• BIST 109.330
  • Altın 156,133
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara -3 °C

FÎHİ MÂ-FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Yaşam boyu ne çok şeyin yanından geçip gitmişiz. Ne çok fırsatın, hayalin, insanın, ihtimalin…’ MURATHAN MUNGAN

Çok yakında yayınlanacak olan “FÎHİ MÂ-FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” adını verdiğim anılarımın finalini daha önce sizinle paylaşmıştım. Bu defa değerli meslektaşlarım Ahmet Gürel, Salih Akgül, Senay Ertem, Mustafa Büyükavcı, Murat Böbrek, Ünal Yıldız tarafından, anılarıma yazılan sunuş yazıları ile benim yazdığım önsözü aşağıda bilgilerinize sunuyorum.

SUNUŞ

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunda üç yılı aşkın bir süre birlikte görev yapmaktan büyük keyif aldığım sevgili başkanım Sayın Vedat Ahsen Coşar, yaşamını anlattığı ve anılarını topladığı bu eserine benim de bir önsöz yazmamı isteyince çok gururlandım ve duygulandım.

Ancak Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın bu eserine önsöz yazmanın çok da kolay olamayacağını bilgisayarın başına geçince anladım. Zira ne kadar yazılırsa yazılsın Sayın Coşar’ı ve yaptıklarını kelimelerle anlatmak olanaksız.

Samsun Barosu başkanı olarak görev yaptığım 2004-2008 yılları arasında o tarihte Ankara Barosu Başkanı olan Sayın Vedat Ahsen Coşar’la  TBB’nde düzenlenen baro başkanları toplantılarında sıkça birlikte oldum. Baro başkanı olarak çağdaş ve demokratik bir anlayış içerisinde hukukun üstünlüğünü esas alarak Baroya ve avukatlara nasıl hizmet ettiğini, çalışkanlığını,  bizzat gözlemleme imkanı buldum.

Kendisi ile çok kısa bir süre çalışma fırsatı bulabildiğim TBB başkanımız Özdemir Özok’un vefatından sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçilen Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın entelektüel birikimi ile örnek insan ve örnek hukukçu kimliği yanında aktif bir icraatçı olmasına da bizzat tanık oldum.

Ankara Barosu başkanı iken yaptığı hizmetlerin yanında, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevine gelir gelmez, uzun zamandır faaliyete geçirilemeyen ve atıl durumda bulunan otelimizi çok kısa sürede ve öngörülenden çok daha düşük bedellerle mükemmel bir şekilde  faaliyete geçirişini, TBB’nin Kızılay’daki eski birlik binasının, Ülkedeki tüm hukukçuların yararlanacağı günübirlik konuk evine dönüşmesi yönündeki hizmetini, AYAŞ’taki tesislerle ilgili müteahhitle önceki yönetim zamanında yapılan sözleşmeyi TBB’nin lehine revize etmesini; bu bağlamda, bu sözleşmedeki maliyet+%15 kar hükmüne göre malzemeleri kendisi seçen yüklenicinin elinden bu yetkinin alınarak, malzemeleri TBB’nin kendisinin seçmesini; kontrollük ve mimarlık  sözleşmelerinin feshedilerek daha iyi şartlarla tesislerin bitirilmesini sağlamasını, tüm barolara araç alınmasını ve baroların kendilerine yakışır hizmet binalarına sahip olması için gösterdiği çabaları; bilişim ve iletişim teknolojilerinin barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne transferini sağlamasını;  elektronik imza üretimini gerçekleştirmesini; akıllı avukatlık kimlik kartı-barokart için yaptığı alt yapı çalışmalarını ve kısa bir süre içinde bu kartların üretimini ve dağıtımını sağlamasını; avukat stajyerlerinin sigortalı yapılmasını; TBB’nin alt katında kurduğu hukuk müzesini ve daha pek çok şeyi, bu yoğun çalışma ortamında geçirdiği rahatsızlıkları önemsemeden sağlığını hiçe sayarak gece gündüz görevini en iyi şekilde yapma gayretlerini hiç unutamayacağım.

Ailece birlikte olduğumuz ortamlarda Sayın Coşar’ın, son derece iyi bir eş ve baba olduğunu, disiplinli çalışmasının getirdiği sertliğin yanında çoğu kez insancıl ve duygusal yanlarının da öne çıktığını, Türkiye Barolar Birliği seçimlerinde hiç de hak etmediği halde  yapılan haksız eleştiriler nedeniyle ne kadar üzüldüğünü, duygusallaştığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Yaşamının kısa bir bölümüne tanık olmama rağmen, sevgili Vedat Ahsen Coşar’ın tüm yaşamının insanlığa ve hukukçulara örnek teşkil edeceğini, entelektüel kişiliğiyle, insani ve mesleki duruşuyla geçen bir yaşamın anlatıldığı bu eseri okuyan herkesin insanlık için, kendisi için çıkaracağı bir pay ve ders olacağını söyleyebilirim.

Sevgili Vedat Ahsen Coşar başkanımın bundan sonraki yaşamında da insanlığa ve avukatlık mesleğine ve Türk Yargısına çok fazla katkılarda bulunacağına inanıyor, bana bu sunuş yazısını yazma fırsatını verdiği için en içten teşekkürlerimi sunuyor sağlık,mutluluk ve başarılar diliyorum.

Av.Ahmet GÜREL

Haziran-2016

SUNUŞ

Ne fark eder ki 

Kör insan için

Elmas da bir,

Cam da…

Sana bakan kör ise

SAKIN kendini 

Camdan sanma,  

Mevlana

Anılarımız, kendimiz ve geçmişteki yaşamamız ile ilgilidir. R. Necdet Kestelli’nin “Hatıra; mazinin hakikati, ümit; istikbalin hayalidir” dediği gibi insan yaşamı gerçekten;  geçmişten, bugünden ve gelecekten oluşur.  Geçmişi hatırlar, bugünü yaşar, geleceği hayal ederiz.

Anıların yazılması ile ilgili Murathan Mungan “Belki de bunun için herkes çocukluğunu/ geçmişini anlatmak ister birilerine. Bir zamanlar bizim olan bir sılayı, bir zamanlar parçası olduğumuz doğayı, suyun içinde yaşayıp da deryanın farkına varmayan balık örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar som bir bütünlük içinde yaşadığımız için ayrı bir ad verme gereği bile duymadığımız o saf hayatı anlatarak yeniden ele geçirmek isteriz. Anlatmak ikinci hayattır.” diyor.

Gerçekten de çoğumuz zamanın geçip giderken üzerimizde bıraktığı izleri, tortuları yeniden  yaşamak isteriz. Ama yazmanın amacı asla bu kadarla sınırlı değildir. Anı yazılarının önemli bir işlevi de tarihe tanıklık etmeleridir. Edebiyatta bir ilk kabul edilen  (batı da eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un  “Anabasis” adlı eseri ve edebiyatımızda 7. asırda) Göktürk Yazıtlarından sonra günümüze kadar geçen dönemde anı türünde çok sayıda eser yazılmış ve bunlar edebiyat tarihinde yazı türü olarak yerini almıştır. Anı türü eser olduğu kabul edilen şuara tezkireleri, menakıpnameler, fetihnameler, sefaretnameler tarihçilere ışık tutan eserler olmuştur. Tanzimat döneminden sonraki edebiyatımızda bu yazı türünde çok sayıda eser mevcut olup, bunlar yakın tarihimize ve o günlerin sosyal olayları hakkında sonraki kuşaklara ışık tutmaktadır.

Anı türü eserler, çeşitli alanlarda ünlü kişilerin hayatında iz bırakan anılarını sanat değeri taşıyan bir anlatımla yazarak başkaları ile paylaşmak düşüncesinden doğmuş olduğundan,  bu türün çıkış noktası; yaşanmış olaylardır. Temel kaynağı ise yazarının hafızasıdır. Tarihçilere ve araştırmacılara ışık tutma özelliğinin yanı sıra, yazarının kişisel yargı ve yorumuna dayalı olması nedeniyle bu yazım türünün sübjektif bir bakışı yansıttığı da gerçektir.

Themistocles[1] “Bana hatırlama değil, unutma sanatını öğret; çünkü hatırlamak istemediklerimi hatırlıyorum ve unutmak istediklerimi unutamıyorum” diyor.

Anı yazarı,  hatırladıklarını kaleme alırken ne kadar objektif olabilecek, gerektiğinde iğneyi ne kadar kendine batırabilecektir. İnsanın kendisi ile ilgili konularda objektif olmasının zorluğunu göz ardı etmemek gerekir.  Bu nedenle, sıcaklığının yaşandığı yakın tarihte değil, aradan uzun zaman geçtikten sonra anıların yazılmasının, olaylara daha olgun ve tarafsız bakılmasını  ve  ayrıntıdan uzaklaşılmasını sağlayacağı görüşünün nedeni budur.

Geçmişteki bir zaman ve mekan içinde yaşanmış anıların yazılması, bu nedenlerle kaygılandırır beni. Çünkü yazıldığı yeni zamanda yer edinemeyecekleri, yanlış anlaşılacakları ve cevap hakkı olmayan başkalarına haksızlık edilebileceği korkusunu birlikte yaşarım.

Ancak okuyucuya yaşattığı duygu ne olursa olsun, yazılan anılar, yazarın dediği gibi; ikinci bir hayattır, geçmişi yaşatmaktır. Andre Gide’nin “Hatıra yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır” demesindeki gerçek, yazılan anıların geçmişin unutulmasını engellemesidir.

Okuyacağınız eser, avukat olan yazarının, meslek örgütlerinde (Ankara ve Türkiye Barolar Birliği)  başkanlık yaptığı dönemlere, bunun öncesine ve sonrasına ait anılarıdır.

1994 yılından 2013 yılına kadar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nin çeşitli Kurul ve Komisyonları ile Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye Barolar Birliği Delegesi ve Ankara Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığım dönem içinde, birçok meslektaşım ve başkanlarımız ile yakından çalışma fırsatı buldum. Onların, mesleğimize katkı yapan çalışmalarına tanık oldum, deneyimlerinden yararlandım. Av. V.Ahsen Coşar’ın Ankara Barosu başkanı olarak üçüncü kez görev aldığı 2008’de Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım.

Av. V.Ahsen Coşar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemlerde ve sonrasında, aldığı övgü ve eleştiriler ile adından çok söz ettiren bir başkan oldu. Kamuoyu önünde olmak yerine görüş ve düşüncelerini, bizzat yazdığı makale, duyuru ve bildirilerle açıklamayı tercih eden başkan Coşar, hizmetlerinden çok ülke siyaseti ile ilgili gelişmelere sessiz kalmak ile suçlandı.

Duruşma salonlarının avukat masalarındaki monitörler ve Baroların hizmet binası ve hizmet aracına sahip olmaları Av.V.Ahsen  Coşar’ın, Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemde uygulamaya konulan projelerden bazılarıdır.

Mesleki ve felsefi bilgisi ile entelektüel kişiliği kabul gören Av. V.Ahsen Coşar’ın kişiliğinin ayrılmaz parçası olan tevazu ve makamları sadece hizmet aracı olarak görmesi nedeniyle “koltuk insanı değil, insan koltuğu yüceltir” düşüncesine örnek insan olduğunu hep düşünmüşümdür.

Eserin okuyuculara, gelecek kuşaklara ve özellikle meslek örgütü içerisinde görev üstlenecek meslektaşlarımıza yararlı olması dileğiyle…

Av. Salih AKGÜL

Mayıs-2016

[1]  (MÖ 524–459) Peɾs Savaşlaɾı boyunca Atina meclisinde görev almış olan Atinalı politikacı ve geneɾal.

SUNUŞ

Bana göre pek çok alanda “usta” tanımını hak eden bu anıların yazarı bir önsöz yazmamı istediğinde çok bocaladım. Çünkü; onu tanıyan pek çok kişinin söylediği gibi, okumayı ve yazmayı bir yaşam biçimi olarak seçen, bildiklerini,  öğrendiklerini, biriktirdiklerini paylaşmaktan haz duyan,  çevresini bilginin ve bilgisinin ışığıyla aydınlatmak için çabalayan,   kalemiyle değil yüreğiyle yazan  “gerçek bir usta”nın kitabına önsöz yazmak çok zor.

“BİR GÖZYAŞI BİR GÜLÜMSEME” isimli kitabında “ bilginin değerini bilenlere, neyi, ne zaman, nerede, nasıl söyleyeceğini bilenlere, aydınlığa, hikmete giden yolu bilenlere ve bütün bunları yaşamlarına uygulayabilenlere bilge diyoruz, usta diyoruz”  şeklindeki sözleriyle bu kitabın yazarı, kanımca  tam da kendisini tarif ediyor. Devamla;  “İnsana, insanlara, insanlığa hizmet eden, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insanlığa sunan o insanlara usta diyoruz, bilge diyoruz”  şeklindeki tanımlamada da yine kendisini işaret ediyor.

Çalışkanlığı, üretkenliği, entelektüel birikimi, derinliği, demokrat tavrı, sivil duruşu ve özgür düşünceye olan inancı hemen herkesçe bilinen usta   yazarın, bu kitabında paylaştığı anıları okuyanların,  onun pek de öne çıkarmadığı paylaşımcı, vicdanlı, bağışlayıcı, duygusal, alçakgönüllü özelliklerini ve daha pek çok erdemini  öğreneceklerini,  iyi insan olduğunu, “adam gibi adam”  olduğunu  anlayacaklarını   düşünüyorum.

Mevlana “ Bırak sözlerin yükselsin, sesin değil. Çiçekleri yeşerten yağmurdur gök gürültüsü değil” der. Vedat Ahsen Coşar’ın da, sesini değil sözünü yükselttiği tüm yazıları ve ilk kitabı gibi  “anılar’ını da zevkle ve bir çırpıda okumak için sabırsızlanıyorum.

Av.Senay Ertem

Ağustos-2016

SUNUŞ

Duygularınızla dünya arasında sadece teniniz varsa ve yaptığınız bir hatada yüzünüz kızaracak kadar erdem sahibiyseniz, hele empati yapabiliyorsanız, hayatı tamamlanacak bir proje gibi değil, doya doya yaşanacak bir zaman dilimi gibi görüyorsanız “başarılı” olmanız çok zor. Başarı için, duygusuz ve acımasız olmayı, hedef odaklı yaşamayı, herkese gülümseyen sahte bir maske takmayı dayatıyor modern zamanlar. Bir tür psikopatlık hali aslında bu. Buradan, her başarılı insanın anti sosyal kişilik bozukluğu olarak açımlanabilecek psikopatik belirtileri bir düzeyde yaşadığı sonucuna varan bir genelleme yapmak da, bütün genellemelerin ortak kaderini paylaşır ve yanlış olur.

Vedat Ahsen COŞAR, insan kalarak, hayatı duygularla, tevazuyla ve vicdanla yaşayarak, empati yaparak ve asla bir maskeye ihtiyaç duymayarak da başarılı olunabileceğini gösteren az sayıdaki istisnadan biri olmuştur benim için.

O’nu 2003 yılında, Ankara Barosu’nun seçim sürecinde tanıdım ilk olarak. Üç dönem yaptığı Ankara Barosu başkanlığı ve sonrasındaki TBB başkanlığı dönemlerinde, gerek Baro’da sürdürdüğüm Staj Kurulu üyeliği ve sonrasındaki Adli Yardım Kurulu başkanlığı görevleri dolayısıyla, gerekse kişisel dostluğumuzu her şart altında sürdürebilmiş olmamız nedeniyle, daha yakından tanıma olanağı buldum V.Ahsen COŞAR’ı. Her konuda anlaşamadık belki ama bir konuda mutlak olarak anlaştığımızdan eminim: İnsani ilişkinin, diyalogun sürmesi için asla her konuda anlaşmamız gerekmedi.

V.Ahsen COŞAR’ın hiç adamları olmadı; sadece düşünceleri vardı ve düşündüğünü hayata geçirebilmek için insanlarla birlikte olurdu. Kendi düşüncesinin ışığına kapılıp, bazen insanları görmekte, tanımakta yanıldığı da oldu. Hatalar yaptı tabi ki; insana dair, insan tanımaya dair, son derece insani hatalar. En basit, en sıradan işleri bile, duygusal bir coşkuyla yaptığını, kişisel gözlemim olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Duygularıyla yaşamak, zayıf yanlarını bile saklamadan, çırılçıplak bir ruhla, sıkı sıkı örtünmüş ruhların dünyasında başarıyı kovalamak, insani hatalar yapılmasına neden olabiliyor. Ama kendi hatalarıyla yüzleşecek cesareti hep olmuştur V.Ahsen COŞAR’ın. İşte okumak üzere olduğunuz hatıraları da, bir yanıyla böyle bir yüzleşme iken, diğer yanıyla da aramızda dolaşan maskeli yüzlere tutulan bir aynadır. Kişisel sohbetlerimizden de biliyorum ki, aynı zamanda “mecbur kalınmış bir savunma”dır anlatılanlar.

Biyografiyi, Stefan Zweig’in kalemi ile sevdim en çok. Roterdamlı Erasmus’u okurken özgür düşüncenin ne demek olduğunu anladım bir kez daha. Magellan’la birlikte yol aldım en kestirme güney geçişini keşfetmek için. Köleliğe karşı özgür düşünce için Castellio ile birlikte mücadele ettim Calvin’e karşı. Ve hayatımdaki Fouche’leri tanıdım Stefan Zweig sayesinde. Vedat Ahsen COŞAR sayesinde de, Erasmus ve Castellio ile birlikte özgür düşünceye giden en kestirme yolu bulmak için Magellan’ın kaptanlığında bir keşif yolculuğuna çıkıp, hayatımızdaki Fouche’leri bir kez daha görme olanağını buldum.

Keyifle okuyacaksınız.

Av. Murat Böbrek

Temmuz-2016

SUNUŞ

Hayat başlar ve biter! Nasıl başlayıp nerede sona erdiği değil, ikisi arasına neler sığdırılabildiğin önemlidir.’  Amin Maalouf

Bağnazlığın kanıksandığı hatta alkışlandığı dönemler devrimciler için çok tehlikelidir. Yenilikçi ve özgürlükçü yaklaşımlar hep yaftalanmaya mahkumdur. Halbuki devrimci statükodan yana olmaz, olamaz, olmaması gerekir. Vedat Ahsen Coşar 2004 yılından 2013 yılına kadar mesleğe hizmette hem zihinsel, hem de zahir devrimler yapmıştır. Hem olduğu gibi görünmüş, hem de göründüğü gibi olmuştur.

Kendi adıma en değerli katkı, maddi değerlerin hiçliği, bilginin yüceliğini şahsında yaşatarak öğreten değerli meslek büyüğüm, hemşehrim, ağabeyime sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Av.Mustafa Büyükavcı

Temmuz-2016

SUNUŞ

2010 yılı bahar döneminde Bilkent Üniversitesine, Küresel ve Uluslararası İlişkiler (GIA) programına başladım. O tarihte Vedat Hocam Ankara Barosu başkanıydı ve Hukuk Başlangıcı/Hukuka Giriş (Introduction To Law) dersimize geliyordu. Kendisini bu vesileyle tanıma şansını ve fırsatını yakaladım.  Ancak o sene hem ders yoğunluğu, hem de şu andakinin aksine İngilizce hukuk kavramları bana çok ürkütücü geldiğinden dersi bırakmak zorunda kaldım. Kıymetli Vedat Hocamdan aynı dersi 2011 yılı bahar sömestrinde bir daha aldım. O tarihte kendileri Türkiye Barolar Birliği Başkanıydı. Bu ikinci alışımda dersi sınıf birincisi olarak geçtim.

Öğrencisi olduğum süreçte, Vedat Hocamın ilgimi çeken ve beni kendine hayran bırakan bir çok özelliğini gördüm. Bu özelliklerinden bazıları;  Öncelikle çok iyi seviyede İngilizce bilen duayen bir hukukçu olması, sahip olduğu büyük yetki ve sorumluluklarının yanında medyatik ve entelektüel kişiliğine rağmen, öğrencilerinin karşısında tevazu sahibi ve son derece alçak gönüllü davranması ve bizimle adeta bir arkadaş olmasıydı. Bütün öğrenciler kendisiyle okul içerisinde istedikleri zaman diyalog kurabiliyorlardı. Bunların yanı sıra kendisinin adalet anlayışı ve yaklaşımı, hukuk bilgisi ve olaylara objektif olarak bakması beni ve diğer tüm öğrencileri etkilemiş ve hemen hepimizi kendisine hayran bırakmıştı. O günden bu güne kendisini duayen bir hukukçu olarak duruşu ve vizyonuyla hukuk kurallarından önce adaletli ve iyi bir insan olmak gerektiğini öğretme çabasıyla kendime rol model olarak aldım.

Benim idealim hukuk okumaktı, hukukçu olmanın beni tamamlayacağını, bana hitap edecek ve mesleki anlamda gerçekten zevk alacağım tek işin bu olduğunu düşünmekteydim. 2011 yılında bölümümde yüksek bir ortalama ile (3.70) bölüm birincisi olmuştum. Bu bana Hukuk Fakültesi’ne geçiş yapma imkanı vermişti. Bu şansımı değerlendirme konusunda da Vedat Hocamın görüşünü aldım, kendisi bana “hiç düşünmeden yatay geçiş yap Ünal” dedi. Hocamın teşvik ve desteği ile hiç düşünmeden Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesine yatay geçiş yaptım, şimdi daha iyi anlıyorum ki, çok da iyi yapmışım.

Fakülteyi geçen sene bitirdim ve şu anda stajımı Hocamın yanında yapıyorum. Stajımın bitmesine günler kala bunun benim için ne büyük bir onur olduğu konusunda kelimeler ve cümleler kifayetsiz kalmaktadır. Kendisi benim için ders aldığım yıllarda çok iyi bir hoca, mesleki anlamda bir üstat ve kendisiyle olan özel ilişkimde babam gibidir. Bilhassa benim üzerimde babamın sahip olduğu, olacağı ve olabileceği bütün haklara sahiptir. Hocamın fikirleri ve görüşleri benim için her zaman üstün olmuştur ve kendisine layık olmak adına Vedat Ahsen hocamın yolunda gitmekten şeref duyacağım. Üzerimde emeği çoktur. Kendisine en derin şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

Stj. Av. Ünal Yıldız

Ağustos-2016

ÖNSÖZ

Herkesin hayatına dair anlatacak bir hikayesi vardır mutlaka. Benim de var. Anılarımı onun için yazdım.  Kolej tahsili yaptım. İngiliz ve Amerikalı hocaların eğitiminden geçtim. Buna dair anlatacak şeylerim var. Anlattım. 68 kuşağındanım. O döneme, o dönemin Türkiye’sine dair anlatacak şeylerim var. Anlattım. 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Türkiye’nin zor zamanları olan bu süreçlere dair anılarım, düşüncelerim, gözlemlerim, tespit ve eleştirilerim var. Anlattım. Demokrasiye, Cumhuriyete, laikliğe, insan için ekmek kadar, su kadar aziz bir şey olan özgürlüğe dair değerlendirmelerim, görüşlerim var. Anlattım. Avukatım. Kırk bir yıldır fiilen bu mesleği icra ediyorum. Altı yıla yakın Ankara Barosu Başkanlığı, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Bu süreçte yargıyla, yargı bağımsızlığıyla, yargıç tarafsızlığıyla, avukatlık mesleğiyle, Türkiye’nin dünden bugüne en önemli sorunu olan hukukla, hukukun bazen dayanılmaz ağırlığıyla, bazen de dayanılmaz hafifliğiyle, Türkiye’nin daha hala hukuk devleti olamamasıyla ve bunun getirdiği sıkıntılarla, insanın ve insanlığın en yüce erdemlerinden birisi alan adaletle ilgili bildiklerim, biriktirdiklerim, gördüklerim, yaşadıklarım, bu konuda yaptığım mücadeleler var. Anlattım.

Üç cilt olarak düzenlenen anılarımın birinci cildi doğumumdan ikinci kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçilmeme kadar olan süreyi, ikinci cildi Ankara Barosu Başkanlığı’mın üçüncü dönemini, son  cildi ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı dönemini kapsıyor.

Anılarıma isim olarak koyduğum ‘FÎHİ MÂ-FÎH’ Mevlana’nın kitabının adı. Türkçe ‘İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR’ anlamına geliyor. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’nın katıldığı meclislerde yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Oğlu Sultan Veled ve Mevlana’nın müritleri tarafından derlenerek kitap haline getirilmiş. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’yı tanımak, Mevlana’nın tasavvuf, din, felsefe, ahlak, dünya ve insanlık görüşü, şiir vb. konulardaki görüşlerini öğrenmek ve anlamak yönünden Mesnevi kadar önemli ve değerli bir eserdir.

Mevlana’nın ‘Ona dayanırım Ben-Rahman ve Rahim Allah Adıyla’ diyerek başladığı bu büyük eserin ilk cümlesi: ‘Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden beydir. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul’ cümleleriyle başlar.

Mevlana’nın bu öğüdüyle kastettiği şey, kendisinin de açıkladığı üzere, cümlenin harici anlamı, yani ‘beyleri ziyaret eden bilgin kötüdür; bilginleri ziyaret eden bey hayırlıdır’ demek değildir. Araplar ‘Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik’ derler. Mevlana’ya göre de ‘almaya değil, vermeye giden bilgin iyidir; almaya değil, vermeye giden bey hayırlıdır.’

Ben ve benim gibiler, ‘alma değil, verme terbiyesi’ ile büyüdük. Anılarımı yazmaktan amacım, almak değil, vermektir. Nedir vermek istediğim? Gandi ‘benim hayatım, benim mesajımdır’ diyor. Aslında sadece Gandi’nin değil, herkesin hayatı, kendi mesajıdır. Benim hayatım da öyle. Anılarımı yazmakla, yarın ileride avukat, yargıç, savcı, noter veya akademisyen olmak isteyenlere, hukuk fakültesi öğrencilerine, halen avukatlık, yargıçlık, savcılık, noterlik ve akademisyenlik yapanlara, mesleği her ne olursa olsun bu kitaba ilgi duyacak olanlara bir mesaj vermek istedim. İyiliğin mesajını/bilgisini, önemli olmanın değil, değerli olmanın mesajını, bir şeyler olmanın değil, bir şeyler yapmanın mesajını, umudun mesajını, doğru ve güzel olan şeyler için, pozitif hedefler için mücadele etmenin mesajını, iyi olmanın, ahlaklı olmanın, erdemli olmanın mesajını, sade olmanın, mütevazi olmanın, saydam olmanın, bağımsız, özgür, özerk birey olmanın, iyi olanların bir gün mutlaka kazanacaklarının  mesajını vermeye çalıştım. Verebildiysem eğer, emin olun tek tesellim, yegane kazancım ve mutluluğum bu olacaktır.

Geçiciklerin geçicikleri, her şey geçici. Olmuş olan, olacaktır, yapılmış olan tekrar yapılacaktır ve güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur’ diyor İncil’in ahlaki özdeyişlerinden birinin yazarı olan Ecclesiaste. Benim yaşadıklarım da, yaşarken yazdıklarım da, söylediklerim de, hissettiklerim de geçici şeylerdi, güneşin altında daha önce yaşanmış olan, söylenmiş olan şeylerdi. Hepsi geldi ve geçti; yazıldı, söylendi, hissedildi, yaşandı ve bitti.  Ve elbette bunların hiçbirisi, yeni şeyler olmadığı gibi, çok önemli şeyler de değildi.

Peki, o halde neden yazdım anılarımı? Belki önemseyecekler olur diye yazdım ama daha çok kendim için yazdım. Kendimi ifade etmek, bir anlamda hayata, hayatıma karşı olan kişisel sorumluluğumu yerine getirmek, kamusal alanda ve anlamda uğradığım kimi haksızlıklara karşı kendimi savunmak için yazdım.

Ve elbette tanıklık ettiğim süreçte yaşanan toplumsal ve siyasal olaylar aracılığıyla tarihe küçük de olsa bir not düşmek için yazdım. Ve bunları yazarken Murathan Mungan’ın ‘Yaşam boyu ne çok şeyin yanından geçip gitmişiz. Ne çok fırsatın, hayalin, insanın, ihtimalin…’ demekle ne demek istediğini çok daha iyi anladım.

Son bir söz. İki teşekkür daha doğrusu. Anılarımı kitap olarak basan yayınevinin sahibi değerli insan, güzel insan, dost insan Sayın Ünal Sevindik’e ve yine anılarımın düzeltmelerini yapan, yayına hazır hale getiren, son birkaç yıl içinde kazandığım değerli bir arkadaşım olan, sohbetinden keyif aldığım, entelektüel kişiliğinden beslendiğim nadir insanlardan olan sevgili Ali Cevat Palaoğlu’na kucak dolusu teşekkürler ediyorum.

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim