• BIST 90.182
  • Altın 147,082
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 7 °C

"Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılık Yaşamın Bizatihi Ölümü Demektir"

"Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılık Yaşamın Bizatihi Ölümü Demektir"
Bingöl Barosu Başkanı Av. Abdullah Alakuş, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla bir basın açıklaması yayınladı.

Bingöl Barosu'ndan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi;

"Dünya Kadınlar Günü veya Dünya Emekçi Kadınlar Günü her yıl 8 Mart’ta kutlanan ve BM tarafından resmi düzeyde tanınan, tanıtılan bir gündür. Bu gün, kadınların günümüze kadar elde ettiği siyasal, ekonomik ve sosyal kazanımlarının nasıl elde edildiğini veya yine aynı noktalarda talep edilen hakların önünde ne tür engellerin var olduğuna dair bir dizi etkinliklerle gündeme gelmektedir.

Dünya Kadınlar Günü’nün bir “kutlama” olarak anılması hali hazırda kadınlara yönelik dini, toplumsal, siyasi, ekonomik eşitsizliklerin tarihsel bir gerçeklik olarak da kabulü anlamına gelir. Böyle bir kutlamanın dünya nüfusunun diğer yarısını oluşturan erkekler için olmaması söylediklerimizi destekler niteliktedir. Çünkü “erkek” olumlu niteliklerin atfedildiği bir cinsiyet olarak görülürken kadın bunun aksine olumsuz nitelik ve sıfatlarla değerlendirilmiştir. Maalesef bu algı, düşünsel evrimimizin içinde bir kalıntı olarak değil de güçlü bir damar gibi durmaktadır. Her geçen gün medyaya yansıyan kadın cinayetleri ve tacizlerine, kadınların ucuz iş gücü olarak kullanılmasına, nüfus politikalarının araçları ve tüketimin bir nesnesi olarak algılandığına şahitlik etmekte oluşumuzu üzüntüyle belirtmek zorundayız.

Toplumdaki en katı ayrımcılık türlerinden biri olan cinsiyet ayrımcılığının en ağır mağdurlarından birini kadınlar oluşturmaktadır. Kadınların yaşadıkları bu mağduriyetinin ardında herhalde en önemli faktörlerden biri onun kimliksel olarak algılanış biçimi ve esası vardır. Kimliğin değişmez ontolojik/özsel bir gerçekliği olduğu anlayışı kadının bir bütün olarak olumsuz sıfatlarla değerlendirilmesine neden olmuştur. Bu anlamda kadın kimliği, toplumdaki iktidar ilişkilerinin kodlarıyla değil de verili ve özüyle değişmez unsurlarıyla doğal yaşamın bir zorunluluğu olarak algılanmıştır. Hal böyle olunca kadın kimliğinin toplumsal bağlamı bir kenarı bırakılmıştır. Bu durum ise kadının bir iktidar nesnesi haline gelmesine neden olmuştur. Tarih ise buna birçok örnekle şahitlik etmektedir.

Tarihin her döneminde insanoğlu etrafında gördüğü kaosa bir düzen getirmek için Adolf Behle’nin ifadesiyle Zeusvari bir zorunluluk hissetmiştir. İnsanlar bu kaosa bir düzen getirme adına çeşitli kategoriler geliştirirler. Bu kategoriler insanoğlunun her dönem fiziksel ve sosyal çevresini düzenlemek, tahakküm altına almak için kurduğu iktidar ilişkisinin vazgeçilmez unsurudur. Bu anlamda sosyal aidiyetin güçlendirilmesi ve pekiştirilmesi amacıyla oluşturulan en önemli kategorilerden biri de ötekiliktir. “Öteki” bireyin kendini tanımlaması açısından işlevsel bir rol oynar. Kimliğin bir kutbu olan “biz” olumlu özellikler barından aidiyetler toplamıyken öteki kendimizde görmek istemediğimiz olumsuzlukların yansıtıldığı karşı kutuptur. Ötekinin kurgulanması ister kolektif isterse bireysel kimlik bazında olsun her zaman işlevsel bir rol oynamaktadır. Ötekiliğin işlevsel yönlerinden biri “olumlu” özellikleri kendimizde görmemizin sağladığı özgüvenle düşüncelerimize, hareketlerimize, tutumlarımıza ve tavır alışlarımıza bir meşruiyet sağlamış olmasıdır. Bu bağlamda ötekileştirilen kadın kimliği her türlü ayrımcılığa bir gerekçe olmaktadır.

Mitolojiler başta olmak üzere kutsal kitaplarda, filozof, düşünür, şairlerin söylemlerinde kadınların temsil edilme biçimleri üzerine birçok metafor kullanılmıştır. Bunların esaslı bir bölümü kadının nefret objesi olarak ya da bunu meşru gösteren ifadelerle iç içedir.

Yunan düşüncesinde kadın “akıl dışı”, “düzensiz”, “bilinemez”, “bilgiyi engelleyen”; Aristoles kadını “doğanın hatası”, “hadım edilmiş erkek”; Aziz Tommaso “hatalı” ya da “eksik erkek”, Tertullianus “şeytanın giriş kapısı”; Balzac “bir eklenti”; Proudhon “tamamlanmamış bir erkek”; Eugene Buret “eksik işçi”; Comte “sürekli bir çocukluk”; Hegel   “özel alan”; Bacon zihinle evlenmesi gereken “doğa”; Rousseau “olgunlaşmamış insan”; Freud “belirsiz bir anomali”; İbni Sina “dehşete yatkın, aklı kıt” bir varlık olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama biçimlerine referans olan kavram ise Homo (insan) kavramıdır. Gılgameş Destan’ında insanın hammaddesi toprak olarak gösterilmektedir. İnsan ile toprak özdeşliğine dayanan bu söylemde insan erkek ile kadını ortak kılan bir ifade olarak karşımıza çıkarken sonraki dönemlerde toprak bir üstünlük işareti olarak erkeğin hammaddesi olarak görülmeye başlanmıştır. Yine eski Yunan mitolojilerinde Zeus’un ateşi çalan veya buna teşebbüs edenlerden intikam almak için kalbinde ruh yerine ateş olan bir kadın yaratmasıdır. Kadın kötülüğün kaynağı, insanlığın başına bir bela ve cezanın vasıtasıdır. Bu temsilin topluma yansımaları da vardır. Kadın ceza, kötülük, nifakla özdeş kılındığı için ondan beklenen tek şey susmasıdır.

Farklı ülke ve zamanlarda erilliğe yüksek değer biçilmesi değişmeyen “evrensel” bir nitelik arz eder. Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar bir hiyerarşi meselesidir. Özcü felsefede erkek aklı, hem doğaya hem kadına hâkimdir. Platon’dan bu yana felsefenin göksel niteliğinin taşıyıcısı erkektir. Aristo’ya göre erkekler zihnin ve aklın doğal timsaliyken kadınlar, barbarlar, esirler, çocuklar bundan mahrum olup tabi olmaya ve yönetilmeye muhtaç kategorilerdir. Bunlar tutku ve duyguların bedensel mekânıdır; akılla yönetilmesi gerekir. Yunanlılara göre erkek ile tanrı arasındaki ortak bağ akıldır. İkisini akraba kılan akıl aralarında nitelik olarak değil nicelik olarak farklıdır. Burada erkek akıl ve form olarak biçimlendirici güç kadın ise belirlenen madde olarak görülmektedir. Bu anlayışta kadın bir eksiklik olarak tasavvur edildiği için tamamlanması gereken bir unsurdur. Bunun yolu da evliliktir ki bu yolla kadın salt bir madde olmaktan kurtulmuş olacaktır. Descartesçi felsefede ruh düşünülebilen doğa ise bilinendir. Bu bağlamda erkek ruh, düşünmeyken kadın bilinmesi gereken bir doğadır. Hegel ise felsefe, bilim ve sanatın belirli evrensel ideal formları gerektirdiği, bunun da kadınlarda bulunmadığını belirtir. Kadını siyasal açıdan bir tehdit olarak görür. Çünkü kadının eylemleri evrenselliğin talepleri doğrultusunda değil, keyfi temayüller doğrultusundadır. Benzer yönde Aristo, doğru zaman ve yerde doğru karar alma özelliğinin erkeğe mahsus olduğunu söyler. Bu ayrımcılığın veya erkeği merkeze alan anlayışın pekiştirilmesinde kullanılan argümanlardan biri de erkeğin biyolojik özellikleridir. Bu erkeği birçok alanda öncelikli kılar. Bireyin bütün kimlik, dini ve etnik kimliğinin babadan gelmesinin daha ön planda olması, kadın doğurganlığına erkeğin sahip olması, verasette erkek çocuğuna öncelik verilmesi, kamu işlerinin erkeğe has olarak görülmesi, tanrısal bir meziyet olarak görüldüğü için sanatın erkeksi kılınması gibi sayısız örnekler verilebilir. Bu yaratılan kültür içerisinde erkeğin fizyolojik ve anatomik durumu daha değerli kabul edilmiştir.

Birçok alanda cinsiyet ayrımcılığına uğrayan kadınların pazar ekonomisinin canlandırılması, ucuz iş gücünün elde edilmesi veyahut daha iyi ırkın elde edilmesi noktasında araçsallaştırıldığını görmekteyiz. Özellikle modern ve post modern dönem kadın algısının şekillenmesi noktasında kadının kapitalizm bağlamında tüketim ve ulus devlet bağlamında nüfus politikalarının nesnesi haline getirilmesi de söz konusudur.

Kapitalizm bağlamında kadının üretici bir güç olarak görülmesinin yanında onun aynı zamanda tüketici bir güç olarak da keşfedildiğine şahit olmaktayız. 19. yüzyıl kadın emeğinin sömürüldüğü bir dönem, 20. Yüzyıl ise kadın bedeninin tüketimin nesnesi haline getirildiği bir dönem olmuştur. Örneğin 20. Yüzyıl başlarında ilkin ABD’de sonrasında ise tüm Avrupa’da tüketim dernekleri kurularak, kadın tüketime özendirilmeye çalışılmıştır. Bu işle görevli olan dernekler kadını “satın alıcı güç” olarak görmüştü. Özellikle Keynesyen ekonomik modelinin revaçta olduğu 1920 ile 1930 yılları arasında ekonomistler kadının ev içlerinde kalmasının ekonomik durgunluk anlamına gelebileceğini söylediler. Kadınların ev işleriyle sınırlı bir hayat sürmeleri durumunda koskoca sanayinin çökebileceğini söylemişlerdi. Yine 1927-1950 arasında dokuma ve giyim sanayisinde üretilen malların iç pazarda satılması ile kadın özgürlüğünün savunulması arasında yakın bir ilişki vardır. Kadının tüketim piyasasının müşterisi haline getirilmesi için hem kadının bu sektörlerde üretmesi hem karşılığında aldığı ücretin bu yolda harcanması istenmektedir.

Bunun yanında birçok ülkede kadınlar ucuz iş gücü olarak bir sömürü aracı olarak kullanılmaktadır. İşgücü maliyetlerini düşürmek amacıyla yerlerini değiştiren Çok Uluslu Şirketler 1970’li yıllarda uluslararası alanda yapılan ticari, hukuki ve mali düzenlemelerle yeniden kendilerini örgütleme imkânı buldular. Gelişmekte olan ülkelerde ekonomi, ulusal endüstriden ve kamu sektöründen ihracata dayalı üretime geçtikçe bu gibi ülkelerde kayıt dışı çalışan, özlük hakları ve iş güvencesi olmayan işler yaratıldı. Gelişmekte olan ülkelerde kadınların daha az ücretle çalıştırılması daha kolay olduğundan kadınlar işçinin en çok aranan kesimini teşkil etmektedir. Gelişmekte olan ülkelere kaydırılan uluslararası şirketlerin kadını ucuz iş gücü olarak görmesine sebep olan faktörlerin başında dayatılan ekonomik düzenlemeler bulunmaktadır. Kadın emeğiyle elde edilen toplam üretim 3/2 olmasına rağmen kadınlar toplam gelirin %5’ini aldığı belirtilmektedir. Aynı işi yapan kadınlar erkeklere göre İspanyada %27, İtalya’da %20, Hollanda’da %24 daha az ücret almaktadırlar.

1970 ve 1980’li yıllardan başlayarak dünyada meydana gelen ekonomik gelişmelerin izlediği küresel seyre göz atıldığında en çok dikkati çeken hususlardan biri kadın emeğinin birçok sektörde artış göstermesidir. Hem kayıt içi hem kayıt dışı ücretli iş gücünde kadın sayısındaki artışı tanımlamak amacıyla ortaya atılan “emeğin feministleşmesi” kavramı bu sürecin sonucunda gelen iş gücünün niteliği hakkında bilgi vermektedir. Ucuz ücretle çalıştırılma kapasitesi taşıyan kadın emeği gelişmekte olan ülkelerde %70’lere varırken erkek iş gücünün oranı %60 azalmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde kadın ve erkek iş gücünün ters bir orantı izleyerek artması kadının yoksullaşması veya kadının proleterleşmesi olgusuyla açıklanmaktadır. Bu ekonomilerde kadın emeğinin iş gücüne katılmasındaki ana neden gelişmekte olan ülkelerin ihracata dayalı üretime geçmeye zorlanmasıdır.

Beri yandan ekonomik yatırımı kendine çekmek adına eğlence sektörü sayesinde kentlerin cazip hale getirilmesi kadınlar üzerinden yürütülmektedir. İnsanların küresel akıntısından istifade eden kadın tacirleri cinsel sömürü amacıyla bu kadınları bar, diskotek ve masaj salonlarında kullanmaktadırlar. Seks turizmi olarak da ifade edilen kadının cinsel sömürüsüne Tayland gibi yerler açık yerler olmaktadır. Küresel bir siyasal ve ekonomik düzenin teşvik ettiği oteller, eğlence yerleri doğrudan doğruya veya dolaylı yönden cinsel ekonomiye dayalıdır. Bu tür yerlerde egzotik yerlilerin vücutları, ırksal ve cinsel olarak metalaştıran bir düzenin parçası olmaktadır. Seks turizmi, ırkçılık, eşitsizlik ve cinsiyetçilik olguları kadın emeğinin sömürüsü üstünden somutlaşmakta ve bunların hepsi kadın bedeninde bir araya gelmektedir

Kadının 20. Yüzyılın ilk on yıllarında araçsallaştırıldığı başka bir alan da nüfus politikalarıdır. Özellikle birçok ülke, 19. yüzyıldan başlamak üzere biyo-politik manada kadın bedenini ulus devlet bağlamında kontrol altına alma çabası içerisinde olmuştur. Nüfusu önemli bir güç olarak gören birçok ülke kadın doğumunu teşvik edici politikalar geliştirdi. Özellikle Almanya, ABD ve Fransa başta olmak üzere birçok bölgede doğum yapan kadınlara çeşitli madalya ve ödüller verilerek teşvik edildi. Çünkü nüfus her anlamda bir güç kaynağı olarak tanımlanmıştı. Bu durum 19. Yüzyılın sonlarına doğru ciddiye alındığı için yasadışı kürtajlar yasaklanmaya başlanmıştı. Burada çocuk ulusun vatandaşı olma mertebesine yükseldiği için fahişelerin dahi çocuklarına sahip çıkılmıştır. Özellikle doğum karşıtı uygulamalar ve protestolar yasaklandı. Hatta diktatöryel yönetimlerde babalığı özendiren uygulamalara da hız verildi. En azından söylem düzeyde Mussolini baba olmayanın erkek olamayacağını ifade etmişti. Bekâr insanlardan daha fazla vergiler alındı. Franco döneminde de babalık statüsü öncelenmeye başlandı. NSP Almanya’sında annelik ödüllendirildi. Dolayısıyla bu dönemlerde anneliği toplumsal bir işlev olarak gören feminist anlayış gerilemeye başladı. Hatta kadın bedeni üzerinde politika geliştiren feminizm Nazi döneminde Yahudilerin ortaya çıkardığı bir hareket olarak görüldü. Bu baskıcı dönemlerde kadınlara iyi bir “ırkın” kuluçkası ve yetiştiricisi olarak bakıldı. Yani kadın çok çocuk doğurmakla sorumlu tutuldu. Benzer uygulamalar sosyalist ve Marksist yönelimli SSCB’de de görülmektedir. İlk zamanlar evlilik dışı ilişkilere, boşanmalara izin veren yasaları çıkartıysa da Stalin döneminde boşanmayı zorlaştırıcı ve çocuk yapımını arttırmaya dönük yasalar çıkartıldı. Nafakalar artırıldı, çocuk yardımları yapıldı. Bugün de kadın siyasal iktidarların görüşleri doğrultusunda bir üreme makinesi olarak görülmeye devam etmektedir.

Görüldüğü üzere birçok toplumsal kurumun nesnesi haline getirilen kadınların uğradığı ayrımcılığın ve şiddetin en somut görünümü olan kadın cinayetlerinin resmi kayıtlara düşen tarafıyla kanımızı donduracak düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki:

Adalet Bakanlığı’nın verdiği bilgilerden hareketle 2002 – 2015 arası kadın cinayetleri rakamının 5 bin 406 olduğunu görüyoruz. Yine çeşitli sivil toplum örgütlerinin hazırladığı raporlar da yakın zamanda işlenen kadın cinayetlerinin devam etmekte olduğunu göstermektedir. “Kadın cinayetlerini durduracağız” platformunun 1 Eylül-28 Ekim arasında işlenen cinayetlerinin sayısının 45 olduğunu belirtmektedir. Bu gibi istatiksel veriler, sadece kadın cinayetleri noktasında değil aynı zamanda kadınların iş yerlerinden aile yaşamına kadar yaşamın her alanıyla ilgili düzenlenmiştir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde daha olumlu ve daha iyimser bir tablo çizmek isterdik ama ne yazık ki belirttiklerimiz tarihsel bir veri olarak yanı başımızda durmaktadır. Yine de kadın hakları bağlamında umutlu olmamıza vesile olabilecek iyi şeylerin de olduğunu biliyoruz. Buna, insanlık tarihinin yeşerdiği bu topraklarda yani Mezopotamya’da rast gelmekteyiz. Bu sembolizmin ilk örneği Sümer mitolojisidir. Sümer mitolojisinde kadın hayatın bizzat kendisi olup yaşamın canlı bir üreticisi, insanlığın eşit bir parçasıdır. Kadın doğumuyla hayat verendir. Şefkatiyle insanlığa kucak açandır. Duygularıyla ve ruhuyla açıklayan değil anlayandır. Dolayısıyla kadına yönelik her türlü ayrımcılık yaşamın bizatihi ölümü demektir.

Bingöl Barosu olarak Dünya Kadınlar gününü kutluyor, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın karşında olduğumuzu ve kadınlarımıza yönelik her türlü hukuksuzluğunda takipçisi olacağımızın bilinmesini isteriz. Kamuoyuna saygıyla sunulur."

BAROTÜRK

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim