• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 2 °C
  • Ankara -8 °C

DUYGUSAL EĞİTİM!

Av. Vedat Ahsen COŞAR


Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.
Nerden bilelim bunları!

Ahmet Hamdi Tanpınar

Son zamanlarda yeni bir alışkanlık edindim: daha önce okuduğum kitapları yeniden okuma alışkanlığı. Geçen yıllar içinde kazanılan deneyimlerden olsa gerek, bu yeni okumalar, ilk okumalarımdan daha çok tat, daha çok keyif veriyor bana. Bu yeni okumalar sayesinde, daha önce çıkaramadığım dersleri çıkarıyor, göremediğim ışıkları görüyor, yaşamadığım heyecanları yaşıyor, farkına varmadığım duyarlılıkların farkına varıyor, hissetmediğim duyguları hissediyorum.

Daha önce okuduğum kitapları tekrar okudukça, şairin ‘çoktan bitmiş bir yolun ucunda, gidip de gelmeyenler, beyhude bekleyenler, biz ayın çıplak arsasında, savrulan zaman kırıntıları, nerden bilelim bunları’ demesini daha iyi anlıyorum.

Son zamanlarda yeniden okuduğum kitapların içinde, beni en çok etkileyeni, bu yazıya konu yaptığım Gustave Flaubert’tin ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı oldu. Biz Gustave Flaubert’i, daha çok kadın erkek ilişkileri, evlilik, cinsellik, zenginlik gibi kavramları sorgulayan, 19. yüzyıl Fransası’nın ahlak anlayışını ve burjuva değerlerini eleştiren, o yüzyıla egemen olan din ve ahlak anlayışını anlatan, müstehcen olduğu iddiasıyla yasaklanmaya çalışılan ‘Madam Bovary’ isimli romanıyla tanırız. ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanını ise çok fazla bilmeyiz. Oysa Flaubert’in bu romanı, en az Madam Bovary’i kadar, hatta daha çok etkileyici, sürükleyici, eğitici ve öğreticidir. Romanın bir diğer önemli özelliği, çoğumuzun ve özellikle Türkiye bağlamında 68 kuşağının hayatından renkler, sesler, izler ve dersler taşımasıdır.

Flaubert’in ‘Bir Delikanlının Hikayesi’ olarak takdim ettiği ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı, bir delikanlının hikayesinden daha çok, romanın kahramanları olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in kişiliklerinde, entelektüellerin yarattığı hayal kırıklığının ve uğradıkları başarısızlığın hikayesidir.

Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da, romantik esintilere yer vermekle birlikte, aslında tam bir gerçekçi olan Flaubert, bir yönüyle kendi hayat hikayesinden de esinlenerek yazdığı ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanında, gerçeklikten hareketle entelektüellere yöneltilebilecek belki de en ağır, en katı, en acımasız eleştirileri yapar.

Romanda yaşananlar daha çok, İngiliz tarihçi Lewis Namier’in ‘entelektüellerin devrimi’ olarak nitelediği 1848-1851 yılları arasında sahne alan Paris Ayaklanmasında geçer. Karl Marks’ın ‘umutsuzluğun ayaklanması’ olarak tanımladığı Paris Ayaklanması, siyasi tarihin tanıklık ettiği en büyük, en dramatik işçi başkaldırılarından birisidir.

Marks, Napoleon Bonaparte’ın yeğeni Louis Bonaparte’ın imparatorluğa giden yolun taşlarını nasıl döşediğini anlattığı Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i isimli kitabında, sadece Louis Bonaparte’ın iktidara gelişini, bunun nedenlerini ve sonuçlarını anlatmaz, bu ayaklanmanın işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanmasının nedenlerini de analiz eder. Marks’a göre işçi sınıfının bu yenilgisinin nedeni, küçük burjuva demokratlarının iradeden ve iktidar perspektifinden yoksun politikalarına inanması, deneyimsizliğinden dolayı kendi siyasal birliğini ve sınıf bağımsızlığını oluşturamamasıdır.

Siyasi tarihin bu umutsuz ve unutulmaz ayaklanmasının yaşandığı Paris, o günlerde de, Attila İlhan’ın sevgilisine ‘Paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım / Kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım’ dediği Paris’tir. ‘Biraz Paris’tir yani. Şimdi olduğundan daha çok siyasetin merkezi, şimdi olduğu kadar, belki daha fazla bohem hayatın ve aşkın kentidir.

Edebiyat eleştirmeni, Flaubert uzmanı Pierre Lepape’ye göre, sadece edebiyat değil, aşk da, edebiyatta aşk da Flaubert ile birlikte yön ve içerik değiştirmiştir. Flaubert’e kadar pedagojik öğeler, öğretiler içeren, özellikle genç okuyucularına “bu hissettiğiniz karışıklık ‘aşk’, ve işte sonuçları…” diyen, her aşk romanını bir deneyim, öteki ile ilişki üzerine pedagojik bir eğitim olarak sunan anlayış, Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanıyla sona ermiş, onun yerini hayata, hayatın gerçeklerine ve deneyimlerine daha uygun düşen bir anlayış almıştır. Bu anlayış, aşk romanı ya da aşkın romanını yazmak değil, aşka dair roman yazmak anlayışıdır.

‘Duygusal Eğitim’ isimli romanında Flaubert de bunu yapmış, bir aşk romanı değil, genç bir hukuk öğrencisi olan romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu süren aşkına dair bir roman yazmıştır. Böyle yaparak aşkın en büyük paradigması olan ‘seni seviyorum, onu seviyorum, onu seviyordum’ cümlelerinin içini boşaltmış, bu cümleleri sloganlaştırarak anlamsızlaştırmıştır.

O nedenle ‘Duygusal Eğitim’ bir aşk romanı değil, aşka dair, romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun aşkına dair bir romandır. Ama bundan daha çok, yola çıktıklarında hayalleri olan, toplumun refahını, insanların mutlu olacakları bir toplumun gerçekleşmesini hedefleyen, bu hedefleri gerçekleştirebilmek için hukukçu olmayı, tarihçi, siyasetçi, filozof olmayı, toplum bilimci olmayı kariyer hedefi olarak seçen iki genç insanın, Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in, onların şahsında entelektüellerin uğradıkları başarısızlığın hikayesini anlatan bir romandır.

Peki, başarı nedir? Rahmetli Çetin Altan’ın özlü tanımıyla ‘Başarı, yalan söylemek zorunda kalmadan yaşayabilmek, yaşadıklarını anlatabilmektir.’ Bir bakın bakalım, böyle yaşayan kaç kişi var çevrenizde?

Başarı dedik, oradan devam edelim. Başarıya ulaşmak neyi veya neleri gerektirir? Başarıya giden yol her şeyden önce hayal etmekle başlar, risk almakla, pes etmemekle, vazgeçmemekle devam eder. Başarı denilen şey, başarılı olmayı deneyen ama başarılı olamayan kişinin, bir daha, olmadı bir daha denemesiyle gelir. Yani ‘hep denedin, hep yenildin, bir daha dene, bir daha yenil, daha büyük yenil‘ diyen Samuel Beckett’in öğüdünü dinlemesiyle gelir. Hayal, umut ve inanç, insanın hayata tutunmasını, başarıya odaklanmasını tetikleyen ve sağlayan, hayattaki imkanları yaratan, hayatı anlamlı kılan dürtülerdir. Esasen hayat dediğimiz şey de, hayallerin, umutların, inançların, bunlar için verilen uğraşların, bu uğraşların gerçekleşmesi için çıkılan yolculukta kat edilen mesafelerin toplamıdır. Hayat yolculuğunda kendisine eşlik eden hayalleri, umutları, inançları olmayan, bunlar için mücadele vermeyen insanın, ayakta ve hayatta kalamaması, hayatının herhangi bir aşamasında kendisiyle hesaplaşmaya oturduğunda, yaptıklarının, yapamadıklarının hesabını kendisine ve hayata verememesi ondandır.

Onun için Noam Chomsky; ‘…İnsana, mesleğe ve topluma özgü sorunlarda önemli olan işin eylemsel yönüdür. Tasarımlar, eylemli olarak yapıp ettiklerimizin dürtüsü olan tasavvuru, tasavvur ise görgü, bilgi ve deneyim sahibi bir insanın içerisinde yaşayabileceği bir geleceği hayal etmeyi kapsar. Hedefler, tasarım, bilgi, fikir ve deneyim rehberliğinde belirlediğimiz seçimler ve tercihlerdir. Tasarımlarımız uzak ve bir kısmı henüz belirsiz de olsa, biz istersek eğer, hedefler çoğu zaman ulaşılabilir uzaklıktadır.’ diye yazar.

İnsanın hayalleri sona erdiğinde yenileceğini bilen Yahya Kemal’in: ‘Dünya biter o yerde ki, mağlup olur hayal / Temdid-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün‘ demesi ondandır.

Dönelim romana. Romanın ilk bölümünde, hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkan iki gençten Frédéric Moreau’nun hayalleri anlatılır. Romanın ikinci bölümü hayallerin gerçekleşmeye başladığı, aşkların yaşandığı, hayatın farklı tatlarının ve renklerinin farkına varıldığı, arzuların ve hedeflerin yavaş yavaş biçim değiştirmeye başladığı süreci ve bu süreçte yaşananları anlatır. Son bölümde, yolun başında duyulan heyecanın kalmaması, hayal edilenlerin bitmesi, arzu duyulan şeylerin tüketilmesi hikaye edilir. Bu bölüm aslında Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatla, kendi hayatlarıyla, kendileriyle hesaplaşmalarının bir hikayesidir.

Flaubert’e göre, başarılı olmayı hedefleyerek yola çıkan, yola çıkarken hedefleri, hedeflerinin gerçekleşeceği konusunda son derece iddialı ve umutlu olan bu iki gençten ‘entelektüel hırsları tükenen’ Moreau, ‘yıllar geçtikçe zihninin aylaklığına ve yüreğinin ataletine teslim olmuştur.’ O nedenle Flaubert, ellili yaşlara ulaşan Moreau’yu şöyle anlatır: ‘Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.’

Delauriers ise iktidara ulaşmak için çıktığı yolculukta kendisini siyaseten var edemedi ama kişisel kariyeri itibariyle ve sırasıyla ‘Cezayir’deki koloninin yöneticisi, bir paşanın sekreteri, bir gazetenin ve reklam ajansının müdürü oldu; ..şu anda da bir sanayi şirketinde müşavir avukat olarak çalışıyor.’

Son bölümde Flaubert sözlerine; ‘İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frédéric ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Delauriers. Sebebi neydi acaba?’ diye başlar ve ardından Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’i konuşturur. Her iki adam hayatlarına, geçmişte yaşadıklarına şöyle bir bakarlar ve birbirlerine şunları söylerler: ‘Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frédéric. Delauriers, Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.’

Flaubert her iki adamın bu konuşmalarını ‘Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar’ diyerek noktalar.

Peki, başarısızlıkta suçlu ve sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers mi, yoksa her ikisinin de yaşadığı çağ mı?

Flaubert’e göre 1848’in başarısızlıkları kendi kuşağının başarısızlıklarıdır. Yani başarısızlıktan sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’dir. Edebiyat hocası ve eleştirmeni, sağlığında Filistinlilerin Amerika Birleşik Devletleri ve Batı başta olmak üzere tüm dünyadaki en önemli sözcüsü ve savunucusu olan Edward Said, BBC’nin düzenlediği Reith Konferanslarında yaptığı konuşmalardan derlediği ‘Entelektüel/Sürgün, Marjinal, Yabancı’ isimli sıradışı kitabında, bu başarısızlığı şöyle değerlendirir: ‘Moreau ve Delauriers’in kaderleri, hem iradelerini belli bir noktaya yönlendirememelerinin sonucu olarak, hem de insanın zihnini çelen sonsuz sayıda şey, baş döndürücü hazlar içeren modern topluma ödenen bir bedel olarak betimlenir. Bu toplum gazeteciliğin, reklamcılığın doğuşuna sahne olan, insanların bir günde ünlü olabildikleri, tüm düşüncelerin pazarlanabilir, tüm değerlerin değiştirilebilir hale geldiği, tüm mesleklerin kolay para kazanma ve çabucak başarılı olma arayışına indirgendiği sürekli bir dolaşım alanına dönüşmüş bir toplumdur. Bu yüzden romanın en önemli sahneleri simgesel bir biçimde at yarışları, kafe ve genelevlerde düzenlenen danslar, ayaklanmalar, geçit törenleri ve gösterilerde geçer; Moreau buralarda durmaksızın sevgiyi ve entelektüel doyumu bulmaya çalışır, ama araya hep başka şeyler girer…’

Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatları, Edward Said’in bu hayatlara dair değerlendirmesi, günümüz Türkiye’sindeki hayatlara, bazılarının hayatına ve yaptıklarına ne kadar çok benziyor! Yola büyük hedeflerle, iddialarla çıkan ama çıktıkları bu yolda ‘entelektüel hırsları tükenenlere, yıllar geçtikçe zihinlerinin aylaklığına ve yüreklerinin ataletine teslim olanlara’ yani. ‘Tavan‘ iken ‘Taban‘, ‘Taban‘ iken ‘Tavan‘ olanlara yani. Hem ‘Tavan‘, hem de ‘Taban‘ olanlara yani. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın betimlemesiyle; ‘Gidip de gelmeyenler(e), / Beyhude bekleyenler(e)! / …ayın çıplak arsasında / Savrulan zaman kırıntıları(na)’ yani. Oğuz Atay’ın ironik deyişiyle: ‘Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende alçaklık korkusu var‘ diyenlere yani. Cüneyt Ozansoy Hocanın dediği gibi: ‘Küçüklere sorulur: Büyüyünce ne’olcaksın bakiim? Büyüklere ise sorulmuyor: Küçülünce n’olcaksın bakiiim? Hepsinin başkan olacağı bellidir.‘ İşte böyle bir şey yani. .

Gustave Flaubert, George Sand’e yazdığı mektubunda ‘Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku‘ diyor. Ben tam olarak öyle okumadım, hem bir şeyler öğrenmek, hem de yaşamak için okudum. Çok da şey öğrendim, çok da şey yaşadım. Onun için sizinle paylaştım bunları…!

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim