• BIST 83.067
  • Altın 146,538
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -3 °C

İşte Reddi Hakim Talebinin Kabul Gerekçesi

İşte Reddi Hakim Talebinin Kabul Gerekçesi
İŞTE İSTANBUL 29. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNİN REDDİ HAKİM TALEPLERİNİ KABUL GEREKÇELERİ:

1-)Reddi hakim talebinin yapıldığı 20 nisan 2015 günü Nöbetçi mahkeme 29. Asliye ceza mahkemesidir:

İstanbul Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığı'nın "İstanbul Mahkemelerinin 01/04/2015-30/04/2015 tarihleri arasındaki nöbet çizelgesi" başlıklı çizelgeye göre 20 Nisan 2015 Pazartesi günü 29. Asliye Ceza Mahkemesi nöbetçidir. Reddi hakim talepleri de bu gün verilmiştir. Dolayısıyla mahkememiz görevlidir.

2-) Yargıtay 11 Ceza Dairesininn ve Ceza Genel Kurulunun İlhan Cihaner Kararı Değerlendirme İçin emsaldir:

“Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği şekilde nöbetçi mahkememize şüpheliler müdafileri tarafından hakimin reddi ve tahliye talepleri sunulduktan sonra, ilgili savcılık soruşturma dosyaları ve yine ilgili Sulh Ceza Hakimliklerinden hakimin reddi ile ilgili yazılı görüşlerinin gönderilmesi için yazı yazılmış olup, ilgili C.Savcıları tarafından Asliye Ceza Mahkemeleri'nin Sulh Ceza Hakimliklerinin kararlarına yönelik itiraz incelemesi yapma yetkisi olmadığı gibi tahliye hususunda da karar verme yetkisinin bulunmadığı görüşünde olması sebebiyle soruşturma dosyalarının mahkememize gönderilemediğinin belirtildiği, bazı Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından yazılı görüş verildiği, bazı Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından ise Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 06/02/2015 tarihli yazılarında belirttiği şekilde taleplerin CMK 26.maddesine aykırılık teşkil etmesi sebebiyle reddi hakim talebi ile ilgili görüş bildirmediklerinin belirtildiği anlaşılmıştır.

Ceza Genel Kurulu'nun 28/09/2010 gün ve YYB/162-179 sayılı kararında;

"Yargıtay 11.Ceza Dairesi tarafından sanık İ.C. hakkında yapılan yargılama sırasında, Erzurum 2.Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2010/108 Esas sayılı dosyasının aslı gelmeden bu dosyaya ait CD'lerin kalemce kağıt ortamına aktarılarak incelenmek suretiyle, bu dosyanın Yargıtay 11.Ceza Dairesi'nin 2010/1 Esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verildiği,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun istikrar kazanmış kararları ile buna uyumlu özel daire kararında da vurgulandığı üzere; "Ceza yargılamasında başvurulan kanıtlama araçlarından biri de belgelerdir. Yargılama makamları, suç isnadı nedeniyle oluşan uyuşmazlığı çözümlerken, kendiliklerinden getirttikleri ya da iddia ve savunma doğrultusunda sunulan belgelerin güvenilirliğini de denetlemek durumundadır. Güvenilirliğin denetlenebilmesi için belgenin aslının, bu mümkün olmadığı taktirde ise aslına uygunluğunun yetkili makam ve kişilerce onanmış örnek ya da kopyalarının dosyaya konulması gerekir. Bu uygulama gerek Ceza Genel Kurulu'nca gerek özel dairelerce bugüne kadar sürdürülmüş olup, bu uygulamadan dönülmesini gerektiren bir durum veya yasal düzenleme de bulunmamaktadır.

İnceleme konusu somut olayda, Yargıtay 11. Ceza Dairesince, kurye vasıtasıyla gönderilen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/106 esas sayılı dava dosyası aslının incelenerek bu dosyadaki ilgili evraklardan örnek çıkartılarak onaylandıktan sonra dosyaya konulduğu, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/108 esas sayılı dosyasının ise aynı mahkemenin gönderdiği CD’lerin kalemce kağıt ortamına aktarılmasını müteakiben incelendiği, ancak gönderilen CD’lerde duruşmalara ilişkin tutanaklar ile birleştirme kararının henüz CD ortamına aktarılamaması nedeniyle, tutanak ve birleştirme kararı ile ilgili incelemenin sanık müdafii tarafından sunulan örnekler üzerinden yapıldığı sabit ise de;

Özel Daire ve yüksek görevli mahkeme sıfatıyla Ceza Genel Kurulunca yapılan inceleme, bu aşamada temyiz incelemesine konu olabilecek herhangi bir hüküm bulunmadığından, temyiz davası niteliğinde değildir. Hal böyle iken; olumlu birleştirme uyuşmazlığının çözümlenmesi ve karara bağlanmasıyla sınırlı olarak yapılan bu incelemede, temyiz aşamasında hükümlerin incelenmesindeki esas ve ilkelerin uygulanacağını kabul etmek, yapılan incelemenin niteliğiyle bağdaşmaz. Zira, böyle bir uyuşmazlık, yerel mahkeme ve Yargıtay özel dairesi arasında olmayıp da, Sulh Ceza ve Asliye Ceza Mahkemeleri arasında çıkmış olsaydı, nasıl ki; uyuşmazlığı çözmekle görevli bulunan Ağır Ceza Mahkemesince dosyalardaki evrakların fotokopi olup olmadığı veya aslına uygunluğunun onaylanıp onaylanmadığı denetlenemeyecek ise, bu incelemenin yüksek görevli mahkeme olması nedeniyle Yargıtay ilgili dairesince veya Ceza Genel Kurulunca yapılması halinde de sonuç değişmeyecektir.

Yargıtay 11. Ceza Dairesince, her iki dosyanın istenmesinin amacı ve kapsamı dosyalar arasında hukuki ve fiili irtibat bulunup bulunmadığının saptanmasına yönelik ve bununla sınırlıdır. Zira irtibatın varlığı halinde birleştirme kararı verilerek dosyanın aslı getirtilecek, bilahare dosyada daha önceki usul işlemlerinin yasaya uygun olarak yapılıp yapılmadığı incelenecek, yasaya aykırı işlemler, olanaklı ise yasaya uygun hale getirilecek, onaysız belgeler var ise onaylanmak suretiyle, bunlara belge kanıtı değeri kazandırılacak, sunulan belgelerin güvenirliği sağlanacaktır. İrtibatın varlığı ile sınırlı bir incelemede, gönderilen bir kısım belgelerin fotokopi olması bu aşamada sonuca etkili olamayacağı gibi Özel Dairece verilen birleştirme kararını da hukuka aykırı hale getirmeyecektir" şeklinde karar verildiği anlaşılmıştır.

Nöbetçi mahkememize şüpheliler müdafileri tarafından soruşturma dosyalarına ilişkin bir kısım müfettiş raporları, şüpheli ifadeleri, sorgu hakimliği ifadeleri, Sulh Ceza Hakimliklerinin 30 günlük tutukluluk incelemeleri sonucu verdikleri kararlar, hakimin reddi ve tahliye talepleri ile ilgili verdikleri kararların avukatlarca onaylanmak suretiyle sunulduğu; yine yukarıda belirtildiği şekilde ilgili savcılıklardan soruşturma dosyalarının istenilmesine rağmen gönderilmediği, yine İstanbul 9. ve 10.Sulh Ceza Hakimlikleri dışında da Sulh Ceza Hakimliklerinden görüşün gönderilmediği, mahkememizce hakimin reddi talepleri ile ilgili yapılan değerlendirmenin dosyanın esası ile ilgili bir değerlendirme olmadığı, şüphelilerin tamamının tutuklu bulunduğu, dolayısıyla işin acele işlerden olduğu, dolayısıyla soruşturma dosyaları ve reddi hakim talebi konusunda görüşlerin istenilmesine rağmen gönderilmemesinin reddi hakim talepleri konusunda incelemeye ve bir karar vermeye hukuken engel teşkil etmediği anlaşılmıştır.

3-) Sulh Ceza Hakimliklerinin Reddini Değerlendirme Görevi Asliye Ceza Mahkemelerine Aittir:

Mahkemenin Gerekçesi aynen:

“Hakimin reddi istemine karar verecek mahkemenin düzenlendiği, CMK'nun 27/2 maddesine göre;

"Red istemi Sulh Ceza Hakimliği'ne karşı ise, yargı çevresi içinde bulunduğu Asliye Ceza Mahkemesi ve tek takime karşı ise, yargı çevresi içerisinde bulunan Ağır Ceza Mahkemesi karar verir." demek suretiyle açıkça Sulh Ceza Hakiminin reddine ilişkin talepleri Asliye Ceza Mahkemesi'nin değerlendireceğinin belirtildiği, Sulh Ceza Hakimliklerinin Kuruluşu Hakkındaki 6545 sayılı yasanın yukarıda anılan fıkralarından da anlaşılacağı üzere hakimin reddi konusunda ayrıca bir düzenleneme yapılmamış olup, genel hükümlerin uygulanacağı konusunda tereddüt yoktur.

Dolayısıyla Sulh Ceza Hakimliklerinin görev tanımı ve itiraz usulü incelendiğinde; reddi hakim kurumunun bu düzenleme kapsamında kalmadığı, dolayısıyla inceleme mercinin Asliye Ceza Mahkemesi olduğunun açık olduğu, yasal düzenleme bu şekilde iken Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 06/02/2015 tarihli yazılarında da belirtildiği şekilde "CMK 27.maddenin yeni kurulan Sulh Ceza Hakimliklerini kapsamadığı ve bu hükmün zımmen ilga olduğu" mütalaasına katılmanın hukuken mümkün bulunmadığı anlaşılmıştır.

”4-)Soruşturma Aşamasında Hakimin Reddinin Mümkündür:

“CMK'nun hakimin reddi müessesini düzenleyen 22.ve devamı maddeleri genel hükümler başlığı altında düzenlenmiş olup, soruşturma ya da kovuşturma ayrımı yapmamaktadır.

A.İ.H.S'in adil yargılamayı düzenleyen 6.maddesi "yasa ile kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme...." vurgusu yapmakta olup, A.İ.H.M ise içtihatları ile adil yargılanma hakkının başlangıcına vurgu yapmaktadır. A.İ.H.S'in 6.maddesi kapsamındaki garantiler sadece mahkemedeki yargılama sürecine uygulanmaz, önceki ve sonraki aşamalarda da uygulanır. (İmsroscia-İsviçre kararı) A.İ.H.M'nin bu kararı ile adil yargılanma hakkının "ithamla" başlayacağını tereddüte yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur.

A.İ.H.M içtihatlarına göre bir kişi hakkında tutuklama emri çıkartılması itham olarak kabul edilmiştir. (Wemhoff-Almanya kararı) Kişinin resmen suçlanması, tutuklama emri çıkartılması, tutuklanması, itham olarak kabul edilmekte ve dolayısıyla A.İ.H.S'nin 6.maddesi kapsamında adil yargılanma hakkı başlamaktadır.

Dolayısıyla şüpheliler müdafileri tarafından yapılan hakimin reddi taleplerinin sorgu aşamasında olmadığı, tüm şüphelilerin sorgularının tamamlandıkları, şüphelilerin yaklaşık olarak 3-9 aydır tutuklu bulundukları anlaşıldığından, gerek iç hukuka gerekse A.İ.H.M kararlarına göre soruşturma aşamasında hakimin reddi talebinde bulunulabileceği konusunda kuşku bulunmamaktadır.Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 06/02/2015 tarihli yazılarında da belirtildiği şekilde "CMK 22.madde ve devamı maddelerinde düzenlenen hakimin davaya bakamayacağı haller ve reddini gerektiren sebeplere ilişkin hükümlerin kovuşturma aşaması ile sınırlı olduğu" mütalaasına katılmanın da hukuken mümkün bulunmadığı anlaşılmıştır.

”5-) SULH CEZA HAKİMLİKLERİ BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ OLMALIDIR VE KAMUOYUNDA ÖYLE GÖRÜNMELİDİR: 

“Sulh Ceza Hakimliklerinin kuruluşuyla birlikte Sulh Ceza Mahkemeleri kapatılmış, HSYK'nın 16.07.2014 tarihli kararıyla Sulh Ceza Hakimliklerinin atanması yapılmıştır. Yeni Sulh Ceza Hakimliklerinin göreve başlamasından hemen sonra 22 Temmuz 2014 tarihinde  bir kısım operasyonlardan sorumlu tutulan kolluk görevlilerine yönelik soruşturmalar başlatılmış, İstanbul dahilinde Sulh Ceza Hakimliklerine sevk edilen şüphelilerin ekserisi ilgili hakimliklerce tutuklama kararı verilmiştir.

Sulh Ceza Hakimliklerinin kuruluş şekli ve aşaması kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Sulh Ceza Hakimliklerinin doğal yargıçlık ilkesine uygun olmadığı, AB müktesebatına aykırı olduğu, proje mahkemeler olduğu, hakimlerin özel olarak seçildiği dolayısıyla bağımsız ve tarafsız olmadıkları kamuoyunda sıkça tartışılmış değişik iddialar gündeme getirilmiştir. Tartışılan konuların başında hakimlerin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve  doğal yargıçlık ilkesi olmuştur.

Doğal yargıçlık ilkesi; bir uyuşmazlık hakkında karar verecek olan hakimin, o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasını ön gören ilkedir. Bu prensiple uyuşmazlığın olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından yargılamasının yapılması yasaklanmaktadır. Aydınlanma çağında keyfiliğe engel olmak üzere geliştirilen bu ilkeyle kişiye ve olaya özel mahkeme kurma imkanının ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. İç hukukumuzda 1982 Anayasanın 37.maddesinde düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesinin 20 Ekim 1990 tarih, K 1990/30 sayılı kararıyla hukuk devletinde doğal yargıçlık ilkesinin tanımı yapılarak çerçevesi çizilmiştir.

Anayasa Mahkemesi Sulh Ceza Hakimliklerinin kuruluşunu öngören 6545 sayılı yasanın 48 ve 74. maddelerinin anayasaya aykırılık taleplerini reddetse de, yetki itirazı, kapalı devre yargı sistemi oluşturduğu yönündeki iptal talebi konusunda henüz bir karar vermemiştir.Sulh Ceza Hakimliklerinin kapalı devre yargı düzenini getirdiği dolayısıyla AİHS Ek 7 nolu protokolün 2. maddesinde düzenlenen "cezai konularda iki dereceli yargılama hakkı" ilkesine aykırı olduğu kamuoyunda gündeme getirilen konular arasında yer almış ve Sulh Ceza Hakimliklerinin kuruluşuyla ilgili tartışmalarda son bulmamıştır.

Hakimin bağımsızlığı; hakimlerin bağımsız bir organ tarafından atanması, atandıktan sonra siyasi ve idari etki, telkin ve baskılardan uzak durması, ortamdan bağımsız hareket etmesidir. Yargının devlet organlarının etki ve müdahalesine karşı korunmasına "dış bağımsızlık", meslek içi etki ve baskılara karşı korunmasına ise "iç bağımsızlık" denmektedir.

a-) Sulh Ceza Mahkemeleri Tarafsız Görüntüsünü Yitirmiştir:“Yargı bağımsızlığını tamamlayan en önemli ilkelerden birisi ise yargının (hakimin) tarafsızlığıdır. Hakimlerin kararlarında vicdani kanaatlerine göre karar vermesi; hukuka olan güvenin yerleşmesi  açısından önemlidir.

Yargının tarafsızlığı hukuk sisteminin meşruiyet kazanması ve bu meşruiyeti devam ettirmesinde hayati öneme sahiptir.Hakimin Tarafsızlığı; yargılamada taraf tutmaması, objektif olması, karar verirken kişiliğinden soyutlanmasıdır. Tarafsızlık AİHS'nin 6.maddesinde yeralan gerekliliklerden birisidir.

Madde "yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız "mahkemenin zorunluluğuna vurgu yapmaktadır. Mahkeme çeşitli içtihatlarıyla tarafsızlık konusunda kriterler ortaya koymuştur. Bunun yanında referans kabul edilen çeşitli uluslararası belgelerde de hakimin tarafsızlığı konusunda hassasiyetle vurgu yapılmaktadır.İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 10.maddesinde "bağımsız ve tarafsız mahkemeye" dikkat çekmektedir. Kişisel ve siyasi haklara ilişkin uluslararası sözleşmenin 14.maddesinde "Herkesin yasayla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve açık olarak yargılanmaya hakkı vardır." denilmektedir.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, R(94)12 Sayılı tavsiye kararında; Hakimlerin sorumlulukları başlığı altında; " bütün davalarda herhangi bir dış etkiye maruz kalmaksızın, bağımsız olarak hareket etmek" (3/a), "kanun hükümlerinin uygulanmasında davaları tarafsız bir şekilde yürütmek" (3/b) şeklinde hakimlere mükellefiyet yüklenmiştir.Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Raporu (Venedik Komisyonu, 12-13 Mart 2010) "Reddi hakim kuralları  yargı bağımsızlığının temel unsurlarıdır." şeklinde dikkat çekici  vurgu yapılmıştır.

AİHM'si içtihatlarına göre; her ne kadar tarafsızlık normalde önyargı ve peşin hükümlü olmamak anlamına gelse de, bunun varlığı ya da yokluğu çeşitli yöntemlerle denenebilir. Bu bağlamda öznel (subjektif) yaklaşım, belirli bir yargıcın belirli bir davada şahsi hükmünün değerlendirilmesi ile yargıcın bu anlamda tüm meşru şüpheleri bertaraf etmeye yetecek teminat sağlayıp sağlamadığını belirlemek üzere nesnel (objektif) yaklaşım arasındaki farka işaret edilmektedir.

(Piersack-Belçika) AİHM tarafsızlık konusunda; öznel (subjektif), nesnel (objekkif) kriterler getirmektedir.  Öznel (Subjektif) tarafsızlık; aksi sabit oluncaya kadar yargıcın tarafsız olduğu kabul edilmektedir. Ancak kimi haklı nedenlerle tarafsızlığından şüpheye düşülmesi halinde yargıcın o davadan çekilmesi gerekir.

(Rosa morales-İtalya)Nesnel (objektif) tarafsızlık; Mahkemenin ortaya koyduğu görünümü dikkate alır. Mahkemenin taraflarda meydana getirdiği güven hissiyle değerlendirilir.(Fey-Avusturya, Gautrin ve diğerleri-Fransa) AİHM, hakkında tarafsızlığından korku duyulması için meşru neden bulunan tüm yargıçların çekilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.(Piersack-Belçika) Tarafsızlık konusu gündeme getirildiğinde, tamamen esastan yoksun değilse mutlaka araştırılmalıdır.

(Remli-Fransa)AİHM çoğu kararında; "adaletin yerine gelmesi yetmez, aynı zamanda yerine getirildiğinin görülmesi de lazımdır." denilmektedir. AİHM göre; "demokratik bir toplumun mahkemelerinin taraflara güven verme zorunluluğu vardır.

Kesin bir rol oynaması gerekmezse bile mahkemede bağımsızlık ve tarafsızlık bulunmadığı konusunda haklı bir nedenin varlığını ifade etmek için, sanığın görüşü dikkate alınır. Belirleyici unsur ilgili kişinin değerlendirmelerinin objektif olarak haklı sayılabilir olmasıdır."(İncal -Türkiye)b-)Tutuklamaya Karar Verebilecek Olan Makam:“AİHM’nin özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin 3. fıkrası hükmüne göre, hürriyetlerin en fazla kısıtlandığı bir tedbir olan tutuklamaya, yargısal bazı güvencelerle donatılmış bir "hakimin" karar vermesi gerekmektedir.AİHM’nin Megyeri/Almanya (12 Mayıs 1992 tarihli) ile Brannigan ve McBride/Birleşik Kırallık (26 Mayıs 1993 tarihli ) kararlarına göre, AİHM’nin 5. maddesi kapsamında bahsedilen "hakim" veya "mahkemenin" bazı özelliklere, yargısal güvence ve niteliklere sahip olması gerekmektedir.

Bu özellikleri taşımayan makamların sözleşmenin 5. maddesi kapsamındaki hakim yada mahkeme olarak kabulü mümkün değildir.Tutuklamaya karar verebilecek hakim veya mahkemenin sahip olması gereken nitelik ve yargısal güvencelerin başlıcaları şöyle sayılabilir; "Tarafsız ve bağımsız olmaları gerekir" (AİHM’nin D.N./İsviçre, 29 Mart 2001 tarihli Büyük Daire Kararı , "Kanunla kurulmuş olmaları gerekir" (AİHM’nin Lavents/Letonya, 28 Kasım 2002 tarihli kararı), "Çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine saygılı olmalıdır" (AİHM’nin Nikolova/Bulgaristan, 1999 tarihli Büyük Daire Kararı ).AİHM’nin Brudnicka ve diğerleri/Polonya kararına göre, bağımsızlığın olup olmadığının anlaşılması açısından özellikle yargılamayı yapan hakimin yada mahkeme üyelerinin atanması usulü, görev süresi, dış etkilere karşı garantilerin olup olmadığı ve bu mahkeme ya da hakimin dışarıdan bakıldığında bağımsız görünüp görünmediği gibi hususlar da göz önüne alınmalıdır.Sayılan bu özellikler göz önüne alındığında; kişilerin hürriyetine ağır bir kısıtlama getiren tutuklama ya da tutuklamanın devamına, tahliye talebinin reddine karar verecek makam ile tahliye talebinin reddi durumunda itiraza bakacak olan mahkemenin; soruşturma makamları tarafından suç olduğu iddia edilen fiillerin işlenmesinden önce kanunla kurulmuş, tam bir tarafsızlık ve bağımsızlık içinde görev yapan bir makam olması gerekmektedir.

6-)İSTANBUL SULH CEZA HAKİMLERİ TARAFSIZLIKLARINI YİTİRMİŞTİR:

-Yürütme organlarının Sulh Ceza Hakimlikleri kurulmadan önce ve sonra Sulh Ceza Hakimlikleri konusunda basına yansıyan söylemleri,-Sulh Ceza Hakimliklerindeki sorgu aşamasında basına da yansıyan bir kısım iddialar,-Sulh Ceza Hakimliklerine atanan  hakimlerden bir kısmının görevi kabulden imtina etmeleri, tutuklama kararı vermeyen yada tahliye kararı veren Sulh Ceza Hakimlerinin yetkilerinin değişmesi, -Sulh Ceza Hakimlikleri kurulduktan sonra çeşitli soruşturmalardaki kolluk operasyondan önce ve operasyon sırasında tutuklanacak kişilerin sosyal medya hesaplarından önceden ilan edilmesi,-Tutukluluğun devamına ilişkin tüm hakimlerin benzer şablon kararlar vermesi, hususları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; şüpheliler müdafilerinin hakimlerin tarafsız olmadığı yönündeki iddialarının AİHM’ce çerçevesi çizilen objektif tarafsızlık kriterlerinden haklı sayılabilir yeterli somut nedenin bulunduğu, kanaatine varıldığı”

İşte Hidayet Karaca'nın tahliye müzekkeresi

Hidayet Karaca hakkında yazılan tahliye müzekkere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na iade edilmek üzere saat 01.30 itibarıyla yazıldı

22 Temmuz ve 14 Aralık operasyonları kapsamında Silivri Cezaevin'nde tutuklu bulunan polisler ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca hakkında tahliye kararı çıktı.

Hidayet Karaca hakkında yazılan tahliye müzekkere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na iade edilmek üzere saat 01.30 itibarıyla yazıldı.

Bu müzekkere Silivri Cezaevi Nöbetçi Savcılığı'na ulaştırılacak ve Karaca'nın serbest kalması için işlemlerin tamamlanması istenecek.

Zaman'da yer alan habere göre, öte yandan mahkemeden tahliye müzekkereleri alan avukatlar Silivri Cezaevi'ne gitti. Ancak savcı, cezaevinde bulunamadı. Polislerin avukatlarından Ömer Turanlı, cezaevi savcısını aradı, savcı ise "şimdi müsait değilim!" cevabını verdi.

muzekkre.jpeg

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim