uçaklarla yapılmamakta idi, oluşturulan algılar üzerinden çift kutuplu uluslararası toplum vardı. Sonra bu tercih değişti, “gerçek ve yakın tehlike” kavramı ile sıcak döneme geçildi. Artık burada füzeler, uçaklar, tanklar ve tüfekler ön plana çıktı. Algı önemini devam ettirmeli idi, fakat yeni dünya düzeni için bir düşmana ihtiyaç vardı. Yeni düzenin en önemli silahı “terör” oldu. Sanki gökten indiler ve silahları uzaydan geldi. Uluslararası toplumun üyeleri, ya düşmanlarını terör yapılanmalarından seçtiler veya menfaatleri uğruna terör yapılanmaları üzerinden başka devletlerin canını acıtmayı göze aldılar. Devletler bu illegal yapıları işlerine geldiğinde dost ve birer sivil toplum örgütü, işlerine gelmediğinde de düşman ilan ettiler.

Terörden en çok acıyı çeken ülke Türkiye’dir. Bölünmez bütünlüğümüzü sonuna kadar koruyacağımıza kimsenin şüphesi olmasın. Bize akıl verenler, müttefik olduğunu söyleyenler, kendi çıkarları için ve tehlike kendilerine dokunmadıkça hiçbir meşru dayanağı olmayan silahlı yapılanmaları desteklemekten kaçınmadılar.

Ülkeyi ve milleti sevmek ve benimsemek lazım. Kendini ayrı gördüğünde ve aidiyet hissi azaldığında, ciddi bir sorun ve çelişki ile karşı karşıya kalınır. Bu durum artık bir hak ve hürriyet savaşı olarak görülemeyeceğinden de çeşitli etkenlere bağlı, şuursuz ayrılık bilinci olarak tanımlanabilir ki, esasında bunun kimseye yararı yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti, vatan aidiyeti ile hareket eden tüm kimliklere kucak açmalıdır. Ancak tüm kimlikler de; milli birliği, beraberliği ve vatan bütünlüğünü tanımalıdır. Vatan bütünlüğünü tanır gibi gözüküp, deyim yerinde ise kuyu kazmanın kabulü mümkün değildir.

Somut duruma geldiğimizde; iki süper gücün anlaştığı, üyesi olduğumuz NATO’nun bu duruma seyirci kaldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa sürüklenir gibi gösterilip anlaşma masasına çekilmeye ve bedel ödemeye zorlandığı görülmektedir. Görünen o ki, bu bedel çok ağırdır ve bölünmez bütünlüğe yönelmiştir. Kendi etrafında olup bitenleri kontrol eden ve komşuları ile yaşadığı sorunlara kimseyi yaklaştırmayan iki süper güç; sıra Türkiye’ye geldiğinde, ya akıl hocalığı yapmakta veya Türkiye’yi açıkça tehdit etmekten kaçınmamaktadır. Bu durumun kabulü mümkün değildir. Korku ile yaşanamaz ve ayakta kalınamaz. Hele buna bir de içinde ne kadarının dost olduğu bilinmeyen milyonlarca Suriyeli ile uyruğu ve amacı bilinmeyen, en önemlisi de takip edilemeyen insanlar eklendiğinde, iç ve dış güvenlikte nasıl bir zorlukla karşı karşıya kaldığımız daha iyi idrak edilebilecektir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim