• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 2 °C

HOŞGÖRÜŞSÜZLÜĞÜN HOŞGÖRÜSÜ!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Sözlüklerde verilen tanıma göre, hoşgörü, ‘insanın kendisine aykırı da gelse, her şeyi ve herkesi anlayışla karşılaması ve hatta bağışlaması’ anlamına geliyor.

Sadece bir davranış olmayan, aynı zamanda felsefi bir kavram ve bir duruş da olan hoşgörü, felsefi anlamda, ‘kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsızlık duymamak, o kişileri ve düşünceleri itibarsızlaştırmamak’ olarak tanımlanıyor.

Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere, hoşgörü insan hayatının önemli ve vazgeçilmez bir parçası, aynı toplumda başkalarıyla beraber yaşamanın asgari koşulu, kalıcı bir barışın kurulmasının ve sürdürülmesinin önkoşuludur. Esasen hoşgörünün siyasal alandaki hoşgörüyle birlikte temel alanlarından bir diğeri olan toplumsal hoşgörü, sosyolojik bir gerçekliktir ve bunun toplumsal anlamda ve zeminde yerleşmesi zamana, kültüre ve eğitime bağlıdır.

Her insanın farklı olmak, farklı düşünmek, farklı bir hayat sürmek hakkı vardır. Ve bu hak, insanı insan yapan en önemli özgürlüklerden birisi olan ‘seçme özgürlüğü’nün önemli ve vazgeçilmez koşullarından birisidir. Demokrasinin tanımlarından birisi olan ‘farklılığı kurucu unsur olarak kabul etmek’, aslında hoşgörünün siyasi anlamını ve karakterini ifade eder. Hoşgörünün siyasal alana ilişkin olan bu boyutu, doğrudan doğruya devletin toplumsal hayattaki yeri ve işleviyle ilgilidir.

Öyle ki, faşizm ve komünizm gibi hakikat tekeli iddiasında olan ve muhalif görüşler ile inançları hoşgörmeyi reddeden totaliter yapıdaki kapalı düşünceler ve yine bağnazlık ve hoşgörüsüzlük üreten muhafazakar milliyetçilik ve anlayışlar üzerine kurulan devletler, hoşgörü hususunda, geçmişte iyi sınav vermedikleri gibi, günümüzde de iyi sınav vermemektedirler.

Hoşgörünün etkili ve önemli olduğu bir diğer alan dindir. Öyle ki, toplumlarda hoşgörünün toplumsal bir sorun olarak doğmasına yol açan ve o nedenle hoşgörünün çözmeye yöneldiği ve çözmek için üzerinde çalıştığı en önemli sorunlardan birisi de, insanların farklı dinlere veya aynı dinin değişik yorumlarına inanmalarından kaynaklanmaktadır.

Niteliği itibariyle bir kabile dini olan ve o nedenle evrenselleşemeyen Museviliğin hoşgörü konusunda çok fazla bir sözü ve iddiası yoktur. Hıristiyanlığın önemli düşünürlerinden olan Thomas Aquinas ve Protestan Reformcular, John Rawls’a göre, sivil toplumun bağlarını gözlemleyemedikleri için, hoşgörüsüzdürler ve hoşgörüsüzlük konusunda kendilerini bir kader meselesi zeminine hapsetmişlerdir. Lord Acton’ın ‘The History of Freedom and Other Essays / Özgürlüğün Tarihi ve Diğer Makaleler’ isimli kitabının içindeki ‘The Protestant Theory of Persucation / Zulmetmenin Protestan Teorisi’ başlıklı makalesindeki anlatımına göre, Protestan öğretisinin temeli zulmetme üzerine kuruludur. Yine John Rawls’a göre Katolikler hiç de hoşgörülü değildirler.

Hoşgörü düşüncesinin batıdaki en önemli temsilcilerinden olan büyük İngiliz düşünürü John Locke, ‘A Letter Concerning Toleration / Hoşgörü Üzerine Bir Mektup’ isimli risalesinde, Hıristiyan öğretisine hakim olan hoşgörüsüzlüğü referans alarak, hoşgörünün çözmeye yöneldiği temel problemleri, özellikle dini meseleler çerçevesinde, enine boyuna tartışmakta, her insanın devletin müdahalesine maruz kalmaksızın dinini kendi istediği gibi yaşaması gerektiğini ileri sürmekte, hoşgörüyü, özellikle dinsel hoşgörüyü savunmaktadır.

Semavi dinler içinde hoşgörüyü inancının merkezine koyan din İslamiyet’tir. Esasen İslam kelimesi, diğer anlamlı anlamlarının yanısıra, sulh, barış ve uzlaşma anlamına da gelmektedir. Nitekim Kutsal Kitabı’mızın A’raf Suresi’nin 199. Ayeti Kerimesi ‘Sen affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışla emret ve câhillerden yüz çevir’ diyerek bağışlamayı ve hoşgörüyü emretmektedir.

Büyük İslam düşünürü, hoşgörü cemaatinin en önemli temsilcisi Mevlana Celaleddin Rumi, ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz, / Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…/  Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! /Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.’ diyerek hem bireysel ve toplumsal, hem de dinsel hoşgörünün doruğuna çıkmıştır.

Bütün bu masum, hoş ve olumlu yanlarına rağmen, hoşgörünün masum olmayan, rahatsız edici olan bir başka yönü de vardır. O da, bir alt/üst ilişkisini, durumunu işaret etmesidir. Öyle ki, kimi zaman ve durumlarda, birisinin muhatabına ‘seni hoşgörüyorum‘ demesi, bir büyüklüğü, bir hiyerarşiyi ifade eder. Rahatsız edici olması bundan dolayıdır. Ama öyle de olsa, hoşgörmek her zaman ve her durumda iyidir, ilişkilerin devamını sağlar, hastalanan ilişkileri tedavi eder.

Gelelim bu yazının konusuna. ‘Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü’, bir süreden beri Türkçeye çevirmek için üzerinde çalıştığım ve ilginizi çekeceğini umduğum bazı bölümlerini daha önce sizinle paylaştığım, Amerikalı siyaset bilimci ve düşünür John Rawls’ın ‘A Theory of Justice / Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabından, yine sizinle paylaşmak için seçtiğim bir bölüm. Rawls, bu başlık altında, hoşgörünün ve hoşgörüsüzlüğün dinsel boyutunu inceliyor. Dinsel yönden hoşgörüsüz olanlara, toplumsal barışı tehlikeye sokmadıkları, yurttaşların meşru haklarını ve anayasal rejimi ciddi şekilde tehdit etmedikleri takdirde ve sürece, hoşgörü gösterilmesini ve bu yolla  hoşgörüsüzlük cemaatinin bu üyelerinin ehlileştirilebileceğini, terbiye edilebileceğini savunuyor, hoşgörüsüzlüğün hoşgörüsünün hangi hukuki ve sosyolojik zeminde haklılaştırılabileceğini tartışıyor. Okuyalım;

HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN HOŞGÖRÜSÜ
Şimdi, adaletin hoşgörüsüzlüğün hoşgörüsüne ihtiyacı olup olmadığını ve eğer ihtiyacı var ise, hangi şartlar altında buna ihtiyacı olduğunu inceleyelim. Bu sorunu ortaya çıkaran çeşitli durumlar vardır. Demokratik devletlerdeki bazı siyasal partiler, onlara iktidar olduklarında anayasal özgürlükleri bastırmayı öneren doktrinleri sahiplenirler. Yine entelektüel özgürlüğü ret eden ama üniversitedeki pozisyonlarını ellerinde tutanlar vardır. Bu gibi durumlarda hoşgörü, adaletsizlik ilkeleriyle tutarsızlık içinde görünür ve bir oranda hoşgörü o ilkeler için gereksizdir. Ben sorunun dinsel hoşgörüyle olan bağlantısını inceleyeceğim. Uygun değişikliklerle bu konudaki argüman, diğer durumlara da genişletilebilir.

Bu hususta birkaç sorunu ayırt etmek gerekir. İlk önce, soru şudur, eğer hoşgörüsüzlük cemaati hoş görülmez ise, bundan şikayet etmeye hakkı var mıdır; ikinci soru, hoşgörü cemaati, hangi şartlar altında hoşgörüsüzlüğü hoşgörme hakkına sahiptir; ve sonuncusu, hoşgörme hakkına sahip olmadıklarında, hangi amaçlarla bunu uygulamalıdırlar. İlk soruyla başlayalım, Hoşgörü cemaati, eşit özgürlüğü inkar ettiğinde, hiçbir şikayet hakkına sahip değildir. En azından bu durumda, bir kişinin başkalarına karşı davranışlarını haklı çıkarmak için benzer durumlarda başvurduğu ilkelerle uyumlu olarak diğerlerinin hareketlerine karşı çıkmaya hakkı olmadığı varsayılır. Bir kişinin şikayet hakkı, kendisi için olan ilkelerin ihlallerini tanımasıyla sınırlıdır. Şikayet bir başkasını muhatap alan iyiniyette bir protestodur. Bu protesto, her iki tarafın kabul ettiği bir ihlal ilkesini talep eder. Emin olunuz, hoşgörüsüz bir insan iyiniyetle hareket ettiğini ve başkalarını inkar etmekle, kendisi için hiçbir şey talep etmediğini söyleyecektir. Onun bakışının, onun Tanrıya itaat ettiği ve hakikatin herkes tarafından benimsenen ilkesine göre hareket etmek şeklinde olduğunu varsayalım.  Bu ilke tam olarak geneldir ve o bu ilkeye göre hareket etmekle, o kişi, kendi hadisesinin bir istisnasını yapmamaktadır. O meseleyi, başkalarının ret ettiği doğru ilkeyi kendisinin takip etmesi olarak görmektedir.

Orijinal pozisyonun bakış açısından, bu savunmaya karşı verilecek cevap, dini hakikatin hiçbir özel yorumunun genel olarak yurttaşlar üzerinde bağlayıcı kabul edilmediği ve yine o ilkelerin teolojik doktrinin sorunlarının çözümlenmesinin tek bir otoritenin hakkı olduğu üzerinde anlaşılmadığı şeklinde olmalıdır. Her bir kişi, kendi dini yükümlülüklerinin ne olduğuna karar verilmesinin eşit bir hak olduğu üzerinde ısrar etmelidir. O kişi, bu hakkını bir başka kişiye veya kurumsal bir otoriteye devretmemelidir. Gerçekte, bir insan bir başkasını otorite olarak kabul ederken, o otoriteyi yanılmaz bile kabul etse, anayasal bir mesele olarak eşit vicdan özgürlüğünü terk etmesinin hiçbir yolu olmadığı sürece, kendi özgürlüğünü uygular. Adalet tarafından korunan bu özgürlük daimidir: kişi kaderini değiştirmekte her zaman özgürdür ve bu hak, onun düzenli ve akıllıca uyguladığı seçme özgürlüğünün iktidarına bağlı değildir. Biz, insanların eşit vicdan özgürlüğüne sahip olmalarının, bütün insanların Tanrıya itaat etmeleri ve hakikati kabul etmeleriyle tutarlı olduğunu gözleyebiliriz. İnsanların birbirlerine karşı kendi dinleri adına talepte bulunmalarını sağlayan ilkeyi seçmesi bir özgürlük problemidir ve bu düzenlenmelidir. Tanrı iradesinin takip edilmesine ve hakikatin tanınmasına izin verilmesi, daha henüz bir hüküm ilkesi tanımı yapmamıştır. Tanrı’nın niyeti olgusuna uyulması, hiçbir kişi veya kurumun bir başkasının dini yükümlülüklerine müdahale etme otoritesini takip etmeyi gerektirmez. Bu dini ilke, hukukta veya politikada, hiç kimsenin kendisi için daha büyük özgürlük talep etmemesini haklılaştırır. Kurumlar üzerinden talep yetkisi veren ilkeler sadece orijinal pozisyonda seçilmiş olanlardır.

Bu durumda, hoşgörüsüz bir cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hiçbir hakkının olmadığını kabul etmeliyiz. Hala hoşgörü cemaatinin onları bastırma hakkı olduğunu söyleyemeyiz. Şunun için söyleyemeyiz, başkalarının şikayet hakkı olduğu için söyleyemeyiz. Onlar bu hakka, hoşgörüsüzler namına şikayet etme hakları olmadığı için sahip değildirler, sadece adaletin bir ilkesi ihlal edildiğinde itiraz etme hakları vardır. Yeterli bir neden olmadan eşit özgürlük inkar edildiğinde adalet ihlal edilmiştir. Onun için sorun, bir başka hoşgörüsüzlük içinde olunmasının, birisinin özgürlüğünü sınırlandırmak için yeterli bir zemin olup olmaması sorunudur. Konunun daha iyi anlaşılması için, hoşgörü cemaatinin hoşgörüsüzleri sadece bir koşulda hoş görmeme hakkı olduğunu varsayalım, bu onların çok samimi olmaları ve kendi güvenlikleri için hoşgörüsüz olmaları gerektiğine inanmaları için bir neden bulunması durumudur. Bu hak, orijinal pozisyonun tanımladığı gibi, her bir kişinin kişisel korunma hakkı üzerinde hemfikir olduğu noktaya kadar hazırdır ve bunu takip eder. Adalet, varlıklarının temeli yok edilirken insanların tembel tembel oturmalarını istemez. Genel bir bakış açısından bakıldığında, kişisel korunma hakkından vazgeçmek insanların asla lehine değildir, o nedenle buradaki tek sorun, hoşgörüsüz olanlar başkalarının eşit özgürlükleri yönünden acil bir tehlike içinde değil iken, hoşgörülülerin hoşgörüsüzleri zapt etme hakkının bulunup bulunmadığı sorunudur.

Bir yolla veya başka bir yolla, hoşgörüsüz bir cemaatin adaletin iki ilkesini kabul ederek iyi düzenlenmiş bir toplumda var olduğunu varsayalım. Bu toplumun yurttaşları, bu insanlara hangi nazarla bakmalıdırlar? Onlar kesin olarak bu insanların üzerinde baskı kurmamalıdırlar, çünkü hoşgörüsüz cemaatin üyeleri bu durumdan şikayetçi değildirler. Bunu yerine, adil bir anayasa var olduğu sürece, adaleti üstün tutmak bütün yurttaşların doğal görevidir. Başkaları adil davranmadıklarında dahi, biz bu görevi yerine getirmek veya getirmemek konusunda serbest olamayız. Daha sıkı bir şarta gerek vardır;  o da bizim meşru çıkarlarımız yönünden önemli risklerin mevcut olmasıdır. Esasen adil yurttaşlar, özgürlük olduğu ve kendi özgürlükleri tehlikeye düşmediği sürece, anayasayı ve onun kabul ettiği bütün eşit özgürlükleri korumak için çabalarlar. Onlar, hoşgörüsüzleri başkalarının haklarına saygı olmaları yönünde zorlarlar. Zira kişi orijinal pozisyonda tanıdığı ilkelerin tesis ettiği haklara saygılı olunması gerektiğini bilir. Ancak anayasanın kendisi güvence altında olduğu sürece, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü inkar etmek için bir neden yoktur.

Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü sorunu, doğrudan doğruya iki ilkenin düzenlediği iyi düzenlenmiş bir toplumun istikrarıyla ilgilidir. Bunu aşağıda görebiliriz. Eşit yurttaşlık pozisyonundan baktığımızda, insanlar çeşitli dini kuruluşlara katılırlar ve bu pozisyon içinde birbirleriyle kendi tartışmalarını yaparlar. Özgür bir toplumdaki yurttaşlar, bir diğerinin adalet duygusundan yoksun olduğunu, bunun eşit özgürlüğün kendisini koruması için gerekli olmasına kadar düşünmezler. İyi düzenlenmiş bir toplumda, eğer hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıkarsa, diğerleri kendi kurumlarının doğal istikrarını dikkate almalıdırlar.  Hoşgörüsüzlerin özgürlükleri, onları bir özgürlük inancına ikna etmelidir. İkna çalışmaları,  psikolojik ilkeler üzerine çalışır, özgürlüklerini koruyan adil bir anayasa anlayışından yararlananlar, özgürlükler hususunda eşittirler ve onlar bir zaman sonra anayasaya itaat ederler. (*72) Hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıksa dahi, bu cemaat başlangıçta çok güçlü olmayacak, iradesini doğru yolda tahmil edecek veya çok hızlı büyüyemeyecektir, zira psikolojik ilkeleri elde tutmaya zamanı olmayacak, hoşgörüsüzlüğünü kaybetme eğiliminde olacak ve nihayetinde vicdan özgürlüğünü kabul edecektir. Bu adil kurumların istikrarının bir sonucudur, istikrar demek, eğilimler adaletsizliğe doğru yükseldiği zaman, diğer güçlerin bütün düzenlemelerin adaletini korumak için oyuna katılmaya çağrılmalarıdır. Elbette, hoşgörüsüz cemaat başlangıçta çok güçlü olabilir veya hızlı büyüyebilir ve o nedenle istikrarı yapacak güçler bunu özgürlüğe dönüştüremeyebilir. Bu durum, felsefenin tek başına çözemeyeceği bir pratik ikilem sunar. Bu ikilem, hoşgörüsüzlüğün özgürlüğünün, özgürlüğü sınırlandırmak için adil bir anayasa altında olmasına bağlı olup olmaması üzerinedir. Adalet teorisi sadece adil anayasayı karakterize eder, siyasal eylemin amacı, pratik kararların hangi referansla verilmesi gerektiği üzerinde durur. Bu amacın takip edilmesinde, özgür kurumların doğal gücü unutulmamalıdır ya da bunlardan hareket eden eğilimlerin kontrolsüz bir şekilde gidecekleri ve kazanacakları varsayılmalıdır. Adil bir anayasanın doğal istikrarını bilerek, iyi düzenlenmiş bir toplumun üyeleri, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü sınırlandırma konusundaki güveni, sadece eşit özgürlüğün kendisini korumasının gerekli olduğu özel durumlarda düşünmelidir.

O halde, sonuç, hoşgörüsüz cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hakkı yok iken, onun özgürlüğü sadece hoşgörünün samimiyetiyle ve onların güvenliği ile özgürlük kurumunun tehlikede olduğuna inanan nedenlerle sınırlandırılabilir.  Hoşgörü sadece bu durumda zapt edilmelidir. Adil bir anayasa inşa etmek için önder ilkeler yurttaşlığın eşit özgürlükleridir. Adaletsizlerin şikayet edemeyecekleri olgusundan değil, tam da adaletin ilkelerinin önderliğinde gitmek gerekir. Son olarak, adil bir anayasayı güvence altına almak için dahi, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılmasının, özgürlüğün maksimize edilmesi adına yapılmaması gerektiği de not edilmelidir. Bazılarının özgürlükleri, sadece başkalarının daha büyük özgürlüklerini mümkün kılmak için  bastırılmamalıdır. Adalet bu tür muhakemelerin özgürlükle bağlantı içinde olmasını, avantajlar toplamı ile ilgili olarak yapmak için yasaklar. Hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılması, sadece adil bir anayasa altında eşit özgürlüğü korumak için ve hoşgörüsüz olanların orijinal pozisyonda tanımaları gereken ilkelerle yapılabilir.

Bu ve bunu takip eden kısımlardaki argüman, eşit özgürlük ilkesinin uyarlanmasının sınırlı bir hadise olarak resmedilmesini önerir. Bunların farklılıkları bilinse ve hiç kimse bunları akılla uzlaştırmasa dahi, insanlar bunu orijinal pozisyondaki açılarından, hala üzerinde mutabık oldukları bu ilkeden hareketle ve yine herhangi bir ilke üzerinde ilelebet anlaşmaları durumunda yapabilirler. Tarihsel olarak dini hoşgörüden kaynaklanan bu fikir, diğer durumlara da genişletilebilir. O nedenle biz orijinal pozisyondaki kişilerin ahlaki kanaatlere sahip olduklarını bildiklerini ve aynı zamanda bilinmezlik/cehalet perdesinin onların bu kanaatlerinin ne olduğunu bilmediklerini varsayıyoruz. Onlar, çelişki olduğunda ve tanıdıkları ilkeler bu inançları geçersiz kıldığında bu ilkeleri anlarlar; aksi takdirde, görüşlerini düzeltmeye ihtiyaç duymadıkları gibi bu ilkeler inançlarını üstün tutmadığı takdirde, inançlarından da vazgeçmezler. Bu yolla adalet ilkeleri karşı ahlaki davranışları tıpkı yarışan dinlerin taleplerini düzenledikleri gibi hükme bağlarlar. Adaletin kurduğu çerçeve içinde, farklı ilkelerdeki ahlaki kavramlar ve anlayışlar, aynı ilkelerin değişik biçimde dengelenmesini temsil ederler ve bunlar toplumun değişik kesimleri tarafından da kabul edilirler.   Önemli olan şudur, farklı kanaatlerdeki değişik kişiler, siyasal bir ilke meselesi olarak temel yapı üzerine çatışan taleplerde bulunduklarında, onlar bu talepleri adalet ilkeleriyle yargılarlar. Orijinal pozisyonda seçilen ilkeler siyasi ahlakın özüdür. Bu ilkeler, sadece kişiler arasındaki işbirliği şartlarını belirlemezler, aynı zamanda farklı dinler ve ahlaki inançlar ile bu kişilerin ait oldukları toplumun kültür şekilleri arasındaki mutabakat anlaşmasını da tanımlarlar. Şimdi eğer bu adalet kavramı büyük oranda negatif görünüyor ise, biz onun daha iyi tarafını da göreceğiz.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim