• BIST 109.330
  • Altın 156,133
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara -3 °C

ELKOYMADA MAKUL ŞÜPHE VE TÜRK HUKUKU'NUN KRONİK SORUNU

Prof. Dr. Ersan ŞEN

Prof. Dr. Ersan Şen

Son CMK Değişiklikleri

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu yine değişti. Olağanüstü hal döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle kalıcı düzenlemelerin yapılamayacağını, bunların olağanüstü halin ilanına yol açan sebepleri ortadan kaldırmaya yönelik tedbirlerle sınırlı olması gerektiği, olağanüstü halin kaldırıldığı andan itibaren “kalıcı düzenlemeler” olarak nitelendirdiğimiz kanunlarda yapılan değişikliklerin hukuki dayanaktan yoksun kalacağını ifade etmemize rağmen, 6 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 680 sayılı KHK ile ceza yargılamasına ilişkin yeni ve kalıcı düzenlemelerin yapıldığını görmekteyiz. Aşağıda 680 sayılı KHK’nın ceza yargılaması açısından mühim görülen bazı hükümleri hakkında açıklamalara yer verilecektir.

1- 680 sayılı KHK m.9: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 161. maddesinin altıncı fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Vali ve kaymakamların kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki il Cumhuriyet başsavcılığı ve aynı yer ağır ceza mahkemesine aittir”. Vali ve kaymakamların yargılanacakları mahkemeler ile yargılanma usullerinde değişikliğe gidildiği görülmektedir. CMK eski m.161/6’da, ağır cezayı gerektiren suçüstü halleri ile kişisel suçlar ve görev suçlarında bulunan karışıklığın giderilmesinin amaçlandığı, savcılık ve mahkeme süreçlerinin netleştirildiği görülmektedir. Maddenin eski altıncı fıkrasına göre; “Ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinde, bu Kanunun hükümleri uygulanmak koşuluyla, vali ve kaymakamların kişisel suçlarından dolayı haklarında genel hükümlere göre soruşturma yapılması kaymakamların mensup oldukları il ve valilerin bulundukları ile en yakın il cumhuriyet başsavcısına aittir. Bu suçlarda kovuşturma yapmaya, soruşturmanın yapıldığı yerin görevli mahkemesi yetkilidir”.

Yeni hükme göre; vali ve kaymakamların kişisel suçlarından dolayı soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yer il cumhuriyet başsavcılığına ve aynı yer ağır ceza mahkemesine aittir. Vali ve kaymakamların görevleri sebebiyle işledikleri iddia edilen ve ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hallerinden dolayı soruşturma genel hükümlere göre yapılacak, bu konuda soruşturma ve kovuşturma izni alınmasına gerek bulunmayacaktır. Vali ve kaymakamların görevleri sırasında işledikleri iddia edilen kişisel suçları da görev kapsamında değerlendirilmeyecek ve CMK m.161/6’nın ilk cümlesine tabi olacaktır.

2- 680 sayılı KHK m.10: 5271 sayılı Kanunu’nun 172. maddesinin ikinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz.”

Açıklama: Soruşturma aşaması ile görevli ve yetkili kılınan sulh ceza hakimliklerinin etkinliği artırılmıştır. Bu hükümle; yalnızca itiraza konu edilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar değil, itiraz edilmeyen takipsizlik kararlarından sonra ortaya çıkan yeni delilden hareketle savcı iddianame düzenleyemeyecek, bu durumda da kamu davası açılabilmesi amacıyla gerekli olan iddianame hazırlanabilmesi, yani soruşturma dosyasının bir anlamda yeniden açılabilmesi için sulh ceza hakiminin “izin” nev’inden kararının alınması şartı getirilmiş, hatta bulunan yeni delilin “yeterli şüphe” oluşturması gerektiği ifade edilerek, buna sulh ceza hakiminin karar vermesi öngörülmüştür.

Hükümle, soruşturmanın amiri sayılan cumhuriyet savcısının yetkisi ve hareket alanı daraltılmış olup, artık kapalı soruşturma dosyaları konusunda sulh ceza hakimleri ön plana çıkarılmıştır. İtiraza konu edilen takipsizlik kararlarında benzer usul benimsenmiş olup, CMK m.173/6’da yapılan değişiklikle yeni delil ortaya çıktığında uygulanacak usul konusunda m.172/2’nin tatbik edilmesi öngörülmüştür. Bu düzenleme tekniği isabetli olmamıştır. Çünkü 173/6’nın ilk halinde; itirazı reddeden sulh ceza hakimliğinin yeni delil ortaya çıkması durumunda karar vermesi öngörülmekte iken, yapılan değişiklikle bu hususta bir boşluk doğduğu ve bu boşluğun da 172/2’ye atıf yapılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bizce eski usul devam edecektir, yani takipsizliğe itirazı inceleyen sulh ceza hakimliğinin yeni delil nedeniyle kamu davasının açılıp açılmayacağına dair karar vermesi gerekir. Ancak farklı bir görüşe göre; 173/6 tarafından 172/2’ye atıf yapıldığından, atıf yapılan hükümde de “sulh ceza hakimliği” denildiğinden, artık bu sulh ceza hakimliği itirazı reddeden hakimlik olmayabilir. Bu düşünce kabul edildiğinde, itirazı reddeden hakimliği yeterli şüphe için kamu davası açılmasını gerekli kılan esaslı yeni delilin varlığı veya yokluğu iddiasını inceleme yetkisi kısıtlanmaktadır. Bunun kabulü ise mümkün değildir. Ayrıca; daha önce itiraza konu edilmeyip de CMK m.172/2’ye göre yeni delilin ortaya çıkmasından dolayı yapılacak incelemede, herhangi bir sulh ceza hakimliği yetkili olacaktır, çünkü ortada daha önce takipsizlik kararını inceleyen bir hakim veya hakimlik bulunmamaktadır. Oysa itiraza konu edilen takipsizlik kararında; daha önce takipsizlik kararını inceleyen ve dolayısıyla yeni delil değerlendirmesi yapabilecek sulh ceza hakimi veya hakimliği olduğu için, yeni inceleme herhangi bir sulh ceza hakimi ve hakimliğine bırakılmamalıdır.

Sonuç olarak; hem itiraz edilmeyen takipsizlik kararlarında cumhuriyet savcısının ve hem de itiraz edilip reddedilen ve sonrasında yeni delil gereğince hakimliğin incelemesi gereken takipsizlik kararlarında reddeden sulh ceza hakimliğinin yetkisini kısıtlayan hüküm ve uygulamalara katılmadığımızı ifade etmek isteriz.

Bir başka sulh ceza hakiminin ve hakimliğinin, ilk red kararını veren hakimin ve hakimliğin kararına müdahale etmesi ve iradesini ortadan kaldırması doğru değildir. Yasal düzenlemelerle yargı yetkisine müdahale edilmesi yerinde görülemez.

“Yeni delil” ile “dosyada mevcut fakat gözardı edilmiş delil” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Dosyada mevcut fakat gözardı edilmiş etkili delilin varlığı halinde, ya savcının kasten veya taksirle görevini ihmal ettiğinden bahisle CMK m.172/2 ve 173/6 işletilmeyecek, soruşturma dosyası sulh ceza hakimliğinin iznine gerek olmaksızın yeniden açılabilecek veya dosyada delil bulunsa da değerlendirilmediği için “yeni delil” sayılıp CMK m.172/2 veya 173/6’ya göre hareket edilecektir. Biz ilk görüşe katılmakta, yani sulh ceza hakimliğinin izin kararına ihtiyaç olmadığını düşünmekteyiz.

3- 680 sayılı KHK m.12: 5271 sayılı Kanunun 247. maddesinin 2. fıkrasının (b) bendine “başvurmayan” ibaresinden sonra gelmek üzere “şüpheli veya” ibaresi eklenmiştir.

Açıklama: Artık CMK m.247 ve 248. maddelerde düzenlenen kaçakların yargılanması usulü; sadece kovuşturma aşamasında değil, soruşturma aşamasında da uygulanabilecektir. Böylece, yurtiçinde saklanan veya yurtdışına kaçan veya yurtdışında bulunan kaçak şüpheli veya sanığın yargılanması amacıyla savcılığa ve mahkemeye getirilmesi için zorlayıcı ve kolaylaştırıcı usullerin önünün açılması hedeflenmiştir. Kaçak şüpheli veya sanık hakkında yargılama yapılabilmesi mümkün olsa da, sorgusu yapılmamış sanığın mahkumiyetine karar verilemeyeceğini, çünkü ceza yargılaması sisteminde yoklukta yargılama ve mahkumiyet usulünün öngörülmediğini, yani savunma hakkını kullanmayan, kendisine savunma hakkı usule uygun şekilde kullandırılmayan, iddiaya ve delillere karşı diyecekleri ve savunması alınmayan sanığın mahkumiyetine karar verilemeyeceğini ifade etmek isteriz. CMK m.247’nin üçüncü fıkrası “Kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabilir. Ancak, daha önce sorgusu yapılmamış ise, mahkumiyet kararı verilemez.” şeklinde olup, maddenin diğer fıkralarına benzer bir değişikliğe gidilmemiştir. Esasında böyle bir değişikliğe gerek yoktur, çünkü kural olarak soruşturma şüphelinin gıyabında yürütülür. Kanaatimizce bu maddede yapılan değişikliğin sebebi, aşağıda kısaca açıklanan CMK m.248’de öngörülen elkoymanın soruşturma aşamasında da tatbik edilebilmesine imkan sağlanmasıdır. Ayrıca, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 29. maddesine ikinci fıkra olarak eklenen ve yabancı ülkede bulunup da Devletin güvenliğine, Anayasa ile kurulu düzenine karşı suçlar ile terör suçlarını işledikleri iddiası ile soruşturulan ve kovuşturulan kişilerin vatandaşlıktan çıkarılmaları, CMK m.247 ve 248’de gündeme gelecek kaçak şüpheli veya sanıkların yargılanmasından farklı bir düzenlemedir. Türk Vatandaşlığı Kanunu’na eklenen düzenlemenin, ilk bakışta CMK m.247 ve 248’den bağımsız olduğunu ifade etmek isteriz.

4- 680 sayılı KHK m.13: 5271 sayılı Kanunun 248. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kaçak sanığın”  ibaresi “Kaçağın” şeklinde değiştirilmiştir.

Açıklama: Maddede yapılan değişiklikle, kaçak olduğuna karar verilen şüphelinin cumhuriyet savcısına başvurmasını sağlamak amacıyla Türkiye’de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına, amaçla orantılı olarak elkoyulabileceği ve gerektiğinde kayyım atanabileceği kabul edilmektedir. Değişiklikten önce bu hüküm sadece kaçak sanıklar yönünden tatbik edilebilmekte idi. Bu tedbir sadece maddede katalog halinde sayılan suçlar yönünden uygulanabilir. Soruşturma aşamasında henüz iddiaya konu suçun net bir şekilde hukuki nitelendirmesinin yapılmadığı, delillerin tam olarak toplanmadığı dikkate alındığında bu madde ile ilgili soruşturmada özenli davranılması gerektiğini, sırf bu maddenin tatbik edilmesi için katalogda yer alan suçlardan birisinin soyut şekilde gerekçe gösterilmesinin doğru olmayacağını, şüphelinin kaçak olduğuna karar verildiği anda mevcut delil durumunun hangi suçu işaret ettiğinin delil ve gerekçesiyle açıklanmasının uygun olacağını, aksi halde kolay uygulama yoluyla “kaçak” kavramının geniş tatbikine yol açacağını, aynı şekilde kovuşturma aşamasında da benzer özen ve dikkatin gösterilmesi gerektiğini ifade etmek isteriz.

5- 680 sayılı KHK m.75: 29/5/2009 tarihli ve 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 29. maddesine 2. fıkra eklenmiştir. “26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302 nci, 309 uncu, 310 uncu, 311 inci, 312 nci, 313 üncü, 314 üncü ve 315 inci maddelerinde yazılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, bu durumun soruşturma aşamasında cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde vatandaşlıklarının kaybettirilmesi amacıyla Bakanlığa bildirilir. Bakanlıkça Resmi Gazetede yapılan yurda dön ilanına rağmen üç ay içinde yurda dönmemeleri halinde, bu kişilerin Türk vatandaşlıkları Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla kaybettirilebilir.”

Açıklama: Kaçak şüpheli veya sanık olup da Türk Adaleti’nin davetine icabet etmeyen, soruşturma ve kovuşturmaların tamamlanmasını geciktiren vatandaşların Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşlerinin sağlanması amacıyla öngörülen, her ne kadar tedbir gibi gözükse de “yaptırım” özeliği taşıyan vatandaşlıktan çıkarma, ancak İçişleri Bakanlığı’nın teklifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile mümkün olabilecektir.

Kaçakların kendilerine yapılan uyarıya ve buna rağmen yurda dönmemeleri nedeniyle yargılamaları tamamlanamadığı için vatandaşlıktan çıkarılmaları, esasında yargılamaların tamamlanabilmesine yardımcı olmayı hedeflemektedir. Sorgusu yapılamayan şüpheli veya sanık hakkında tutuklama ve mahkumiyet kararı verilemeyeceğinden, vatandaşlıktan çıkarmanın yargılamaları çıkmaza sokacağı ve neticesiz bırakacağı iddia edilse de, şüpheli veya sanığın vatandaşlıktan çıkarılması ile bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti’ne iade edilmeleri veya yakalanıp yurda getirilmeleri birbirinden farklı meselelerdir, yani vatandaşlıktan çıkarma iadeyi veya yargılanmayı engellemez.

Vatandaşlıktan çıkarılmaya dair düzenlemenin KHK ile getirilip getirilemeyeceği ve bunun Anayasa m.15/2’ye, 66’ya ve 91’e aykırı olduğu ileri sürülse de, olağanüstü hal veya sıkıyönetim dönemlerinde KHK’larla kişi hak ve hürriyetlerine, Anayasa m.15/2 ve bizce m.13’ü esas almak suretiyle olağan hukuk düzenine nazaran kısıtlamalar getirilebilmektedir. Bu kapsamda, ilgili KHK hükmünün Anayasa dayanağına sahip olduğu söylenebilir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim