• BIST 98.314
  • Altın 143,598
  • Dolar 3,5661
  • Euro 3,9852
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 20 °C

“Hukuk ve Yargı Konusunda Çarptığımız Duvarlara, Israrla Tekrar Çarpıyoruz”

“Hukuk ve Yargı Konusunda Çarptığımız Duvarlara, Israrla Tekrar Çarpıyoruz”
Barotürk Dergi'nin 5. sayısında, Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Ceza Hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Günal Kurşun ile konuştuk.

 

BAROTÜRK Dergi

Hocam bu ay çıkacak olan Barotürk derginin kapak konusu Sulh Ceza Hâkimlikleri. Türkiye'nin önemli bir problemi olarak göze çarpıyor ki, aklı başında birçok hukukçu da eleştiriyor buradaki sistemi. Bir ceza hukukçusu olarak ne düşünüyorsunuz Sulh Ceza Hâkimlikleriyle ilgili, genel değerlendirmeniz nedir?

Bir kere şunu ifade edeyim, yani Sulh Ceza Hâkimlikleriyle, ceza muhakemesi sisteminin bütünüyle getirilen haklar, tek bir kurumda geri alınmış noktada. Ceza muhakemesinin ilkelerini tek tek göz önünde bulundurursak, bunların neredeyse tümünde aykırılık teşkil eden, hem teorik bazda, hem uygulama bazında noktalar tespit ediyoruz. Sulh Ceza Hâkimlikleri tabi tarihine de bakmak lazım bunun. Yani özellikle koruma tedbirlerinin uygulanmasında, yani Avrupa Birliğine tam üyelik ışığında Türkiye'nin insan hakları hukuku bakımından yaptığı reformlar, reformist atmosfer döneminde özellikle koruma tedbirlerine yönelik alınan kararların, insan hakları, evrensel insan hakları standartlarının altında kaldığı eleştirisi ile beraber, özgürlük hâkimlikleri adında bir yapı ihdas etme noktasına gelindi.

Tabi o zaman siyasi atmosfer de çok farklıydı Türkiye'de. Biz hepimiz heyecanlanmıştık. Yani ben hatırlıyorum, yani gerçekten özgürlükleri koruyan bir yapı olacak. Hâkimler artık sadece özgürlükleri koruma bakış açısıyla karar verecekler, düşüncesiyle ama özgürlükleri korumak bir yana, o özgürlük hâkimliklerinin bütünüyle terk edildiği, yerine Sulh Ceza Hâkimliklerinin ihdas edildiği, yeni kurulan yeni sulh ceza hâkimliklerinin de, özgürlükleri korumayı bir kenara bırakın, muhafaza etmenin de gerisinde kaldığı, geriye doğru atılmış adımlarla karşılaştık. Bugün itibariyle artık ceza muhakemesi sistemimizin dibe vurduğu günleri yaşamaktayız çünkü ben hukuka bu kadar aykırı, ceza muhakemesi hukukunun temel ilkelerine bu kadar aykırı kararların alındığı ve bunların da bu kadar pervasız, bu kadar rahatlıkla, bu kadar hukuka aykırı olduğunu bile bile alındığı bir dönemi hiç hatırlamıyorum.

Peki hocam burada yeri gelmişken sorayım, geçenlerde Prof. Ersan Şen’i bir televizyon programında izledim. Dedi ki “Türkiye'de, bugün için değil genel olarak Türkiye'de tutukluluk cezalandırma olarak baştan peşin veriliyor.” Bu görüşe katılıyor musunuz?

Ben katılıyorum Ersan Hoca'nın bu tespitine ama bu yeni bir durum değil. Bizim yargımızda öteden beri tutuklama bir koruma tedbiridir. Anlamı da ceza muhakemesinde, yani suç işlendiği haberi alınmıştır. Ortada toplanacak deliller vardır. Oysaki şüphelenin, soruşturma evresinde dışarıda gezmesi, o delillerin toplanmasını imkânsız hale getirecektir. Neden? Çünkü şüpheli dışarıda kalırsa, örneğin tanıklar varsa onları etki altına alacaktır. Delilleri yok edecektir, değiştirecektir. Toplanamaz hale getirecektir. Ya da şüphelinin kaçması söz konusu olabilecektir. Kaçarsa tabi yargılamayı yapmanın bir anlamı kalmayacak.

Dolayısıyla bu temel iki nedenle, yani kaçma şüphesi ve delilleri karartma olasılığına binaen alınması gereken bir tedbir, bir önlem, bir koruma önlemi aslında tutuklama kararı ama ceza muhakemesi sisteminin kurulduğu ilk zamanlardan beri bunun bir cezalandırma maksadıyla kullanılan, özellikle de yürütme erkinin, yani idarenin elindeki bir kırbaç olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki böyle olmaması lazım.

Bir de şunu sorayım; mesela beş yıl önce bir suç işlenmiş. Beş yıl önce işlenen suç ile ilgili Sulh Ceza Hâkimi tutuklama veriyor. Şimdi siz saydınız. İki nedenle tutuklama verilir; bir; delil karartma şüphesi. İki; kaçma şüphesi. Bu insan kaçmamış Türkiye'de. Hakkında soruşturma olduğunu bildiği halde kaçmamış.

Delilleri karartma olasılığı da yok. Yani toplanabilecek her türlü delil toplanmış. Şimdi normal şartlar altında, yani batılı anlamda baksak asla tutuklama kararı verilemez, deriz. Ceza muhakemesi sisteminin ilkelerine aykırı dediğim tam da bu. Katalog suçlar adı verilen bir üçüncü yol yeni CMK ile beraber kanunumuza eklendi. Hâlbuki bu yeni bir yöntem. Eski CMUK döneminde olmayan bir yapı. Orada belli suçların listesi veriliyor ve bu listede belirtilen suçlar söz konusuysa eğer, adeta bir otomatik tutuklama nedenine dönüşmüş durumda. O listede bulunan bir suç söz konusu ise, her ne kadar kanunda tutuklanabilir ifadesi kullanılsa da, tipik bir hâkim bunu tutuklanır biçiminde anlıyor ve otomatik tutukluyor. Şimdi cezalandırmak amacıyla kullanılıyor dediğimiz tam da bu. Cezayı, yargılamanın sonuna bırakmıyor. O andan itibaren başlatıyor. Zihinsel olarak açıklanması bu. Peşin peşin cezayı veriyor ondan sonra yargılama arkadan geliyor.

Şimdi özellikle de uzun tutuklulukların yaygın ve sistematik hale geldiği durumlarda, bunu cezalandırma maksadının dışında başka bir sebeple açıklayamazsınız. Önemli olan burada evrensel ceza muhakemesi standartlarını muhafaza etmek. Bunun için bir; katalog suçlar bütününden kurtulmak lazım. İki; bu özel yargılama yöntemlerini, yeni baştan dizayn etmek, gözden geçirmek gerekiyor. Genel yargılama, yani ağır ceza mahkemelerinin yargılama yetkisi, hepimize yeter. Yeter de artar bile. Ayrıca biz ne yaptık? İşte belli sebeplerden ötürü devlet güvenlik mahkemeleri oluşturduk. Devlet güvenlik mahkemelerinin performansı yetmedi ya da kötü sonuç verdi, özel yetkili ağır ceza mahkemelerine geçtik. Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri tepki aldı, sulh ceza hâkimlikleri kurduk. Hep genel yargı yetkisine yapılan müdahaleler bunlar. Bu müdahalelerden vazgeçmek lazım. Özel yetkili yargılama diktatörlüklerde olur.

Bunu sorsak şimdi, Sayın Adalet Bakanı; Efendim uzmanlık mahkemeleri olmasın mı? Onlar uzmanlık. Şimdi ama özgürlükleri kısıtlamak uzmanlığı diye bir uzmanlık yok. Öyle bir uzmanlık olmaz.

Ayrıca bakanlığın böyle bir derdi de yok herhalde çünkü Ağır Cezadaki hâkimin verdiği kararı beğenmiyor, Aile Mahkemesine gönderiyor. Asliye Cezadaki kararı beğenmiyor, İş Mahkemesi’ne gönderiyor.

O açıdan bakıyorsak, yani HSYK'nın yapısından başlayarak bizim bütün yargı sistemini yeni baştan organize etmemiz gerekiyor aslında çünkü bu yapı ile Türkiye'nin yirmi birinci yüzyıl şartlarında daha fazla devam edebilmesine imkân yok. Yani hukuku bütünüyle gereksiz, etkisiz bir ayrıntı haline getirmiş bir sistem, bir yargı sistemimiz var şu anda ki kendi bacağına kurşun sıkmak deyimi, bütünüyle burada vücut buluyor. Hukuk sistemini çökertirsek hepimiz altında kalıyoruz. Nitekim hepimiz altında kalmaya başladık.

Şu eleştiriye katılıyor musunuz? Siz çünkü insan hakları alanında da çok ciddi çalışmaları olan bir akademisyensiniz. Avrupa hukukunu, birçok yerde yerinde izlemiş görmüş bir insansınız. Şimdi deniyor ki; sulh ceza hâkimlikleri, anayasaya ve evrensel hukuk normlarına aykırı. En önemli delil olarak şunu söylüyorlar; kendi içinde bir itiraz mekanizması var ve sürekli dönüp duran bir çark var. Dolayısıyla burada bir şey söz konusu olamaz, bir hukuk işleyemez. Buna katılıyor musunuz?

Ben kesinlikle katılıyorum. Yani gerçekten de sulh ceza hâkimliklerinin verdiği kararlar şu anda o kapalı devre sistemin içinde itirazı görülüyor ve işlevsel bir itiraz mekanizmasına dönüşemiyor. Çok dereceli yargı sistemi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin gereklerinden biridir. Bu yüzden mesela eski yapıda,

Sulh Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararı Asliye Ceza Mahkemesi'ne; Asliye Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararı Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz yoluyla götürürken, Sulh Ceza Hâkimlikleri kendi içerisinde bu itiraz mekanizmasını çözme yolunda, böyle bir düzenleme var şu anda. Bu aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ruhuna aykırıdır. Bence bizim Anayasaya da aykırı ama bu durum biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi'ne götürdüler ve bizim Anayasa Mahkemesi, Sulh Ceza Hâkimliklerinin bu kapalı devre sistemini Anayasaya aykırı bulmadı. Buna gerekçe olarak da, Ağır Ceza Mahkemelerinin verdiği kararın yine Ağır Ceza Mahkemesine itiraz ediliyor olmasını gösterdi.

Şimdi orada en önemli farklılık şu; Sulh Ceza Hâkimliklerinin sayısı son derece az. Sınırlı, kapalı. Ağır ceza mahkemeleri öyle değil. Sulh Ceza Hâkimlikleri, yani İstanbul'da 15 - 20 kişi. Ankara'da 8-9 kişi. Adana'da 7-8 kişi. Zaten bu 3 ile kontrol ettiğiniz zaman bana göre bütün Türkiye'yi kontrol etme şansı veriyor size. En azından, koruma tedbirleri bakımından ki bu koruma tedbirlerine, tutuklama gibi, yakalama gibi, gözaltı gibi, el koyma gibi, iletişimin denetlenmesi gibi temel koruma tedbirleri, yani insan hakları hukukunun birinci elden de en temel soruşturma tedbirlerinin verildiği makamlar açısından en azından sizin istemediğiniz bir tedbirin alınmaması haline dönüşüyor. Bu durum açık bir kontrol mekanizması aslında. Bu da ağır ceza mahkemelerinde olsa böyle değil. Bir de şöyle durumlar var mesela; belli tedbirler açısından kovuşturma aşamasında Ağır Ceza Mahkemesi'nde oybirliği gerekiyor. Yani 3 hâkimin birden, oy çokluğu değil, oy birliği ile alınabiliyor ama aynı tedbir soruşturma evresinde bir kişinin, bir Sulh Ceza Hâkiminin iki dudağının arasında. O tamam derse hemen alınabiliyor. Şimdi böyle gariplikler var sistemde şu anda.

Ben bütünüyle Sulh Ceza hâkimliklerine karşıyım. Ceza muhakemesi sistemine zarar verdiğini düşünüyorum. Çok yakın bir gelecekte zaten bununla devam edebilmesine imkân yok. Türkiye bundan vazgeçecektir. Tabii orada mesele şu; hukuk sistemine verilen zararlar nasıl telafi edilecek. Yani bireysel olarak Sulh Ceza Hâkimliklerinin verdiği zararlar, insanlar bundan zarar görüyorlar ama sistem bakımından da bir zarar veriyor bu. Bir kere hukuka inanırlığı, güvenirliği son derece sarsıyor. Son derece taraflı, bağımlı bir yargı görünümü veriyor, dışarıdan bakınca. Bunlar aslında bizim yargı sistemimizin üzerinden atmasını, belki mümkün olmayacak zararlar.

Bir de Hocam, bu aslında tam onu soracaktım siz söylediniz. Bunları Türkiye, uluslararası arenada da, yani hukuki arenada da rezil oluyor bunlarla belki. Bundan nasıl giderilebilir diyecektim. O da belki toparlama sorumuz olabilir. Mesela Can Dündar, Erdem Gül tutuklamasını Sulh Ceza Hâkimi verdi. Ondan sonra kayyum atamalarını Sulh Ceza Hâkimi verdi. Diyarbakır Barosu Başkanı merhum Tahir Elçi yine Sulh Ceza Hâkimliklerine çağırıldı ifade vermek için. Az daha tutuklanıyordu. Ondan sonra işte yayın yasakları. Anında bir Sulh Ceza Hâkimi yayın yasağı veriyor. Anında bir Sulh Ceza Hâkimi interneti kapatabiliyor. Bunlar herhalde bizim ileride, Türkiye'nin bugünlerin tarihini yazanların herhalde utanç sayfalarına yazacağı uygulamaları olacak herhalde. Bir de bunlar Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde mahkûm edecek kararlar da olacak herhalde değil mi?

Şimdi şüphesiz. Yani yurtdışındaki arkadaşlarımla konuştuğum zaman bana sürekli sordukları soru bu. Yani çünkü yazılıyor çiziliyor bunlar batı basınında da çıkıyor, Sulh Ceza Hâkimliklerinin verdiği kararlar ve anlamaya çalışıyorlar, anlayamıyorlar. Yani ben saatlerce mesela İtalyan cezacı arkadaşlarım var. Onlarla konuştum ve saatlerce açıklamaya çalıştım ama sistemde o kadar açmaz nokta var ki, bir batılı hukukçu gözüyle onun anlamalarını imkân yok. Diğer taraftan sizin söylediğiniz çok doğru. Bizim yargımız ne kadar taraflı, bağımlı kararlar alıyor olursa olsun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gerçekten tarafsız ve bağımsız yargılamalar yapan bir organ. Orayı etki altına alabilmeye imkân yok. Dolayısıyla ben bu kararların tümünün, yani istisnasız tümünün Avrupa İnsan Hakları mahkemesinden geri döneceğini düşünüyorum.

Peki Türkiye tazminata mahkum edilebilir mi?

Türkiye'yi tazminata mahkûm edecek ama oradaki en önemli nokta şu; Türkiye Cumhuriyet tarihinin başından beri bir şeyi hiç yapmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi binlerce Euro Türkiye'ye tazminata hükmetse dahi, gidip ilgili memura rücu etmedi. Ben bir kere dahi, rücu edilse, bunun çok etkili sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. Uzun süredir bunu da söylüyorum ama tabi bu bir devlet politikası.

Yani orası artık bir yargı siyaseti çünkü o ihlalin kaynağı eğer bir devlet politikası ise, çünkü bir kere bile ilgili devlet, kendi ajanına, kendi memuruna rücu ederse, artık o ihlalde kimse bulunamaz hale gelir. Devlet onu bir politik kararla yapmıyorsa, O zaman o ihlal bizatihi siyasi bir karar halindedir sonucuna varıyoruz. O Hâkimler, Sulh Ceza Hâkimleri yaptıkları ihlalleri hakikaten öderler. Yani normal koşullar altında bir bir hesap sorulur. Çünkü hukuku bu kadar pervasızca ayaklar altına almışsın. Yani bu, o kesim, bu kesim değil yani. Herkes aleyhine işlenmiş, artık herkes aleyhine kararlar verilmiş. Yani geri dönüşü olmayan bir noktaya gitmiş durumda. Ben gerçekten bir hukuk insanı olarak çok üzülüyorum. Bunu zaman zaman ben yazdım, söyledim de.

Yani öğrencilerim soruyor; Hocam siz olması gerektiği şekliyle ceza muhakemesi kanunu bize anlatıyorsunuz ama bakın şöyle bir olay olmuş. Bunu nasıl açıklıyorsunuz diyorlar. Açıklayamıyorum. Çünkü o hukukla açıklanabilir bir durum değil. Açıklaması hukuki değil onun, siyasi. Siyasetle açıklarsınız. O da benim işim değil. Onu siyasetçiler yapacak. Ben hukukçuyum ama hukuken açıklanamaz noktadayız şu anda.

Son bir soru hocam. Malumunuz silahsız terör örgütü diye bir suçu yasalaştırmaya çalışıyor mevcut hükümet. Terör örgütüne tweet atarak, ondan sonra mesaj yazarak, köşe yazısı yazarak, bildiri hazırlayarak destek verenler olursa, bunlar da terör kapsamına sokulup yargılanacaklar, cezalandırılacaklar. Bunu bir hukukçu olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Şimdi terörün tanımı, terörle mücadele kanununda var ve uzun yıllardır de uygulanıyor. Yani bunu tartışırız öyle mi olması gerekiyordu, başka türlü mü olması gerekiyordu ama terörünün uluslararası hukukta bir tanımının olmadığını görüyoruz. Yani her ülkenin kendine göre bir terör algısı var. Kendine göre bir terör tanımı var. Bir yerde işte bir terör örgütü denen bir yapı, bir başka coğrafyada özgürlük savaşçısı adını alabiliyor. Bu meselenin siyasi boyutu ama hukuk bunlarla ilgilenemez.

Hukukun önünde net, başı sonu belli tanım olur. O tanıma, uygulamacı önündeki somut meselenin girip girmediğine bakar ve eğer giriyorsa onu cezası kanunda vardır. Kanun ilkesinin temel gerekliliği budur. Bunu uygular. Yani şablona koyar, uyuyor mu uyumuyor mu buna bakar. Şimdi bu şablonla ikide bir oynarsınız ve aslında, yani terörle mücadele kanunundaki tanım bakımından getirilmeye çalışılan tanımla mukayese ederek söylüyorum; silahlı örgüt olması gerekiyor. Yani normal örgüt de değil. Silah kullanarak terörizm yaratıyor olması lazım. Şey de yok, yani herhangi bir silah yok. Tamamen düşünce bazında, insanların inandıkları idealleri savunma hakkı var. Bu ifade özgürlüğüne getirilen çok büyük bir sınırlama haline dönüşebilir.

Yani, benim istediğim gibi düşünmeyen herkes teröristtir, noktasına götürür ki düşünceyi ifade özgürlüğü açısından fevkalâde sakat, sakıncalı bir düşünme şekli bu. Dolayısıyla terörün tanımıyla uğraşmak, onu kurcalamaktan ziyade yani ben neticenin varacağı noktayı şimdiden söyleyebilirim. Ne kadar yazar, çizer, düşünür, akademisyen, entellektüel insan varsa hepsi terörist damgası yiyerek cezaevine girecek. Yani biz bunu yaşadık zaten Türkiye'de ve bundan bir sonuç elde etmeye aslında imkân yok. Bunu da gördük. Şimdi ısrarla takıldığımız taşlara bir kere daha takılıyoruz. Israrla çarptığımız duvarlara bir kere daha çarpıyoruz.

Biraz geçmişimizden ders almayı öğrenmemiz lazım hepimizin. Bu dersler alınmadığı sürece aynı hatalar tekrarlanacak, aynı sonuçlar tekrar doğacak. Biz sürekli yerimizde sayacağız. Demokrasimizi, hukukumuzu bir santim dahi ileri götüremeyeceğiz.

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim