• BIST 107.359
  • Altın 151,681
  • Dolar 3,6702
  • Euro 4,3105
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 18 °C

"HSYK, Siyasal İktidar Karşısında Tarihinin En Edilgen Konumu İçindedir"

"HSYK, Siyasal İktidar Karşısında Tarihinin En Edilgen Konumu İçindedir"
YARSAV Başkanı Murat Arslan, ODA TV'den Nurzen Amuran'a konuştu. Arslan, "Bugün HSYK, siyasal iktidar karşısında tarihinin en edilgen konumu ile büyük bir acziyet ve teslimiyet içindedir." dedi.

Nurzen Amuran: Bu dönem, adli açılış töreninde yargıda taraflar bir araya gelemedi alternatif kutlamalar düzenlendi.Bu görüntü adalet hizmeti veren yargının bütünlüğü açısından önemli bir risk gibi görünüyor. Şimdiye kadar adli yıl açılışlarında yargının bütün muhatapları bir arada olup,yargının bütünlüğünü temsil ettikleri oldu mu?

Murat Arslan: Aslında şimdiye kadar da adli yıl açılışlarında, yargının tüm muhataplarının bir arada olması ve yargının bütünlüğünü temsil etmesi söz konusu değildi. Törenler, Yargıtay tarafından organize ediliyordu ve tüm yargı teşkilatının buluşması gerekirken, yıllardır Yargıtay Başkanlığı'na yaptığımız başvurulara yanıt verilmesi nezaketi dahi gösterilmeden, konunun birinci planda ilgilisi yargıç ve savcıların meslek örgütlerine yer verilmiyordu. Hâlbuki sorunları sahada bizzat tecrübe eden yargıç ve savcıları temsil eden meslek örgütleri, yargının sorunlarının ve beklentilerinin ifade edildiği bir düzlemin vazgeçilmez aktörü olmalıdır. Geçen yılki Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde yaşananlardan sonra da adli yıl açılışı egolar savaşının zemini haline getirildi ve önce savunmanın temsilcisi TBB Başkanı’nın konuşması boykot edildi, nihayetinde ise adli yıl açılış törenlerinin yasal zemini ortadan kaldırıldı. Neticede herkes kendi adli yıl açılış törenlerini düzenler oldu. Gerekçesi son derece basit ve arkasında yargıya hükmetme amacı olan bu düzenleme, yargıya asli fonksiyonları itibariyle herhangi bir şey kaybettirmeyeceği gibi umuyorum ki sağduyulu kamuoyu nezdinde hak ettiği karşılığı bulacaktır.

Adli yılın başlaması nedeniyle düzenlenen törenler neden önemlidir, neden gereklidir?

Adli yıl açılışları, ağır bir iş yükü altında çalışan ve yalnızca kararlarıyla konuşacaklarına inandırılan yargıçların bulunduğu bir toplumda, yargının derli toplu sesini duyurabileceği bir alandır. Geride bırakılan bir yargılama döneminin muhasebesi ile geleceğe dönük planlamaların yapıldığı, diğer erklerin temsilcilerine ve medyaya yargının sorunlarının aktarıldığı, siyasi iradeden ve toplumsal kesimlerden beklentilerin ifade edildiği bir platformdur. En azından kâğıt üzerinde böyle. Pratikte ise, adli yıl açılış törenleri özellikle son dönemlerde anlam ve çizgisinden uzaklaştı, minnet-nezaket sarmalında “sade suya tirit” kabilinden bir gündemle çoktan ruhsuzluğa mahkûm oldu. Şimdilerde, devlet büyüklerini karşılama-selamlama-uğurlama törenselliğine, lüks otellerle renk katılmaya çalışılıyor. Ancak içerik olarak baktığınızda maalesef hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü sorunların özüne inmeden, merkezde kurulan yaldızlı kürsülerden tüm yurda yayılan beyanatlarla yargıyı tamir ve tanzim düşüncesi, fazlasıyla naiflik içeriyor.

BİAT, KOŞULSUZ VE ŞUURSUZ BİAT BU DÖNEMİN PARLAYAN YILDIZI

YARSAV önemli bir kuruluş ve modern demokrasinin işlediği ülkelerde benzeri oluşumlar saygın ve önemli kuruluşlar olarak kabul görüyorlar. Bizde ise biraz önce dediğiniz gibi Adli yıl açılışlarında bile gereken saygı gösterilmiyor. Hala böyle oluşumlara alışılmadığı için mi bu manzara ortaya çıkıyor?

Maalesef bizim ülkemizde, demokratik toplumlarda sivil toplum örgütlerinin yeri ve işlevinin ne olduğu hâlâ tam olarak bilinmiyor. Herhangi bir konuda politika oluşturulurken söz söylemeye yalnızca resmi kurumların yetkili olduğu ön kabulü var. Bireyi ve sivil toplumu dışlayan, Devlet-düzen öncelikli zihinsel bakış açısının bir yansıması bu. Hâlbuki resmi düzlem ancak ve nihayetinde “politik doğru”ya tahammül edebilir. Gerçekleri ve doğruları ifade, çoğu kez “resmi” alan dışında mümkündür. Diğer yandan, demokratik ve çağdaş toplum, örgütlü toplumdur. Özgür ve bağımsız demokratik kitle örgütleri olmadan demokrasinin korunması ve geliştirilmesi kolay değildir.

Bizim açımızdan baktığımızda da; YARSAV sahici bir kuruluş, hükümet dışı bir örgüt ve varlığını, bağımsızlığına ve Cumhuriyet kazanımlarını öncülleyen kurucu değerlerine ve bu değerleri sahiplenmiş üyelerine borçlu. Bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip bir yargı örgütü olarak, kuruluşundan bugüne karşısındaki tüm odakları bir şekilde alt etmeyi, sindirmeyi ya da pasifize etmeyi başarmış bir kuvvetle yakapaça olmuş ve hâlâ alt edilememiş. Aykırı sesleri bastırılamamış ve temsilcileri satın alınamamış, sindirilememiş ve duruşundan taviz koparılamamış. Siz bu nitelikte bir örgütün ve bu yürekte üyelere ve yönetime sahip bir sivil hareketin bu dönemde itibar görmesini, kendisine saygı gösterilmesini bekleyebilir misiniz? Bu dönemde kimlere, hangi birliklere ve birlikteliklere saygı gösterildiğini hepimiz görüyoruz. Biat, koşulsuz ve şuursuz biat, bu dönemin parlayan yıldızı… Bu kavramlarla her an sahici bir şekilde kavga veren bir yargı örgütü elbette kimsenin hoşuna gitmiyor…

Ancak gerçek demokrasinin “Sine QuaNon-olmazsa olmaz”ını bilen uluslararası hukuk camiasında ve yargı örgütleri içerisinde mücadelemizin nasıl takdir edildiğini de görüyoruz. YARSAV, var olduğu koşulların ülke içindeki zorluklarına inat, uluslararası ilişkileri ile saygın, ciddiye alınan ve takdir gören bir aktör artık. Tüm dünyadaki yargı meslek örgütleri ile yargının ortak sorunlarına çözüm platformlarının vazgeçilmez paydaşıdır. Umuyorum ki ülkemizde de evrensel standartlarda bir demokrasinin yerleşmesiyle birlikte, YARSAV’ın ve ilkesel mücadele eden tüm demokratik kitle örgütlerinin gerekliliği anlaşılacak ve hak ettiği saygıyı görecektir.

Bu dönemde geçerli olanın koşulsuz biat olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız, yargıda durum nedir?

Evet, siyasi iktidarın muhalif hiçbir sese tahammülü yok. Her yaptığını alkışlayacak ve meşruiyet sağlayacak payandalara ihtiyaç duyuyor. Ancak bu kadar despotik ve baskıcı uygulamalar karşısında doğal destekçi bulması mümkün gözükmüyor. O da çözümü var olan kurumların yapılarıyla oynamak ya da yeni biatçı kurumlar yaratmakta buluyor. Yargı açısından baktığımızda HSYK ve bu kurulda mutlak güç sahibi olan Yargıda Birlik Derneği (YBD) bunun en kristalize örnekleri. Düşünün, dünyada yargı bağımsızlığının güvencesi olarak kurgulanan HSYK, bizde ise yürütmenin emir ve talimatlarını istenilen süratte yerine getiremediği için yürütmeden tüm kamuoyu huzurunda özür dileyen ve siyasal iktidara tekmil vermeye hazır bir HSYK. Yargıda Birlik Derneği (YBD) ise tam anlamıyla bir hükümet projesi. İngilizce’de bu tür kurumları tanımlamak için kullanılan bir kavram var: “GONGO”. Yani “GovernmentOrganizedNon-GovernmentalOrganization”. Türkçe’ye “Hükümetçe Organize Edilen Sivil Toplum Örgütü” diye çevirebiliriz. En genel tanımıyla, bağımsız gibi görünen ama devlet eliyle kurulan veya desteklenen, siyasi iktidarın o alandaki faaliyetlerine meşruiyet kazandırmak için varolan sahte STK diyebiliriz. YBD tam anlamıyla GONGO’dur.

MUHALİFLERİ SİNDİRME VE SUSTURMA UYGULAMALARI YARGIYA SİRAYET ETTİ

Beklenmedik bir şekilde görev yeriniz değiştirildi. YARSAV’ın üzerinde oluşan somut bir baskı örneği diye yorumladık. Hukuken haklarınızı korumak adına yasal yollara başvuracak mısınız?

Elbette. Hak ve adalet mücadelesi, hem başkalarına hem de kendisine yönelen hukuk dışılıkların tümünü kapsar. Eğer her koşulda ve ülkenin her yerinde, gerçek anlamda adalet dağıtmakla görevli yargıç ve savcılar, hak arama özgürlüğünü kullanamaz, kendi haklarını örgütlü bir güç halinde arayamazsa, hukuksuzluklara sessiz kalırsa,adalet beklentisi içinde yargı organlarına başvuran bireylerin tüm umudunu yıkmış oluruz.

Muhalifleri sindirme ve susturma uygulamaları, yargının tüm kurumlarına sirayet etti, bundan Anayasa Mahkemesi de payına düşeni almış görünüyor. 10 yıldır sürdürdüğüm Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü görevim (hem de raportör gereksiniminin en üst düzeyde olduğu bir dönemde) herhangi bir soruşturma geçirmememe, yazılı ya da sözlü bir uyarı almamama, sicil ve terfilerimin hep en üst düzeyde olmasına ve talebim de olmamasına rağmen gerekçesiz bir şekilde sonlandırıldı. YARSAV Başkanlığını da yürüten bir raportör olarak tek kabahatim ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kullanmak gibi görünüyor. Gerçek tasarruf makamını yargı kamuoyu çok iyi bilse de imza sahibi iradeye hangi objektif nedene dayandığını sormak istiyorum. Aniden ortaya çıkan hangi ihtiyacın gereği olarak, adli tatil içerisinde, sessiz sedasız bir şekilde yaklaşık 10 yıldır sürdürmekte olduğum Anayasa Mahkemesindeki raportörlük görevime son verildi? Bu tasarruf yargıdaki örgütlenme özgürlüğüne tahammülsüzlüğün son göstergesi olarak yargı bağımsızlığı mücadelesine bir darbedir. Asıl hedef, uluslararası alanda oldukça etkili olan ve önce işbirliği teklif edilen, kabul etmeyince de tehditlere maruz kalan ama hiçbir koşulda güce boyun eğmeyen YARSAV’ı etkisiz kılmak ve yerine yandaş STK olarak Yargıda Birlik Derneği’ni ikame etmektir. Ancak amaçlarına ulaşamayacaklardır. Bu haksız ve hukuksuz tasarrufu uluslararası yargı örgütlerine taşıdık. Ayrıca tüm yargısal yollara başvurup hukuk önünde, şahsıma yönelik ama aslında yargıdaki bağımsız örgütlenme özgürlüğünü ihlal eden haksızlığın ve hukuksuzluğun tespit ve tescilini sağlatacağım.

HSYK İKTİDAR TASARLANAN BİR KARARGÂH OLARAK YAPILANDIRILMIŞTIR

HSYK’nın oluşumunda kurumun bağımsızlığını tarafsızlığını engelleyici yasal bir yapı var. Yürütmenin temsilcilerinin de olması bir etken. Ayrıca uygulamada verilen kararlar da yönetimin ihtiyaçlarına yanıt verir nitelikte. HSYK’ya yöneltilen eleştirilerden biri yürütmenin kararlarıyla arasına mesafe koymaması olarak gösteriliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Tüm dünyada HSYK benzeri kurullar, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvencesini teminat altına alma, yargının etkili ve işlevsel şekilde görevini yapmasını sağlama, yargının temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olmasını sağlama gibi amaçlarla kurulmuştur. Ama bizim ülkemiz açısından bakarsak benim kişisel kanaatim HSYK yargı bağımsızlığının önündeki en büyük engeldir. İktidar sahiplerinin yargıyı yönetmek ve kontrol etmek amacıyla tasarladığı bir karargâh olarak yapılandırılmıştır.

2014 yılındaki HSYK seçimlerinde, siyasi iktidarın Yargıda Birlik Platformu olarak kurduğu yapının desteklediği (doğal olarak siyasi iktidarın onayından geçen) adaylar lehine yürütmenin tüm olanaklarının seferber edilmesi, Başsavcı ve komisyon başkanlarının, zayıf kalınan yerlerde mülki amirlerin devreye girmesi, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı ve bürokratların ve bilumum yandaş medyanın açıkça sahaya inmesiyle bu seçimin, Hükümet temsilcilerine "kazandık" sevinci yaşatması, bağımlı HSYK tablosunu değiştirmediğinin göstergesidir. 2010 ve 2014 seçimlerinin ortak noktası, yürütmenin forması ve armasını taşıyanların belirgin üstünlük kurmalarıdır.

Olumsuz 2010 tecrübesinin acı ve telafisi çok zor sonuçlarını halen yaşamakta iken, üzülerek ifade ediyorum ki, zaman yine bizi haklı çıkardı ve HSYK, belirtmiş olduğumuz bu acı, ürkütücü ve bir o kadar da korkutucu tespitin doğruluğunu seçim sonrası ilk bir yıllık faaliyet ve kararlarıyla tüm kamuoyuna gösterdi. Yürütmenin, yargısal faaliyetlere dönük en nazik taleplerine dahi gözünü ve kulağını yargı bağımsızlığı adına kapatması, evrensel hukuku da içine alan mevzuat ve vicdanına göre karar vermesi gerektiğine inandığımız ve savunduğumuz bir HSYK anlayışından, yürütmenin emir ve talimatlarını istenilen süratte yerine getiremediği için yürütmeden tüm kamuoyu huzurunda özür dileyen bir HSYK anlayışına evrilindi. Bugün HSYK, siyasal iktidar karşısında tarihinin en edilgen konumu ile büyük bir acziyet ve teslimiyet içindedir.

Bu durum Ömer Seyfettin’in “Diyet” romanında en güzel şekliyle anlatılıyor. Kendisi bağımsız olamayan ve bir konuma gelebilmek içim diyet borcunun altına girenler sadece efendilerinin buyruklarına uygun hareket eder ki aksini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Her şeye rağmen umudum, bu arkadaşlarımızın da bir gün adalet ve vicdan duyguları galip gelecek ve diyet sahibine “al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi”diyeceklerdir.

Bir zamanlar siyasetçilerin kullandığı bir deyim vardı. İşlerine gelmeyenleri “Görülen lüzum üzerine” görevden alırlar veya emekliye sevk ederlerdi. Bugün ise sizin de değindiğiniz önemli kavram var. Bürokraside çok kullanılan bir sözcüktür “hizmet gereği”.Galiba HSYK da aynı kavramı çokça kullanmaya başladı.

Evet, özellikle son yıllarda kararnamelerin bir intikam aracı olarak kullanıldığına tanık oluyoruz. Kararnameler ile binlerce meslektaş kıdem, liyakat, ehliyet, aile birliği, bütünlüğü, çocukların okul durumu, sağlık gerekçeleri vb. gözetilmeden hallaç pamuğu gibi bir diyardan diğerine savruluyor. Gerekçe de “hizmet gereği”. Halbuki şimdiki Kurul üyesi arkadaşlarımız, ‘hizmet gereği’ kavramının bir atama/yer değiştirme gerekçesi olamayacağı ve bunun tarihe gömüleceği vaadiyle oy istiyorlardı. Bugün ise her tasarruflarını bu kavram üzerinden gerekçelendiriyorlar. Hiçbir objektif kriterleri yok. Paralel yapıyla mücadele adı altında kendi taraftarlarının payelendirilmesini, tüm muhalif düşünenlerin ise yok edilmesini amaçlayan, akla karanın birbirine karıştığı kararnamelerle yürüyen bir süreç yaşıyoruz.

ÜLKEMİZ TAM BİR TOTALİTER YÖNETİM LABORATUVARINA DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA

Adli yılın açılışı nedeniyle yayınladığınız mesajınızda  “Mahkemelerin muhaliflerin sesini kısmada silahsız güç olarak kullanıldığı bir yargı gerçeği” ile karşılaştığımızı belirttiniz. Kamuoyunu çok tedirgin edecek bir tespit. Bu tespitinize dayanak olacak örnekleri okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Yargının araçsallaştırılması maalesef yeni bir olgu değil ülkemizde. Ancak özellikle 2008’deki Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarıyla başlayan ve askeri bürokrasiyi hedef alan soruşturmaları müteakiben 2010 yılındaki Anayasa değişiklikleriyle ivme kazanarak tamamen iktidar güdümlü özel yetkili mahkemelerde çok sayıda keyfi yargılamalar yapıldığı bugün siyasi iktidar tarafından bile ikrar ediliyor. Toplumsal baskıya karşı konulamayarak bu mahkemelerin 2013 yılında kapatılmasının ardından 17-25 Aralık operasyonları sonrasında doğan yeni ihtiyaca uygun olarak mahiyet değiştirerek “Sulh Ceza Hakimlikleri” devreye sokuldu ancak bu defa paralelle mücadele adı altında tüm muhalifler hedefe konuldu. Benim Anayasa Mahkemesindeki görevimin sonlandırılmasından tutun, çeşitli medya kuruluşlarına yapılan tehdit ve baskınlar, terör örgütü destekçiliği iddiasıyla açılan soruşturmalar, gazetecilerin tutuklanması, bir taraftan tüm muhaliflerine karşı alabildiğine seviyesiz ve nefret unsurları içeren hakaretler eden devletlulara tanınan hakaret özgürlüğüne karşı bir tweet’le hukuksuzlukları dile getirmeye çalışan lise öğrencisinin, mülakat esnasında ırkçı bir soru karşısında tepki gösteren bir hukukçunun tutuklanması vb örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir.

Sarayın kaçak olduğunu tespit eden, MİT´in illegal dinleme yapan görevlileri hakkında soruşturma izni vermeyen Başbakan işlemini iptal eden, Suriye’ye silah taşıyan tırlarla ilgili yaptıkları soruşturmadan dolayı tutuklanan meslektaşlarına, meslektaşlık hukuku kapsamında destek veren, Deniz Feneri sanıklarından Zahit Akman hakkında "görevi kötüye kullanma" suçundan ceza veren,cemevini ibadethane sayan kararı veren, siyasi iktidar temsilcilerinin tarafı olduğu tazminat davalarında tam istedikleri kararı vermeyen, twitter ve youtube yasaklarını kaldıran, İstanbul’un siluetini bozan binalara yıkım kararı verebilen yargıçların görev yerlerinin ya da yetkilerinin değiştirilerek pasifize edilmeleri;

HES, nükleer santral, üçüncü havalimanı, üçüncü köprü projelerinde yandaş müteahhitler için çıkarılan imar planı değişikliklerini irdelemeye kalkan, ÇED raporu olmadan yangından mal kaçırırcasına yürütülmek istenendevasa bütçeli akçalı işlerde yürütmenin durdurulması kararlarını veren, doğa katliamlarına dur diyen tüm idari yargıçların vergi mahkemelerine kaydırılması;

Kentsel dönüşüm, hidroelektrik, nükleer santral inşaatı vb. olaylarda barınma hakkı, çevre hakkı için mücadele eden halk, sosyal ve ekonomik hakları için mücadele eden emekçiler, eğitim ve öğrenim hakkı için mücadele veren öğrenciler, Haziran direnişinde Gezi Parkı’nda en temel insan hakkını kullanmaya çalışarak asil bir duruş sergileyen bir genç kız, Beşiktaş’ın Çarşı grubunda yer alan taraftarlar, polis kurşunuyla genç fidanların katledilmesini protesto eden yurttaşlar hakkında savcılarca müebbetlerle süslü iddianameler düzenlenmesi;

Bir yurttaşın, “Hırsız var” dediği gerekçesiyle karakola götürülüp ifadesinin alınması sonrasında serbest bırakılması yönünde talimat veren nöbetçi savcının geçici olarak başka bir ile görevlendirilmesi;

16 yaşındaki bir çocuğumuzun okuldan gözaltına alınarak CMK´daki tutuklamaya ilişkin hükümlere, AİHS ve Anayasa’da yer bulan ifade özgürlüğüne, ülkemizin taraf olduğu çocuk haklarına dair uluslararası sözleşmelere aykırı olarak tutuklanması;

Adalet Bakanının YARSAV hesabından atılan ve HSYK´yı eleştiren bir tweet nedeniyle ‘durumun HSYK´ya iletildiğini, gereken inceleme ve soruşturmanın yapılacağını’ ifade ederek bir yargı örgütünü dolaylı tehdit etme cüreti gösterebilmesi…

Öyle çok örnek var ki, bu sayabildiklerim şu anda aklıma gelenler. Ülkemiz tam bir totaliter yönetim laboratuvarına dönüşmüş durumda.

YÜRÜTME İLE PARALEL YARGILAMA YÜRÜTEN SULH CEZA MAHKEMELERİ

Sulh Ceza Hâkimlikleri ve ihtisaslaşma adı altında oluşturulan yeni Ağır Ceza Mahkemelerine uygulamada DGM’lere yöneltilen eleştirilere benzer eleştiriler yöneltilmektedir. Yürütme ile paralel bir yargılama işlevini gördükleri yaygın bir iddia. Neler diyeceksiniz?

Sulh Ceza Hâkimlikleri ve ihtisaslaşma adı altında oluşturulan yeni Ağır Ceza Mahkemeleri;Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Özel Yetkili Mahkemeler, Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle görevlendirilen mahkemeler olarak devam eden ve gerçekte ihtisaslaşmanın değil dönemin muktedirlerinin muhalifleri sindirme ve toplumu kendi üstün ideolojilerine(!) göre biçimlendirmede araç olarak kullandıkları mekanizmalar olan  'Özel Mahkemeler' kervanının son halkalarıdır.Özel yetkilerle donatılmış yargısal mekanizmalar, halkın, milletin, yurttaşın yargısı değil -özellikle anayasal kurum ve kurullar arasında köklü, kabul görmüş demokratik teamüllerin olmadığı sözde demokratik rejimlerde- iktidarın silahsız kuvvetleri olarak çalışır ve otoritenin bir enstrümanı olmaktan öteye gidemez.

Kısmen bir önceki sorunuza cevap verirken değinmiştim. Siyasal iktidarın beklediği tutuklama kararını vermeyen sulh ceza hâkiminin anında görev yerinin değiştirilmesi, tutuklama talebini reddeden sulh ceza hâkiminin kararına yürütme erkinin tepkisi üzerine hemen tutuklama kararının verilmesi (yaşı küçük çocuklar için bile), özellikle 17-25 Aralık sonrası siyasi iktidara dokunan soruşturma ve kovuşturmalarda görev alan yargıç ve savcıların tutuklanmaları, yine Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla önlerine getirilen herkesin tutuklanması gibi uygulamalar, bu kurumlar hakkında yeterince veri sunuyor.

SİYASAL MÜCADELE ALANI BİR TERÖRİZMLE MÜCADELE ALANINA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

Son yıllarda yönetime muhalif olanlara karşı önlem alınmasında her suç isnadında terör örgütü üyesi olma iddiasına dayanan soruşturmalar yapılıyor ve gerçek terör örgütlerinin suçlarının önemi sıradanlaşıyor. Terör suçlarının kapsamının bu denli geniş tutulması yasalardaki düzenlemelerden mi kaynaklanıyor?

Yasal düzenlemelerden kaynaklanan yönü de var, uygulamadan kaynaklanan sorunlar da var. Mevzuatta terör ve terörizm kavramları muğlak bir tanımlamayla yer alıyor. TMK’ya göre bir terör eyleminin öncelikle ve mutlaka baskı, cebir, şiddet, korkutma, sindirme ya da tehdit yöntemiyle işlenmesi gerekiyor. Bu kavramlar subjektif kavramlar; kişinin psikolojik hali, kişiliği, kültür düzeyi, sosyo-ekonomik durumu vb. faktörlere göre değişkenlik gösterebilir. Mesela Yargıtay manevi cebir diye bir kavram icat etti, Balyoz davasında da buna dayanarak hüküm kurdu. Diğer yandan terör tanımının unsurları olarak sayılan; Türk devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak gibi ölçütlerin soyutluğu ve belirsizliği de istenildiği gibi yorumlanmaya açık hale getiriyor. Bu muğlaklık karşısında terörün ne olduğu, teröristin kim olduğu da otorite sahibi iktidar tarafından belirleniyor. Nitekim daha birkaç yıl öncesinde bir Genelkurmay Başkanı terör örgütü yöneticiliğinden yargılanıyorken, dönemin Başbakanı tarafından basılmamış bir kitap bombadan daha tehlikeli olarak görülüyorken, bugün; o dönemin muktedir gücü cemaat terör örgütü olarak soruşturuluyor, Doğan medya grubu hakkında terör destekçiliği iddiasıyla soruşturma açılıyor, bir zamanlar terör örgütleriyle ilgili yargılama yapan yargıçlar terör örgütü üyeliğiyle suçlanıyor. Dolayısıyla egemen gücün karşısında konumlanan herkes terörist muamelesi görebilir. Böyle bir durumda, içinde şiddet ve silah barındırmasa da, siyasal mücadele alanı bir terörizmle mücadele alanına dönüştürülüyor. Bunun sonucu olarak; yazı, konuşma, bir tiyatro oyununda ya da dizi film sahnesinde geçen bir replik, gazete köşe yazıları, sosyal medya mesajları hatta telefon mesajları, e-mailler bile terör faaliyeti olarak nitelendirilebiliyor. Ve egemen güç o dönemde de, şimdi de terörle mücadele ederken kendini hukukla bağlı görmüyor. Devlete devlet vasfını kazandıran hukuk ortadan kalkınca, siyaset bilimci RudolphRummel'in "devletlerin tarihin en büyük teröristleri olmasında şaşılacak bir şey yoktur" sözünü haklı çıkarırcasına, devletin meşruiyetini yitirmesi ve bir terör örgütüne dönüşmesi olasılığı insanı ürkütüyor. Bu durum şöyle bir kısır döngüye yol açıyor. Bugün, ülkenin yarısından fazlasını devlet düşmanı olarak gören ve muhalifleri sindirmek amacıyla Anayasal düzeni ortadan kaldırmakta bir beis görmeyenler, muhtemelen yarın kendileri terör soruşturmalarına (hatta kuvvetle muhtemel ki uluslararası alanda da) muhatap olacaklardır.

Bunun tek çözümü, bağımsız yargının; kendisini devletin ajanı olarak kodlayıp terörle mücadelenin bir parçası olarak görmekten vazgeçmesi, varlık nedeninin yalnızca adaleti sağlamak olduğunu unutmaması ve soruna duygusal ya da milli hislerle değil, evrensel hukuk anlayışıyla yaklaşarak terörle mücadelenin de hukuk içerisinde yapılması için yargısal denetimini gerçekleştirmesidir.

YARGININ DÜŞTÜĞÜ DURUM BUGÜNKÜ MAKTEDİRLERE DE DERS OLMALI

Hukukun nefessiz kaldığı bir ortam var diyorsunuz. Ancak binlerce insanı mağdur eden aldıkları hukuksuz kararlar nedeniyle yargıdan kaçmak amacıyla yurt dışına kaçan savcıları nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Yargıyı aparatlaştıran ve sahip olduğu bürokratik yetkisini başkalarının emrine vererek, hukuku ve devlet düzenini yozlaştıranlar ve bu yozlaşma sonucu kalıcı bir yolsuzlaştırma sürecini yaratanlar ve bu sürece yardım ve yataklık edenler kullanım süreleri bittikten sonra er ya da geç kendi yarattıkları canavarın pençelerine düşüyorlar. Tabii ki yarattıkları canavarın tahrip gücünü herkesten fazla onu yeşertenler bileceğinden ve bu yıkım makinesinin yazılımını yapanlar ve onu programlayanlar onun daha üst sürümlerinin ne denli tehlikeli olabileceğini öngörebileceğinden, aparatlaşarak sahibinin elinde canavara dönüşen yargılama süreçlerinden kendilerini kurtarmak için çeşitli yollara tevessül etmeleri ve ölümcül darbelerden kaçmaları beni şaşırtmıyor.

Yargının dünkü muktedirlerinin içine düştüğü bu durum, bugünkü muktedirlere de ders olmalı. Hukuku kendi amaçları doğrultusunda eğip bükenler, yargının ve yargı eliyle toplumun genetiğiyle oynayanlar akıllarını başlarına alıp bir an önce hukuka dönüş yapmazsa, yarın, bu laçkalığa yol açanların tamamının çok daha sert, zecri tedbirlere muhatap olacakları ve sığınabilecekleri bir yargı kurumunun ve hukuk düzeninin de kalmayacağı endişesini taşıyorum. Ama biz dün ve bugün olduğu gibi yarın da mağdurun ya da muktedirin kimliğine, kişiliğine bakmadan “herkes için, her zaman hukuk” demeye devam edeceğiz.

ÖNCELİKLE YAPILMASI GEREKEN YARGININ HEM HÜKÜMETTEN HEM DE CEMAATTEN KURTARILMASI

YARSAV olarak sizin sorumluluklarınızdan biri yargının sorunları. Şu anda değindiğiniz sorunların çoğu sadece uygulamalardan mı kaynaklanıyor yoksa yasal düzenlemelerin yetersiz kalışından mı?

Yargı bugün, hem yapısı, hem işleyişi, hem de ürettiği adalet hizmeti ile toplumda karşılık bulduğu güven açısından yaşamsal bir krizin içinde. İçeriği tamamen boşaltılan adalet kavramı üzerinden yoğun siyasal bir mücadelenin sıradan bir aracına dönüşmüş durumda. Düne kadar iktidarı birlikte kullanan ve yargının yönetimine de egemen olan hükümet ve cemaatin ölçüsüz ve gidişatına bakıldığında çılgınca denilecek bir gözükaralıkla halen de devam eden savaşına tanık oluyoruz. En büyük sorun bu. Bugün birilerinin olan yargı yarın kimin eline geçecek ve kimlere karşı kullanılacak?. Tarafların; yargı darbesi, yeni vesayet, milli irade, vatan hainliği, demokratik meşruiyet, rüşvet ve yolsuzluk vb kavramları adeta bir kurşun olarak birbirlerine karşı kullandıkları bu kavga, siyasal iktidar için her zamanki gibi bir fırsat olarak görüldü. Kavga hışmı ve seçilmiş refleksi rüzgârları ile yargıyı tamamen yürütmenin emir ve kontrolü altına sokan yasa görünümündeki Başbakan Emirnameleri-Meclis Tasarrufları çıkarıldı. Son HSYK seçimiyle birlikte de siyasi iktidar açısından yargı meselesi hallolundu. Mevcut durumundan ideal denklemdeki bağımsız bir erk olma noktasına erişmesi, çok yönlü ve uzun süreli bir savaşımı gerektiriyor.

Toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması; birilerine ait olan değil, tüm toplumun temsil edildiği ve devleti değil insanı odak alan bir yargı ile mümkün olabilir. Bu yüzden, yargının yeniden yapılandırılması için öncelikli yapılması gereken, yargının hem hükümetten hem de cemaatten kurtarılması. Diğer yapısal sorunların çözümü arkasından gelecektir.

Bu güzel sohbetiniz için teşekkürler.

Ben de teşekkür ederim.

 

Röportaj: Nurzen Amuran / ODA TV

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim