• BIST 110.157
  • Altın 155,685
  • Dolar 3,8490
  • Euro 4,5370
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 8 °C

HAYAT BİR EMRİN VAR MI?

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Herkesin hayatı anlatmaya değerdir. Anlatacak pek bir şey yoksa yaşanmamış, saklanacak çok şey varsa ziyan olmuş demektir.’ Av.Dr.Banu YILMAZ

Yaz geldi ve gitti. Gelirken getirdiği sıcağını da aldı götürdü beraberinde. Birkaç kırık dökük anı kaldı yazdan geriye. Hüznünü de alıp yanında getiren sonbaharı yaşıyoruz şimdilerde. Yakında sonbahar da bitecek ve kış gelecek. Gelirken karını, buzunu, soğunu da getirecek yanında. Kış gelince bedenimiz üşüyecek elbette. Ama eminim sıcak yürekler üşümeyecek. Hem kendilerini, hem de o sıcaklığı hissedenleri ısıtmaya devam edecek. Peki, yürekleri üşümüş olanlar ne yapacaklar? ‘Bir yürek üşümüş / Kapamış kapılarını, / Onarmak zordur.’ dese de Özdemir Asaf, onlar için yapılacak pek bir şey yok bence. Üşümüş yürekleri onarmak zor değil olanaksızdır zira. Sonra kış gidecek, ardından bahar gelecek tüm neşesiyle. Bahar sadece neşe değil, yeni çiçekler, yeni şarkılar, yeni şiirler de getirecek beraberinde. Şiiri, şarkısı olanlar hissedecekler baharın geldiğini ve doyasıya yaşayacaklar baharı.

Ve bu devran böyle dönecek, bu düzen, bu hayat böyle devam edip gidecek. Hayat bu ve böyle bir şey çünkü. Hayat geçer, yaşadığınız zamanın resimleri eskir ya da kaybolur. Marcel Proust gibi ‘Kayıp Zamanın İzinde’de gitseniz, Swann’ların Tarafı’nda da, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’de, Guermantes Tarafı’nda da dolaşsanız, kaybettiğiniz zamanı, o zamanın resimlerini bir daha geri getiremesiniz. Hayat akıp gitmiş, zaman kendisini kaybettirmiştir çünkü. Hayatta her şey geçicidir yani. Hayata dahil olan her şey, mevsimler de, olaylar da, insanlar da geçicidir. Hayat denilen şey, bir varmış, bir yokmuş gibi bir şeydir yani. Onun için Buddha, ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiç bir şey kalıcı değildir.’ demiştir.

O halde hayatla kavga etmemek, hayatla inatlaşmamak, hayatla iyi geçinmek, bunun için de Cezmi Ersöz’ün sorduğu gibi hayata sık sık ‘hayat, bir emrin var mı’ diye sormak, hayatın emirlerini almak, bu emirleri mutlaka yerine getirmek gerekir. Hayat size yanlış bir emir vermez çünkü. Yeter ki siz hayatı tanıyın, anlayın ve dahi ciddiye alın.

Gitti mi gider hayat da, zaman da. İşin kötüsü hayat ve zaman geçip giderken tek başına gitmez. Başkaca şeyleri de alır götürür yanında. Hem de eskiterek, eksilterek, tüketerek götürür. İsteseniz de, çok isteseniz de, hayatın ve zamanın eskittiği şeyleri yenileyemez, eksilttiği şeyleri tamamlayamaz, tükettiği şeylerin yerine yenisini ikame edemezsiniz.

Hayatın hakkını vermek, kimsede alacağını bırakmayan hayata borçlanmamak için her şeyden önce çalışmak, üretmek gerekir. Kuşkusuz çalışma denilen, iş denilen şey, insanın dünyaya gelmesiyle birlikte var olmuştur. Ama yine de iş denilen, çalışma denilen şey insanlık tarihinin çok uzun olan hayatında eğitimli insanların, asillerin, varlıklı kişilerin yapacakları bir şey olarak değil, kölelerin yapması gereken bir şey olarak görülmüştür. Roma’da böyle olmuştur, eski Yunan’da böyle olmuştur, Osmanlı’da böyle olmuştur, Hıristiyanlığın ilk dönemleri ile İslamiyet’te de böyle olmuştur.

Fransız toplumbilimci Alain De Botton’un ‘Görmek ve Fark Etmek’ isimli kitabında işaret ettiği üzere çalışmayla, işle ilgili ilk pozitif düşünceleri, Rönesans ile birlikte İtalya’nın şehir devletlerinde, özellikle Michelangelo ve Leonardo da Vinci gibi seçkin sanatçıların biyografilerinde ve daha sonra Benjamin Franklin, Diderot, Rousseau gibi burjuva düşünürlerinin eserlerinde görürüz..

Çalışmayı, iş yapmayı, üretmeyi yücelten ve hatta kutsayan dinsel anlamdaki ilk çağrıya ise Protestan öğretisinde rastlarız. Bu bağlamda Protestan Kiliseleri’nin kendi cemaatlerine çok sık olarak ‘Tanrı’nın, kullarından, hem dünyevi ve hem de ruhsal yönden başarılı bir yaşam sürmelerini; bu dünyada edinilen servetin, öbür dünyada da hak edileceğini’ öğütlediklerini görürüz.

Bundan olsa gerek, kapitalizmin en önce ve en çok gelişme gösterdiği ülke Protestanların çoğunlukta olduğu Almanya’dır. Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiği ilk ülke olan İngiltere halkının çoğunluğu da, Katoliklik ile Protestanlığın bir sentezi, ama daha çok Protestan öğretisinin bir türevi olan Anglikan mezhebi mensubudur. Kapitalizm ile Protestanlık arasındaki yakın ilişki, diğer bir deyişle Protestan öğretisinin kapitalizmin gelişmesi üzerindeki olumlu etkisi, ünlü toplumbilimci Max Weber tarafından yazılmış olan ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizm’ isimli eserde enine boyuna incelenmiştir.

Çoğumuzun kişisel tarihinde bir şeyleri kutsayan, yücelten yıllar vardır. Kutsanan, yüceltilen şey kimi zaman sol, kimi zaman sağ, kimi zaman sermaye, kimi zaman emek ya da dünyevi başka bir şey olmuştur. Bugün geldiğimiz noktada hayata ve kutsanan bu değerlere şöyle bir bakınca; hepsi aziz, hepsi anlamlı, hepsi saygıya değer olmakla birlikte, bunların hiçbirisinin kutsanacak ya da yüceltilecek şeyler olmadığını kendi adıma söylemek durumundayım. Bir şeyi daha söylemek zorundayım, o da şu; dünyevi herhangi bir şeyi yüceltecek veya kutsayacak isek eğer, o şey herhalde çalışmak olmalıdır, iş yapmak, hizmet etmek, üretmek olmalıdır, bu dünyadan ayrılıp giderken geride bir eser bırakmak olmalıdır.

İş yapmak, üretmek, eser bırakmak elbette çalışmayı, çok çalışmayı gerektirir. Ama sadece çalışmak yetmez. Bir kurumun, bir kuruluşun yönetim sorumluluğunu üstlenmiş olanlar için ise hiç yetmez. O konumda olanların çok çalışmanın yanı sıra vizyon sahibi olmaları, erdemli ve yetenekli olmaları da gerekir çünkü. Ki buna ‘meritokrasi’, yani ‘erdemleri ve yetenekleriyle öne çıkan insanların yönetimi’ diyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından olan Thomas Jefferson’un siyaset sanatına getirdiği ve ‘en büyük hedefim ABD’ni meritokrasiye dayalı bir ülke yapmaktır’ dediği meritokratik yönetim: statülerin, pozisyonların, mevkilerin, ödüllerin yetenek, ehliyet, liyakat, erdem temelinde dağıtılmasını öngörür.

İnsan düşünen bir varlıktır ve düşündüğü için vardır. O nedenle Descartes, ‘Düşünüyorum, o halde varım’ demekte haklıdır. Ama varolmak, varolduğu için düşünmek yetmez insana. Varolması için insanın, yaratması, üretmesi, ‘yaratıyorum, üretiyorum, o halde varım’ demesi gerekir. Shakespeare’ın Hamlet’inin ‘To be, or not to be, that is the question / Olmak ya da olmamak, bütün mesele budur’ demesi bundandır. Çünkü bütün mesele olmak veya olmamaktır. Olmak ise ‘to be/varolmak’, yani yaşamak değildir, ‘to do/yapmaktır’, yaratmaktır, üretmektir.

Değerli meslektaşım, meslek ustam, ablam Av.Dr.Banu Yılmaz’ın özlü deyişiyle ‘Herkesin hayatı anlatmaya değerdir. Anlatacak pek bir şey yoksa yaşanmamış, saklanacak çok şey varsa ziyan olmuş demektir.’ Anlatacak şeyi olmayan insan sadece yaşamamış insan değil, hayatta bir şey ya da bir şeyler yapamamış, yaratamamış, üretememiş insandır. İnsan için bu elbette bir eksiklik, bir kusurdur. Saklanacak şeyi veya şeyleri olan insan ise, hem kendisine, hem de hayatına ziyan etmiştir, yazık etmiştir.

Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez’ diyor bilge Sokrates. Doğru da söylüyor. İnsanın zaman zaman kendisiyle baş başa kalması,kendisini, hayatını sorgulaması, başkalarını suçlamadan, yargılamadan, mahkum etmeden önce kendisini yargılaması, sorgulaması, özeleştiri yapması gerekir.

Ama bu çok zor bir iştir. Bunu yapamadığı için pek çok insan, işin kolayına kaçar, kendisiyle değil başkalarıyla uğraşır. Mahallelerimizde, apartmanlarımızda, işyerlerimizde kadrolu ya da kadrosuz meraklıların, gıybetçilerin olması bundandır…!

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim