• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara -1 °C

Kendini Tüketen Hukukun Dramı -2-

Kendini Tüketen Hukukun Dramı -2-
A-FilodokslarÖnce birinci öznelerin, uygulamacıların durumlarını sergileyen “mağara eğretilemesi”nden başlayalım.

PROF. DR. SAMİ SELÇUK

Eğretilemeye göre Platon, bilgi felsefesini, dolayısıyla devleti yönetecek olanları anlatabilmek için insanlardan, güneş ışığının ya da aydınlığın içeriye sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dışarıya bağlanan ve ışığa açılan bir yeraltı mağarası sahnesini tasarlamalarını ister. Bu mağaranın en dibinde, çocukluklarından beri elleri, kolları ve boyunları zincirlere bağlı, kıpırdamadan duran, yüzleri mağaranın duvarına dönük, sadece önlerini görebilen insanlar bulunmaktadır. Arkaları mağaranın ağzına dönük biçimde duran bu insanlar, birbirlerini ve kendilerini görmemekte; sadece önlerindeki duvarı görmektedirler. Arkalarında ise bir yol, yol üzerinde insan boyu yüksekliğinde bir duvar bulunmakta, yüksekçe bir yerde de ateş yanmaktadır. Duvarın arkasında ise gidip gelen, kendi aralarında konuşan, ellerindeki taşlardan ya da tahtalardan yapılmış insanlara ya da başka yaratıklara yahut da nesnelere benzer araçları oynatan kuklalar bulunmaktadır. İşte bu kuklaların oynattıkları araçların gölgeleri zincire bağlı insanların önündeki duvara yansımakta ve kuklaların konuşmaları da duyulmaktadır.

Öykü böyle başlar. Bu koşullarda Platon'a göre bu evrede yaşanacak olan şudur: Mağaranın dibinde zincire bağlı olarak oturan ve yaşamları boyunca sadece nesnelerin gölgelerini görebilen insanlar, onları gerçek nesnelerle karıştıracak, gölgeleri gerçek sanacak, konuşma sırasında duydukları seslerin de gölgelerden gelen sesler olduğuna inanacaklardır. Görme, işitme gibi duyuya dayanan bilgiler, görünüşlerin oluşturduğu “doksa”dır. Yani sadece inançlar, sanılar dünyasında yaşayanlara özgü görünüşlerin bilgisidir. O yüzden bu zincire bağlı insanlara göre biricik gerçek, biricik doğru, ateşin duvara yansıttığı bu gölgeler ve bu gölgelerden kaynaklanan sahte seslerdir.

Platon, bu noktada insanlardan bir şeyi düşünmelerini ister: Bu zincirlenmiş kişilerden biri kurtarılmış ve yüzü kuklaların oynattıkları nesnelere ve ışığın kaynağına döndürülmüş, mağaradan dışarı çıkarılmış olsun. Düşünüre göre, bu aşamada kurtarılan kişi, alışık olmadığı güneş ışığından kamaşan, hatta körleşen gözlerini sımsıkı kapatacak, dışarı çıkmamak için direnecek, eski “doksa” yaşamına dönmeyi isteyecektir. Çünkü gözleri güneşten kamaşıp, geçici olarak körleşmiştir.

Ancak yine Platon'a göre dışarı çıkarılanlardan biri, gözleri ışığa alıştığında geçici körlüğü yenecek, bu sancılı dönemi aşacak, gördükleri karşısında allak bullak olacak ve mağaraya geri dönecek, eski arkadaşlarına olup bitenleri anlatacak, ancak gölgelerle, görünüşlerle yetinmeyi öğrenen eski arkadaşları onun anlattıklarına inanmayacaklardır. O ise, daha önce gördüğü her şeyin kaynağının güneş/ışık olduğunu anlayacaktır24.   

Alfred North Whitehead (1861-1947), “Rönesans sonrası düşünce tarihi, Platon'a düşülen dip notlarından ibarettir.” der. Bu söz, düşünürlerce çeşitli biçimlerde algılanmıştır. Eğer bu söz, felsefenin Platon'la başladığı ve Platon'dan bu yana da çok değişiklik olmadığı biçiminde algılanırsa Whitehead haklıdır. Çünkü Sokrates'in ağzından dillendirdiği bu eğretileme bile “Sokrates'in gençliği olan”25 Platon'u bu doruğa taşımaya yetmektedir. Zira Düşünür, bu benzetmeyle, elbette doğru/gerçek bilgiye götüren yolu, kendi deyişiyle “diyalektik yürüyüş”ü somutlaştırmak istemektedir. Burada yürüyüşü gerçekleştiren diyalektikçi, elbette filosoftur. Yani öğrenimden geçip, felsefî bilgiyle (güneş) aydınlanmış, varsayımları ve sanıları aşarak doğruyu yanlıştan ayırt edebilen kişidir26.

Büyük düşünürün insanlığa iletmek istediği çıkarımlar, metinden de anlaşılacağı üzere, şunlardır:

Birinci çıkarım şudur: İnsanların büyük çoğunluğu; görüntüleri, görünüşleri ve buna dayanan inançları, kanıları, sanıları (doksa), yanılsamaları (illusion) gerçek bilgi sanmakta, mağara duvarına yansıyan gölgeleri doğru (vrai)/gerçek (réal) diye görmekte ve elbette aldanmaktadır. Ne yazık ki, insanlar, çoğu zaman çoğu yerde bu türden mağaralarla kuşatılmışlardır.

İkinci çıkarım şudur: Biri gelir, ellerindeki, ayaklarındaki, boyunlarındaki zincirleri çözerek insanları mağaranın dışına çıkarır; kafalarındaki bu görüntülere, görünüşlere dayanan inançları, kanıları, sanıları (doksa) ortadan kaldırmaya çalışırsa o kişiler, önce direnirler, gözlerini kamaştıran ışığı görmemek için yüzlerini sımsıkı kapatmaya çabalarlar. Bu çok sancılı bir süreçtir. Zira insanlar için yanılgılarından, eski alışkanlıklarından kurtulmak çok yorucudur. Bu nedenle daha önceki görünüşlere yaslanan gerçekler, doğrular onlar için asıl olmayı sürdürecektir. Duyusal dünyanın değişken ve görünür nesneleriyle yetinerek doğrulara, gerçeklere ulaştığını sanan, bunların gerisindeki doğrulara, gerçeklere nüfuz edemeyen orta boy insanlardan oluşan büyük çoğunluk böyledir. Bunlar, mağaranın dışına çıkar çıkmaz hemen geri dönenlerdir. Tam bu noktada karanlık ile aydınlık çatışmış, sıradan insanlardan oluşan çoğunluk, aydınlığı reddetmiş; “görülenlerin bilgisi” olan kanı, sanı (doksa) ile yetinmiştir. Bunlar, “sanı dost”larıdır (filodoks)27. Ne yazık ki, yaşadığımız dünyanın gerçeği de budur.   

Üçüncü çıkarım şudur: Mağaranın dışına çıktıktan sonra gözlerini açabilenler, insanların ve başka nesnelerin gölgelerini, suda yansımalarını, hatta suya yansıyan kendilerini de görürler.  En sonunda da gördükleri güneşe baktıklarında daha önce gördükleri her şeyin gerçek nedeninin ve kaynağının güneş olduğunu anlarlar. Bu insanlar, artık “düşünülenlerin, ideaların bilgisi”ne (episteme), yani “düşünerek görme yolu”yla (noesis) kesin bilgiye erişebilmişler, eğriyi doğrudan, yanlışı gerçekten ayırt etmeyi, nesneler arasında ayrımlar yapmayı ve dizgeler (sistem) geliştirmeyi başarmışlardır. Ancak onlar çoğu zaman toplumda azınlıktadırlar. Güneş, burada elbette, iyi ideanın, doğru felsefî bilginin (episteme, gnosis)28 simgesidir.

Dördüncü çıkarım şudur: İnsanlar, kendilerini doğru yola götürmek isteyenleri dinlememekte, tersine bu insanları yıkıma sürüklemektedirler. Tıpkı Sokrates'in gençleri kötü yola ittiği görüşüyle baldıran ağısı içirilerek öldürülmesi gibi. Elbette bu eğretilemede doğru felsefî bilgiye ulaşan, onları zincirlerinden kurtararak aydınlığa kavuşturmak isteyen kişi, filosoftur, yani Sokrates'tir. Diyalogların ve hele Devlet'in yazılmasına asıl yol açan olay da Sokrates'in ölümüdür. Bu ölüm üstelik bütün Batı'nın, bizim Batılı dediğimiz kafanın da kaynağı sayılabilir.  Bu açıdan Sokrates'in en büyük yapıtı ölümüdür.  Sevgili ustasının ölümü, Platon'a düşüncenin hem bir tek insanın, hem de bütün insanların yaşamına neler getirebileceğini öğretmiştir. Bu nedenle Platon, bütün ömrünü Sokrates'i öldürmeyecek, tersine onu ve onun gibileri baş tacı edecek bir toplumun, bir devletin nasıl kurulabileceğini düşünmekle geçirmiştir29.

Kanımızca beşinci çıkarım şudur: Devlet, bencil amaçlarla, kurnazca yöntemlerle halkı kandıran, sıradan siyasetçilerle değil; bunlara metelik vermeyen, yalnızca ülke yararını ve gelecek kuşakları düşünen filosof krallar/devlet adamlarıyla yönetilmelidir 30. Nitekim Platon, düşlediği cumhuriyette, en sağlıklı ve adil yönetimin bilgi açısından en parlak ve aydın insanlarla gerçekleşebileceğini söylemektedir. “Bilgelik ve siyasal önderlik.” der Platon, “Aynı kişinin varlığında birleşinceye dek kentler gibi insanlar da hastalıktan kurtulamayacaklardır.”31 Özetle ya devleti yönetenler filosof ya da filosoflar devleti yöneten olmalıdırlar32.

Yüzyıllar, Platon'u haklı çıkarmış ve ondan 2400 yıl sonra Bertrand Russell, daha önce değinildiği üzere, şöyle demiştir: “Dünyanın sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerine güvenmeleridir.” Tarihin tanıklığı, bu öngörüyü pekiştirmektedir. Gerçekten bunalım ve sarsıntı dönemlerinde, sağduyu ve bilge yöneticiler yok olup gitmektedir. Artık ortalığa, yitirecek bir şeyleri kalmayan sorumsuz ama sorunlu, serüvenci, düzen ve umut sömürücüsü, halk yardakçısı bilgisiz, ufuksuz ve görgüsüz kişiler egemen olmaktadırlar. O anda herkes, yönetilenler de, yönetenler de yitirmişlerdir, aslında. Acıların yaşanması kaçınılmaz olmuştur. Bunun en çarpıcı örneği, bilim ve sanatta doruğa tırmanmış olan Alman toplumu ve Hitler'dir. Ancak günümüzde Batı insanı, bu acılardan bir ölçüde ders çıkarmış, dayanağı şeref, özgürlük, sorumluluk, kendini aşma, ötekine saygı değerlerinden oluşan sonsuzluğa yürüyüp, yönetimde saydamlığa ve hesap verilebilirliğe kapılarını açan “yüksek demokrasi”ye (hyperdémocratie) ulaşmıştır33.  Türk toplumu ise hâlâ sıradan/düz demokrasiyi bile gerçekleştirebilmiş değildir. Uluslararası kurumlar, rejimimizi melez/yarı demokrasi olarak görmektedir. Elbette hukuk uygulamasının da bundaki payı çok büyüktür. Eğer “Demokrasi her çocuğa Tanrı'nın sunduğu insana özgü bütün olanak ve yeteneklerini tam anlamıyla sergileme fırsatını veren iktisadî, siyasî ve ruhî koşulları gerçekleştirmeye yönelik bir rejim ise, geleceğimizin bilgelere, ozanlara gereksinmesi vardır.”34, Sezar'lara, Hitler'lere değil. Gerçi “politikacılar da iş başındayken oyuncular gibi, biniciler gibi olduklarından daha büyük görünürler, sonra da onlar gibi silinir giderler halkın anılarından. Ancak birkaç meraklının uğraşına konu olurlar.” Ama geride büyük yıkımlar bırakmaktadırlar.  Onların toplumları sürükledikleri yıkımları gerçekten korkunç olmaktadır35.

B-Kien'ler

Şimdi de uçurumunun öbür kıyısında konuşlanan dramın ikinci öznelerinden, yani öğretiyle uğraşan bilim insanlarından söz edelim. Bunun için de Eliot'ın “Çorak Ülke”sindeki (1922) kadın göğüslü yaşlı kör Bay Tiresias'ını da anımsayarak, Elias Canetti'nin romanı “Körleşme”nin kahramanı Profesör Kien'in duruşunu sergileyelim.    

Bu yapıtın yayımlanmasından bir yıl sonra Frankfurter Zeitung'da bir değerlendirme yazısı çıkmıştır. Bu incelemeye göre, Canetti'nin “Körleşme”si, dış çevreyi yepyeni ve uç betimlemelerle dile getirmede çok başarılı olmuş; bu romanıyla yazar, düşünce ufkunda James Joyce'un “Ulysses” ile erişmek istediği noktanın ötesine geçmiş; olaylar ile yaşananlar arasındaki değişken sınırları, insanoğlunun kendi eliyle yapıp ettiklerine daha sonra yabancılaşmasını yetkin biçimde yansıtmıştır. İngilizlerin ünlü yazın bilgini Prof. J. Isaacs, 1950'de aynı görüşü paylaşmış, romanın ancak “Karamazof Kardeşler” ya da “Ulysses” gibi yapıtlarla karşılaştırılabileceğini, ancak yapıtın zenginliğinin ayrımına zaman içinde varılabileceğini belirtmiştir36.

Bu değerlendirmelere katılmamak olanaksızdır. Düşün dünyası ile gerçeklik dünyasının, insanlığın yükselişi ile çöküşünün görkemli bir özetidir, bu roman.

Yapıt, üç kesimden oluşmaktadır. Birinci kesimde Kien'in kendi kafasında yarattığı, dış dünyadan bütünüyle soyutladığı, yaşadığı iç dünya anlatılmaktadır. Bu kesimde vurgulanmak istenen öz, bir “dünyasız kafa”dır. İkinci kesimde insanlarla ilişki kurmayı bilinçli olarak reddetmiş ve sürekli kendisinden sonra kitaplarını kime bırakacağı kaygısını taşımış olan Kien'in eski hizmetçisi, daha sonra eşi olan ve onun üzerinde egemenlik kuran, evin dörtte üçünü ele geçiren Therese Krumbholz tarafında sokağa atılması, Kien'in daha önce tanımayı reddettiği dünyaya zorunlu olarak bir sürgün gibi gitmesi, Therese'ye karşı çaresiz “körlük”e sığınması, orada daha önce küçük gördüğü insanların elinde oyuncak olması betimlenmektedir. Gerçekten sonsuzluğa uzanan “körlük/körleşme”, onun biricik sığınağıdır. Ancak Therese'ye karşı geliştirdiği körleşme sayesinde katlanılamaz olan zaman ve yer ile başa çıkabilmektedir. Bu kesimde sergilenen öz, bir “akıl-dışı (kafasız) dünya”dır. Üçüncü kesimde bütün yaşadıklarından sonra kafasında oluşturduğu yeni dünyanın delilik sınırlarına getirdiği Kien'in acı ve bir bakıma kaçınılmaz sonu, âdeta ilk iki kesimin birleşkesi olarak dile getirilmektedir. Birleşkenin adı ve özü, “kafadaki dünya”dır.

Romanın izleği (tema), bilgili bir insanın fildişi kulesinden çıkıp gerçek yaşam dünyasına girdiğinde bilgisizlerin elinde nasıl oyuncak olduğunun ve çaresizleştiğinin, uygarlığın yıkılışı ile insanoğlunun aşağılanmasının öyküsüdür. Roman, iletişimsizliğin ve körlüğün felsefesini işlemektedir. Romanın kahramanları; kendi dünyaları, sözcükleri ve algıları dışındakilere karşı ilgisizdir; başkalarını anlamaya çalışmazlar; bakarlar ve işitirler ama görmezler ve duymazlar. Böylelikle tam bir körlükle çevrelenmiş olan insanların ve bunun yoğun örneği olan Kien'in adım adım körleşmesi yansıtılır, roman boyunca.

Romanın başkişisi Kien, çocuklardan, kadınlardan, kirli kitaplardan, yalandan, yalana dayalı ve yüzeysel günlük yaşamdan tiksinen, sadece eski bir yazı masası, divanı ve iki sandalyesi ama binlerce kitabı olan, çevresine ilgisiz kalan, sessizliği ve sokağı görmemeyi yeğlediği için insanlardan kaçan, bu nedenle odasının pencerelerini tavana yaptıran, bilimi para için yapmadığından üniversitede ders vermeyen, otuz yaşında içindekilerle birlikte kafatasını bir beyin araştırmaları kurumuna bırakmış olan, saplantılı ama derin düşünen, ahlakçı, bilimi, doğruyu, gerçeği her şeyin üstünde tutan, çok dil bilen, kitap ve yazın düşkünü, dünyaca ünlü ve eşsiz bir kitaplığın sahibi olan bir Çin dili ve edebiyatı uzmanıdır. Uygarlığın yıkılışı ve insanoğlunun aşağılanması onda bütünleşmiştir. Çağdaş dönemlerin işbölümü ve uzmanlaşma ilkelerinin uygulanmasında -türlü bilim dışı eğilimlerle- yalnızca kendi alanının uzmanıdır. Ancak içinde yaşadığı dönemin ve dünyanın yabancısı bir aydının ve bilim adamının tipik örneğidir. Fildişi kulesi kitaplığında, dolayısıyla gerçekliğin çok uzağında yaşayan, bütün dünyası kitaplarında ve kafasının içinde olan, günlük gerçekleri bile görmekten yoksun bir bilgindir, Kien. Öyle ki eşi, kitaplığını çirkin yatak odası takımlarıyla doldurmuştur. Kien, bu eşyaları görmemek için gözlerini kapatmakta,  evinde bir kör gibi gözleri kapalı dolaşmakta ama aradığı kitaplarını bulabilmektedir. Olağan algı mantığına göre yanılgı sayılan şeyleri yapmaktan kurtulamasa da bu şaşırtıcı sonuç, Kien'in hoşuna gitmektedir. Ona göre, bu durum, körlüğün, en azından denetimli kötü görmenin kozmik bir ilke olarak kendisine sunulan müthiş bir güç ve lütuftur. Böylelikle Kien, körlük kuramını felsefî bir temelde somutlaştırmakta ama gerçeklerden uzağa düşmekte, sorunlardan gözlerini kapatarak kaçmakta, hatta günlük alışkanlıklarına bile değer vermemektedir. Son çözümlemede, gerçekler karşısında körleşen ve bilinçli bir körlüğü yeğleyen Kien'in kafasında bir gerçek dünya yoktur. Kien'in   zaman ve dünya karşısındaki duruşu, kesin bir “körleşmişlik” duruşudur. Bunca körleşmiş bir bilim insanının, aydının ise yapabileceği biricik şey, kendi alanında ulaştığı her veriyi bilgi olarak algılamak ve kafasına sokmaktır. Kuşkusuz böyle bir insanın rastladığı verileri ilkin eleştiri süzgecinden geçirerek bilgiye dönüştürmesi, sonra da bu bilgilerle gerektiğinde dış dünyayı değiştirebilecek güçte bir “iç dünya”yı zihninde oluşturabilmesi olanaksızdır37.

Romanın ikinci kahramanı ise Kien'in önce hizmetçisi, daha sonra eşi olan Therese'dir. O, paraya düşkün, sadece kendisiyle ilgili, kendisini kitap tutkunuymuş gibi gösterip tuzağa düşürdüğü Kien'le evlenen,  kurnaz, çıkarcı, bilgisiz, sıradan, bencil bir kadındır.

Özetle Kien, çökmekte olan bir kültür ortamında ardında boşluklar bırakan, naif, salt bilimle, yani gerçek dışı bir dünya ile uğraşmakta ve cebelleşmektedir. Buna karşılık gerçek dünya, aslında bilimin bıraktığı boşluğu dolduran bilgisizlik, açgözlülük, kin, kıskançlık gibi bütün kötülüklerle, kirliliklerle doludur. Kien'in dünyası, eninde sonunda bu beriki dünya ile paramparça olacaktır. Olur da.

Bu eğretilemenin çıkarımları da bellidir.

Birinci çıkarım şudur: Kitaplığında gözleri kapalı olarak dolaşan Kien, büyük oranda, Platon'un mağarası dışına çıkarıldığında gözü güneş ışıklarından kamaşıp mağaraya geri dönen insana benzemektedir. Nitekim Romanın Almanca adının karşılığı olan sözcük de bunu kanıtlamaktadır: “Kamaşma”.

İkinci çıkarım şudur: Kamaşma ya da körlük, zaman ve yer kavramlarını alt etmeye yarayan bir silahtır, Kien için. Kien, insan varlığını ve dayanaklarını, onları anlamakta yetersiz kalan duygu kırıntılarının dışında sonsuzluğa doğru uzanıp giden körlükte bulmaktadır. Evrene egemen olan kuram, körlüktür. Zamanın yüke dönüştüğü ve çekilmez olduğu aşamada körlük yardıma koşar, insanı düşündürür. Tıpkı çiçeksiz bitkilerin üreme organları gibidir, körlük. Onlar gibi kalın zarlara sarınır. Elverişli koşullarda ortaya çıkar . Çareler bulur. Bu kuramıyla Kien, bilim ile bilme arasındaki bağlantıyı köktenci bir biçimde yadsır. İçinde bulunduğu, ancak yok saydığı dünyada evine, kitaplığına kapanmış, onlarla yetinmekte, onlardan edindiği bilgiyle var olduğuna inanmaktadır. Kendi dışındaki sıradan çoğunluğu görmemekte, hatta onlara yaşama hakkını bile çok görmektedir.  

Üçüncü çıkarım da şudur: Canetti, Kien'in kişiliğinde bütün bilim insanlarını ve aydınları şöyle uyarmaktadır: “Fildişi kulenizden çıkın ve gerçek dünyaya bakın, yaşamın gerçeklerini görün ve bilimselleştirin!”39     

Roman, sanki fildişi kulesinden çıkmayan aydınlara Nazi tümelciliğini haber vermektedir.

Platon doğrultusunda benzer bir izleği işleyen “Körleşme”nin kahramanı Kien, bütün dünyası kafasının içinde olan ve gerçekliğin dışında yaşayan biridir. Profesör McFarlane'e göre Kien, Canetti'nin roman boyunca olasılıkları, rastlantılı yan yana düşmeleri ve şansın istencini vurgulaması nedeniyle, Roland Barthes'ın “Düşünce”yi sözcüklerin rastlantısallığı hazırlar. Olgun anlam meyvesini ağaçtan indiren güç, sözlerin talihidir” yargısını çağrıştırmaktadır40.

Hukukumuza dönersek, gerçekten kutbun bir ucunda uygulamacı filodokslar, öbür ucunda gittikçe Kien'leşen bilim insanları bulunmaktadırlar. Yurdumuzda bilim ile uygulama iç içe olacak yerde birbirinden kopmuştur. İnsan aklı adeta savsaklanmıştır. Oysa her alanda ve elbette hukukta da bilim insanı ve uygulamacı, yolculuğa olgulardan/fenomenlerden başlayarak gözlem, deney, akıl ile birlikte yola çıkacak, hukukun bilimler içindeki yerini belirleyecek, yerleştirdiği yerden sorunlara bakacak ve çözümler üretecektir.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, Türkiye'de aslında, sadece hukukta değil, her alanda yaşanan bir olgudur, bu. Türk toplumu yüzyıllardır bilimle çatışmaktadır. İnsanımız, yalnızca hukuk kurallarıyla değil, doğal ve somut neden-sonuç ilişkisine dayanan doğa yasalarıyla da çatışmakta, öç alırcasına yaşanan yıkımlardan bile ders çıkarmamakta, tarih de “tekerrürür”ünü sürdürmektedir. Bunun örnekleri pek çok. Sözgelimi, vadilere, su yataklarına kondurulan evleri seller basmakta, çürük yapıları depremler yerle bir etmekte ama değişen bir şey olmamaktadır. Yıllar ve ardışık yıkımlar da birbirini kovalamaktadır.

 

VII- ÇÖZÜM

Elbette hukuktaki açmazları çözmek Türk hukukçularına düşmektedir ve bu evrede Japon deneyimine dönmek olanaksızdır. Ama her şeyi yeni baştan gözden geçirebiliriz.

Ancak her şeyden önce eksikliklerimizi belirlemek zorunludur, çözüm için. Hukuk, kültürün bir parçasıdır ve kültür bilimleri arasında yer alır. Uygarlık düzeyi ne olursa olsun her toplumun bir kültürü vardır. Fransız yapısalcı insanbilimci Claude Lévi-Strauss'tan (1908 - 2009) bu yana biliyoruz ki, hiçbir kültür küçümsenemez ve her kültür insan yaratısı olduğu için, insanlık kültürüne bir katkıdır. Kızılderili kültürü de, Alman kültürü de insanlık kültürüne katkıda bulunmuştur. Bugün de Şamanlık dininin izlerini taşıyan, İslam kültürüyle beslenen, Batı kültürüne yönelen Türk kültürü de elbette insanlığa büyük katkılarda bulunmuş ve onu zenginleştirmiştir. Helen, Roma, Rönesans, Reform, Akılcılık, Aydınlanma, Sanayi Devrimi, Hıristiyanlık ve Yahudilik kültürüne dayanan Batı hukukunun ürünlerini ve demokrasisini almaya kalkıştığımız toplumların kültürleri ile Türk kültürünü karşılaştırmak, eksiklikleri belirlemek zorunludur. O zaman alıntıladığımız hukukun hangi toplumda yeşerdiğini, kendi kültürümüzde neden aynı sonuçlara ulaşmadığımızı daha iyi anlayabiliriz. Bu bir belirlemedir, kendi kültürümüzü küçümsemek şöyle dursun eleştirel gözle değerlendirmedir. Bunu duygulara kapılmadan sağlıklı sonuçlara ulaşmak olanaksızdır.     

Aslında çözümün çıkış noktası bellidir. Her adımda filosof olmak. İlkin, mağarada yansıyan gölgelerle uygulamalar yapan filodokslar, güneşe çıkmalıdırlar.  Kien'ler, Kien'leşmeye zorlananlar da, kitaplarını yakmamalıdırlar. Özneler, yaşadıkları mağaradan ve kitaplıklarından aşağıya inmeli, el ele tutuşup kumların verdiği tadı çıplak ayaklarla duymalıdırlar. Tıpkı o güne dek sadece düşünmesini öğrenen André Gide'in uykusundan uyanması gibi, yeni bir dünyada buluşup bundan böyle bilgiyi birlikte duyumsayarak öğrenmeli, birlikte uygulamalıdırlar.  

Hukuk dâhil hiçbir bilim, yaşanan dünya gerçeğinden soyutlanamaz. Günümüzün felsefecisi bile, bu dünyayı Descartes gibi ocağı başında “-cılık”lar (-izm) ya da dizge (sistem) felsefesinin kalesi içinden seyre ve salt düşünmeye dalmış (méditation) değildir, artık41.

Evet. Türk hukuku, sağlam bir tabanda öznelerin buluşmasına, aşkın boyutlu hukukun özünü yakalayarak toplumu rahatlatacak girişimlere gereksinme duymaktadır.

Türk hukuku, sağlam bir tabanda öznelerin buluşmasına, aşkın boyutlu hukukun özünü yakalayarak toplumu rahatlatacak girişimlere gereksinme duymaktadır.

Yalınkat görüş ve çözümlerden uzak durmak istiyorsak, hukuku bilimin ve felsefenin temelinde algılamak, yorumlamak ve uygulamak zorundayız. Bilim insanları, felsefeciler, çaresizliğin yaratıcı olduğunu ileri sürer ve sıklıkla Renan'ın tartışmalı bir sözünü anımsatırlar: “Tektanrıcılığı, çöl, (yani çaresizlik) yaratmıştır.” Hukuku da, çaresizlikler, çoğulcu görüşler, çekişmeler yaratmıştır, tekilci anlayışlar değil. Bunu başaracak olan da, felsefe temelinde gelişen bir hukuktur. Hukuk, ilkeler bütünüdür ve onun kendine özgü bir iç dili vardır. Bu çıkış noktası doğru ise, hukuk kavramlarla konuşan bir dal ise, “kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatı olan felsefe”den42 asla vazgeçemez, vazgeçmemelidir. Felsefî özünden kopmuş bir hukuk ve hukuk uygulaması, yalnızca eklemleri eksik değil, kemik erimesine yakalanmış bir iskelettir. İçeriksizdir. Deyim yerindeyse sadece düzgü biçimcidir (normomorphiste). Ama hukuk, hiçbir zaman madde biçimci (hylémorphiste) de değildir.

O halde hukuk düzgülerinin (norm) düzenlenip oluşturulması evresinden başlayıp uygulanmasına dek insanı ve toplumu acılarla düş kırıklıklarıyla çaresiz bırakan bu acınası hukuktan kurtulmanın yöntemlerini bulmak gerekir.

Yasal düzgüleri kotarırken her şeyden önce yanlış dil kullanmaktan, ivedi düzenlemelerden, hukukun herkes için olduğu gözetilerek kişisel, katılaşmış ve tek boyutlu kalıplardan ve kaygılardan, başyasalar değiştirilirken dizgesel (sistematik) yapının örselenmesinden kesinlikle kaçınmak gerekir.  

Hukuk uygulamacıları, sağlam ve uygulamayı sağaltıcı bir hukuk felsefesi, hukuk toplumbilimi, hukuk mantığıyla donatılmalıdır. Bunu sağlamak ve hukuku egemen kılmak için, hukuk uygulamasını gerçekleştirecek olan hukukçuların, hukukun kendine özgü iç dilini iyi kavramalarını, yani kavram dilini özümsemelerini, hukuk kavram ve ilkelerini ve bunların sınırlarını, içeriklerini eksiksiz bilmelerini sağlayacak bir öğrenimden geçmeleri zorunludur. İnsanlık kültürünün binlerce yıllık tezgâhında dokunan, düşün dünyasının sınırlarını belirleyen süzme kavramlara değişik anlamlar yükletilemez. Küresel kavramlar üzerinde kişilerin mülkiyet hakları yoktur. Yalnızca yararlanma (intifa) hakları vardır. Bu hak, kavramın anlamı çerçevesinde kullanılmasını, içeriğinin değiştirilmemesini ve/ya boşaltılmamasını gerektirir. Eğer bu boşaltmaya izin verilirse beklentilere göre öznelleşen terimleri herkes başka başka algılayacağından ve kavram dili boşa döneceğinden, yoğun bir düşünsel karmaşanın yaşanması ve sağlıksız bir tartışmanın doğması kaçınılmaz olacaktır. Esasen böyle bir durumda, hukuk, Batılı kültürel genlerinden kopmuş ve daha işin başında başkalaşmış demektir. Başkalaşıma uğrayan bir hukukun uygulamadaki izdüşümü ise, elbette kusurlu olacaktır ve bu da açıklanması olanaksız bir yuvarlak üçgen demektir. Esasen, çözümlemeci araştırma ve mantık; kavram kargaşasının yarattığı sorunları ve kavramların yanlış kullanılması nedeniyle hastalanan düşünceleri iyileştirme çarelerini konu edinen bir disiplinin adıdır. Üstelik hukukunu kendi oluşturmamış ve dışarıdan almış bir ülkenin en sağlam yollamaları, elbette o hukuku veren kültürdür; alan kültür değil. Tersi tutum, kendi kendine yollama yapmak demektir. Türk hukukunun, yerelleşme, küreselleşme ve evrenselleşme doğrultusunda çağcıl hukukun dalga boyutunu yakalayabilmesi, bu kültürel değerleri ve kavramları iyi özümsemesine bağlıdır. Hukuk alan ülke, veren ülkenin kavramlarına bağlı kalmak zorundadır. Çünkü küresel, bilimsel kavramlar, doğruyu bulmada, deniz feneri gibi, yol göstericidirler. Sınır tanımayan gücüyle bütün kültürleri etkileyen Batı uygarlığının hukukunu hem seçmek ve hem de onun kavramlarını göz ardı etmek; bir sorun değil, sorunsallar yumağıdır. Uygulama ise, kavram belirsizliğinin ve yanlış uygulamanın su yüzündeki görünen parçasıdır.

Kavramların doğru algılanması da yetmeyecektir. Hukukçu, öğretiyi yakından izleyerek hukuktaki gelişmeleri bilmek, uygulamaya yansıtmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülük, hukukçunun topluma karşı sorumluluğunun olmazsa olmaz gereğidir.

Bundan başka hukukçu, bütün güçlere, erklere karşı bağımsız olmalıdır. Yargının/yargıcın bağımsızlığı bir araçtır. Amaç, yargının, yargıcın yansızlığını, böylelikle nesnel hukukun özüne uygun biçimde nesnel uygulanmasını sağlamaktır. Özellikle karar verici konumdaki hukukçu, yasama ve yürütme erkleri, bir başka yargıç, sokak ve kendi inanç ve düşün dünyası karşısında bağımsız ve yansız olmak zorundadır43. Yansız, nesnel ve laik hukuk etiği açısından yargıcın kendi görüşlerini ve inançlarını mahkeme salonunun dışında tutması ve bu bilinci edinmesi zorunludur. Çünkü laik hukuk, ilkin inanç alanları karşısında yansızdır. Tanrı'yı, yüce katında bırakır; hiçbir toplum adına Tanrı'yı yeryüzüne indirmeye kalkışmaz44; inanç özgürlüğünün güvencesidir. Nesnel hukuk ise, ikinci olarak, devleti asla kutsamaz ve tanrılaştırmaz; düşünceler, görüşler karşısında da yansızdır; düşünce özgürlüğünün güvencesidir. Özünde yargının/yargıcın bağımsızlığı ve yansızlığı, hangi soydan ve/ya dinden olursa olsun insan ve nerede olursa olsun doğa sevgisiyle bütünleşmiş amaçlar ardında koşan özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin hukuk/adalet dünyasındaki bir izdüşümüdür.    

Bu arada eski yargı kararlarının kesinlikle gözden geçirilmesi gerekmektedir. Yanlış olan çapak kararlar elenmeli, doğru olanlar eleştirilerek değerlendirilmelidir.  

Adalete, yargıya güveni oluşturmak kolay değildir. Kimi zaman tek bir dava bile adalete, yargıya, yargıca güveni bir çırpıda yıkmaya yeterlidir. Ancak hiçbir toplum, güvenilir bir yargıdan vazgeçemez.  

Hiç kimse şunu unutmamalıdır: Hukukta devrim için Batı yasalarını almak yetmez. Yetmemiştir de. Hukukun kökleri ve gövdesi Batı'da kalmıştır. Türkiye'nin hukukta yakın geçmişi, “Batı kaynaklı hukuk”tur; uzak geleceği ise “çağcıl hukuk”tur.

Bütün bunlara uyulmadığı takdirde hukuk uygulamasının yozlaşacağı, yeni Marc Ancel'lerle acımasız eleştirilerin Türk hukukçularına yöneleceği açıktır.      

Mutlu bir yaşam için, insan türünün doğasına en uygun rejim olan özgürlükçü demokrasiyi45 vazgeçilemez temeller üzerinde kurmak zorundayız. Bu demokrasinin ilkeleri iki temelde gelişmektedir: Birincisi maddidir/ekonomiktir. İkincisi, “bilgi (ve hukuk) için savaşım”dır. Bunlara yaslanmayan hiçbir “sosyo-ekonomik sistem, hiçbir özgürlükçü demokrasi hiçbir yerde insanları mutlu edememiştir46.

Bu bağlamda ve geniş düzlemde düşündüğümüz ve Türk tarihinin gelişim çizgilerine baktığımız zaman karşımıza çıkan doğrular, gerçekler bellidir.

Cumhuriyet, ulusu kotarmak, yurttaşı yaratmak için çırpınıp durmuştur. Ne dereceye dek başarılı olduğu belirsiz ve kuşkuludur. Ulus olabilmek için biçimsel olarak toprağa yerleşme (işgal) hoyratlığından onu zenginleştirerek gelecek kuşaklara aktarıcı “yurt bilinci”ne; ezberci niteliğiyle beyni çürüten yabancı sözcüklerle iletişim kurma ve bilim yapmadan insan beyninin en iyi düşündüğü ve ürettiği “anadil bilinci”ne; salt iyi olayları yansıttığı için “yinelen tarih”ten doğruları olduğu gibi aktardığı için “ders alınan ve yinelenmeyen tarih bilinci”ne47 geçmek gerekir. Ulus, bir toplumsal yığın, dinsel yığın ya da soysal yığın demek değildir. Ulusun yurttaşlarını birbirine bağlayan bağ, tarihsel verilerin birleşimidir. Ulus, insanları ne oldukları temelinde bir araya getirmez. Ulus, insanları geçmişte sahip olduklar ortak anılar, yerler, acılar, mutluluklar, kısaca ortak yazgı bağlamında bir araya getirir48. Devlete kırgın bir ulus, toplumu ve insanı tehlike gören ve dışlayan bir yönetim, yurttaşı hiçe sayan bir görevliler kesimi (bürokrasi), yetersizliğe teslime olmuş cılız bir siyasetle demokrasi oluşturulamaz.

Özlenen bu noktalara eriştiğimizi söylemek olanaklı mıdır?

Cumhuriyet yüz yaşına yaklaşırken doğru dürüst bir anayasa bile kotaramayan, ölümü görünce sıtmaya razı olmuş baskı altındaki halkın %93 oyu ile benimsendiği söylenen, birey değil, devlet eksenli bir anayasa ile yetinen bir ülkenin demokrasiyi hak ettiği söylenebilir mi? Toplum acaba şu soruyu soramayacak oranda yüreksizleştirilmiş, sinmiş midir: “Bir kabulden söz etmek için %93 oy biraz çok değil mi? Baskıcı yönetimler dışında hangi demokratik düzende bu denli kabul oyu çıkabilir ki?”

Bu sorunun sorulmaması bile belli bir mantık düzeyinin hâlâ yakalanamadığını göstermektedir.

Ancak bunlar da demokrasi için yetmiyor, yetmeyecektir de. Demokrasinin işlevi, uygar ulusu kotarmak; özgür, şerefli “birey”i yaratmaktır. Uygar ulusu kotarmak, bireyi yaratmak için de “hukuk bilinci”nin gelişmesi gerekir. Çünkü “uygarlığın ilk önkoşulu hukuktur.”49

1960'larda TBMM kürsüsünde konuşan başbakan yardımcısının “Yasalar çıkarıyoruz ama hiçbirimiz uymuyoruz.” sözlerine milletvekillerinin “Örnek göster!' bağırışları karşısında “Çıkın sokağa, Karayolları Trafik Yasası'nı herkesin çiğnediğini görürüsünüz.” diye yanıt vermesi üzerine kendi çıkardıkları yasayı küçümseyerek kahkahalarla gülen halkın temsilcilerinde hukuk bilincinin geliştiği söylenebilir mi?

Ülkemizde hukuk bilincinin yetersizliğini doğrulayan örnekler sık yaşanır. Eğer yasaları kotaran milletvekilleri böyle davranırlarsa, ikili yollara konulan kırmızı mobeselere yüz metre kala hız kesip gösterilen yasal hızın, kilometrenin altına inen, geçer geçmez hızlanan sokaktaki insana ceza yazamazsınız. Eğer bir ülkede başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri çıkardıkları yasaların; yine başbakan, bakan, vali, müsteşar, rektör vb. görevliler, biriyle ilgili atama, bir görevden alma gibi işlemlerinin hukuk karşısında meşru/yasal olup olmadığını öğrenmek için, Anayasa Mahkemesi'ne, idari yargıya başvurma gibi yargı yoluna gidilmesini salık verecek yerde, tam tersini yapıyorlarsa, yargıya başvurduğunda o partiyi Anayasa Mahkemesi'ne başvurmakla kınıyor ya da kişiyi başka yerlere atamakla tehdit ediyorlarsa bunu yapanlarda hukuk bilincinin bulunduğundan söz edilebilir mi?

Bırakınız yasalara uymayı, yakın geçmişte Türkiye'nin 8. Cumhurbaşkanı, Anayasa'ya uyacağına milletvekili ve cumhurbaşkanı olarak şerefi üzerine iki kez ant içmesine karşın “Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz.” diyebilmiştir. Böyle bir cumhurbaşkanında hukuk bilinci olabilir mi?

Oysa Batı'da bırakınız üst düzey görevlilerini, sıradan sokaktaki insanlar bile bu konuda çok duyarlıdır. Bilindiği üzere anayasa (constitution) sözcüğü, açıkça “kurulu” (constituted) bir yönetimin hukuku ya da kuralları anlamındadır. Yazılı bir belgedir ya da İngiliz Anayasası'nda olduğu gibi kurumlarda, geleneklerde, göreneklerde, kısaca törede örtülü olarak yer bulur. Öte yandan sözcük kurma eylemini (act of constititing) de karşılar. Halk kendi yaptığı devrimin kendi yönetimini kuramadığı zaman Gladstone'ın anlatımıyla “ilerlemeci tarihinden doğmuş” eski anayasalara bağlanır. Thomas Paine'in ünlü tanımıyla “Anayasa (constitution), yönetimin değil, o yönetimi kuran (constituting) halkın eylemidir.” Bu nedenle Amerika ve Fransa'da tek özgörevi (misyon) anayasa yapmak olan kurucu meclislere gereksinme duyulmuştur. Burada yönetimin değil, halkın yönetime bir anayasa sunması gerektiğine inanılmıştır50. Böyle bir anayasaya elbette herkes uymak zorundadır. Batı'da bu bilinç öylesine güçlüdür ki, Başkan Woodrow Wilson, anayasaya “kör tapınma”dan sürekli kaygı duymuş ve yakınmıştır. Gerçekten Amerikan halkının kendi anayasasına bağlanışında gösterdiği canlık, dirilik, çok çarpıcıdır51.  

Sık sık Başbakan İsmet İnönü'nün yolsuzluklarla savaş konusunda Meclis kürsüsünde söylediği bir tümce, değiştirilerek yinelenir durur bu ülkede. Cumhurbaşkanı da 27 Ocak 2015 tarihinde yaptığı bir konuşmada kulaktan duyduğu bu sözleri değiştirerek söyleyebilmiştir: “Namuslu insanlar, namussuzlar kadar şerefli olmadıkça, cesur olmadıkça başarılı olamayız. Bu, merhum İnönü'nün lafıdır.”52 Ne yazık ki, seçkinlerin gözünde de bir özdeyiştir, değiştirilen İnönü'nün sözleri. Sık sık yinelendiğine göre sözüm ona “Bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar yürekli olmadıkça, o ülkede kurtuluş yoktur.” demiş Merhum İnönü. İlk ağızda çok çarpıcı ve etkileyici görünmektedir, bu sözler. Ama bu anlamda benimsenecek olursa hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet düzeninde ve bilinçli bir hukuk toplumunda geçerli olamaz böyle bir anlayış. Çünkü hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçiren bir ülkede yolsuzluklarla savaşma görevi savcınındır, yansız yargınındır, kişilerin değil. Kişilere düşen, bireysel olarak dürüst olma ödevidir, o kadar. Bu nedenlerle bu sözler söylenmişse Türkiye'de hukuk bilincinin başbakanlık düzeyinde bile yeterince oluşmadığının bir göstergesi ve hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşama geçirilemediğini bir itirafı olabilir ancak. Çükü yargı, ülkemizde yolsuzlukları önleme konusunda yetersiz kalmakta, ülkenin Cumhurbaşkanı bile yürekli insanlara gereksinme duymaktadır53.

Unutmayalım. Bu sözler, 21. yüzyılın ilk yarısında söylenmiştir.

Dipnotlar

24. “Devlet”in çevirmenleri, bu yapıt hakkında haklı olarak şu görüşlere yer vermişlerdir: “Günümüzde insanlık hazinesinde yer alan yapıtların başında Eflatun'un “Devlet” adlı yapıtı gelir. Hıristiyanlıktaki ve Müslümanlıktaki birçok kavramların kaynağı bu yapıtta bulunmaktadır. Descartes'ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, Platon'un “Devlet”te düşünülen, kavranan dünyayı, görülen dünyadan daha gerçek sayma konusunda söylediklerinin bir özeti gibidir. Platon'un bugüne dek ortaya atılmış bütün devlet kuramlarının, Komünizm ve Nazizm de içinde olmak üzere bütün toplum düzenlerinin, Rönesans'tan bu yana politika alanında ortaya atılan görüşlerin, J.-J. Rousseau'nun devlet ve eğitim üstüne düşündüklerinin “Devlet”te çekirdek olarak bulunabileceği ileri sürülmüştür. “Devlet”te Sokrates'in söyledikleri gerçekten kendi düşünceleri de olsa, onları Sokrates'in ölümünden yıllar sonra derleyip kendi dilediği gibi düzene sokan Platon'dur. Tanıdığımız Sokrates ise Platon'un tanıttığı, dilediği gibi konuşturduğu bir Sokrates'tir. Resim modeline ne kadar benzerse benzesin, resmi yapanın eseridir elbet. Ama bir filosof olarak Platon'un da Sokrates'in eseri olduğu su götürmez. Kısaca, Devlet'in babası Sokrates, anası Platon'dur diyebiliriz.” (Önsöz, s. 9 vd.). Alain Badiou da 2012'de yayımladığı kitabında (La République de Platon) “Bu dünyadaki yaşamımıza yön verebilmemiz için mutlak olana bir biçimde erişmemiz gerektiği inancına yaşam veren Platon'dur. Bunun nedeni (…), dokumuzu oluşturan “duyumsanabilir”in, bireysel bedensellik ve ortak söylemin ötesine geçerek, sonsuz doğruların/gerçeklerin kurulmasına katkıda bulunmasıdır” dedikten ve adalet sorunu üzerinde duran “Devlet”in önemini vurguladıktan sonra şunları eklemektedir: “İşin doğrusu, felsefe serüvenlerim boyunca Devlet hep esin kaynağım oldu.” (Badiou, [çevirenler: Savaş Kılıç/Nihan Özyıldırım], Platon'un Devleti, İstanbul, 2015, s. 9, 10).

Mağara öyküsü, bu sıra dışı çeviriden kimi ufak değişikliklerle olduğu gibi aşağıya alınmıştır:

“Yukarıda değinildiği üzere Platon, öğrenimden geçerek aydınlanmış insan ile aydınlanmamış insan arasındaki başkalığı anlatmak için bu benzetmeye başvurur. Buna göre, içinde insanların bulunduğu yer altında bir mağara vardır. Önde de boydan boya ışığa açılan bir giriş. İnsanlar, çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşamaktadırlar. Ne kımıldanabilmekte ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebilmektedirler. Sıkı sıkıya bağlanmışlardır. Kafalarını bile oynatamamaktadırlar. (Çünkü onlar) tutsaktırlar. Yüksek bir yerde, arkalarında yakılmış bir ateş parıldamaktadır. Tutsaklarla ateş arasında dimdik bir yol vardır. Bu yol boyunca alçak bir duvar, tıpkı kukla oynatanların yaptıkları gibi, seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde ustalıklarını gösterdikleri bir bölme vardır.”  

“Bu alçak duvar arkasında da insanlar bulunmaktadırlar. Ellerinde çeşitli araçlar vardır ve taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşımaktadırlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülmektedir. Gelip geçen insanların kimisi konuşmakta, kimisi susmaktadır. Sözü edilen koşullarda bu insanlar, elbette kendilerini ve yanlarındakileri görememekte, sadece arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilmektedirler. Çünkü ömürleri boyunca başlarını hiç oynatamamışlardır. Bunun sonucu olarak bu tutsak insanlar, aralarında konuşacak olduklarında gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını ve bu zindanın içindeki her yankıyı da, geçenlerden birinin her konuşmasını da karşılarındaki gölgenin sesi sanmaktadırlar.”

“İşte bu ilk aşamada, o yüzden de bu insanların gözünde gerçekler, ister istemez yapma nesnelerin sadece gölgesidir.”

“İkinci aşamada, bu tutsakların zincirleri çözülür, bilgisizliklerine son verilir, her şeyi olduğu gibi görmeleri sağlanır. Her biri ayağa kaldırılır, başları çevrilir, yürütülür, gözlerinin ışığa doğru dönmesi sağlanır. Ancak görülür ki, bütün bu davranışlar onlara acı vermektedir. Çünkü gölgelerini gördükleri nesnelere gözleri kamaşarak bakacaklardır. Onlara az önce gördükleri şeylerin sadece boş gölgeler oldukları, şimdi gördüklerinin ise gerçek oldukları, çünkü gözlerinin gerçeğe çevrildiği söylendiğinde, önlerinden geçen her şey kendilerine tek tek gösterildiğinde bunların neler olduğu kendilerine sorulsa şaşacak, az önce gördükleri şeylerin şimdikilerden daha gerçek olduğunu söyleyeceklerdir. Eğer onlar aydınlığa bakmaya zorlanırlarsa gözlerine ağrılar girecektir. Sonuçta kendi gördükleri şeyleri, onlara gösterilenlerden daha açık, daha seçik bulacaklardır. Hatta onlar zorla alınıp götürülseler, dik ve sarp yokuştan çıkarılıp, dışarıya, gün ışığına sürüklenseler, canları yanacak, karşı koyacaklar, gün ışığında gözleri kamaşacak, onları zorlayanların gerçek dedikleri nesnelerin hiçbirini göremeyeceklerdir. Çünkü yukarı dünyayı görmek isterlerse, buna alışmaları gerekir. Rahatça görebildikleri ilk şeyler gölgeler olacak, daha sonra sırasıyla insanların ve nesnelerin sudaki yansımaları, kendileri, gözlerini yukarı kaldırdıklarında ise güneşten önce yıldızlar, ay, gökyüzü, en sonunda da güneş olacaktır. Ancak güneşi, artık sulardaki ya da başka şeylerdeki yansımalarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi göreceklerdir. İşte ancak o zaman mevsimleri, yılları, bütün görünen dünyayı güneşin düzenleyip kotardığını,  mağarada gördükleri her şeyin asıl kaynağının güneş olduğunu anlayacaklardır.  İşte o zaman ilk yaşadıkları yeri, orada bildiklerini, zindandaki arkadaşlarını anımsayınca, durumlarına şükredecek, orada kalanlara acıyacaklardır. Mağaradan kurtulanlar, gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk ya da son geçenleri, aklında tutup gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirenlerin elde ettikleri kazanımlar karşısında artık onlara imrenmeyeceklerdir. O boş düşlere dönmekten, eskiden yaşadıkları gibi yaşamaktansa, Homeros'taki Akhilleus gibi, ‘yoksul bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı', dünyanın bütün dertlerine katlanmaktan bin kere daha iyi bulacaklar, o yaşama bir daha dönmek istemeyeceklerdir. Dahası bu insanlar, yeniden mağaraya dönüp eski yerlerini alsalar, zaten gün ışığından uzaklaşan gözleri karanlıklara dayanamayacaktır. Gözleri daha karanlıklara alışmadan, -ki kolay kolay da alışamaz- yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerinden hiç kurtulmamış tutsaklarla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsalar, herkes onlara güler, boş yere yukarıya çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüşler, diyecektir. Bu insanlar onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca, ellerinden gelse, onları öldüreceklerdir.”

“Platon, daha sonra bu eğretilemeyi/benzetmeyi az önce söylediklerine uyarlar. Buna göre görünen dünya, mağara zindanıdır; mağarayı aydınlatan ateş de, güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişidir. Platon'a göre, kavranan dünyanın sınırlarında ‘iyi' ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış yaşamında bilgece davranabilir. İyiye yükselmiş olanların insan işlerini ele almaya istekli olmamaları, hep o yüksek yerlerde kalmaya can atmaları, hiç de şaşılacak şey değildir. Benzetmemizi de düşünecek olursak, böyle olması gerekir. Şuna da şaşmamalıdır. Tanrısal dünyaları seyretmiş bir kimse, insan yaşamının bayağı gerçeklerine inince, şaşkın ve gülünç bir duruma düşer. Karanlıklara alışmadığı, ilkin her şeyi bulanık gördüğü için, mahkemelerde, şurada burada doğrunun gölgeleri ya da bu gölgelerin yansımaları üzerine tartışmalara girip de, doğruluğun/adaletin kendisini hiçbir zaman görmemiş olanların yorumlarını çürütmek zorunda kalınca, herkes yadırgar onu. Ama aklı başında olan bilir ki, insanın gözü iki karşıt nedenden iki türlü bulanır. Biri aydınlıktan karanlığa geçişte olur, öbürü de karanlıktan aydınlığa geçişte. Onun gibi, akıl da bir şeyi açık seçik göremeyince, buna gülecek yerde düşünmelidir. Acaba daha ışıklı bir dünyadan gelip karanlıklara alışamadığı için mi, yoksa bilgisizlikten aydınlığa varıp aşırı bir parlaklıkla kamaştığı için mi bulanık görüyor göz? Birincisi, övülesi; ikincisi, acınası bir durumdur. Karanlığa alışamayan göz, ışıklı bir dünyadan geliyor demektir. Ona gülersek, gülünç oluruz. Ötekineyse hakkımızdır, gülmek. Yerinde bir ayrımdır, bu.”

“Eğer bütün bunlar doğruysa, şu sonuçlara ulaşmak gerekir: Öğrenim birçoklarının sandığı gibi bir şey değil, tersine bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymaktır. Kör gözlere görme gücü vermek gibi... Oysa şimdi yapılan tartışma şunu göstermektedir: Her ruhta bir öğrenme gücü ve bu işe yarayan bir organ vardır. Gözün karanlıktan aydınlığa çevrilmesi için nasıl bütün bedenin birden dönmesi gerekliyse, bu organın de bütün ruhla birlikte geçici şeylere sırtını dönüp varlığa bakabilmesi, varlığın en ışıklı yönüne, ‘iyi' denen yönüne çevrilebilmesi gerekir. Öğretim, ruhun bu gücünü ‘iyi'den yana çevirme ve bunun için en kolay, en şaşmaz yolu bulma sanatıdır. Yoksa ruha görme gücünü vermek değildir. Çünkü güç, onda kendiliğinden vardır; ama kötü yöne çevriktir. Bakılmayacak yana bakmaktadır. Öğretim onu yalnız iyi yana yöneltir. Ruhun öteki güçleri beden güçlerine eş sayılabilir. Zira bu güçler ilkin eksik de olsa, çalışmayla, alışmayla elde edilebilir. Ama düşünme gücü bir başka türlü güçtür. Tanrısal bir şeyler vardır, onda. Bu güç hiçbir zaman yok olmaz; ancak, ona verilen yöne göre ya yararlı ve kazançlı olur ya da yararsız ve zararlı. Belâlı denen haydutların kafaları çok iyi işler; ardına düştükleri şeyleri iyi görürler. Görüşleri keskindir ama kötülüğün buyruğuna girmiştir. Onun için de ne kadar keskin görüşlü olurlarsa, kötülükleri de o kadar büyük olur. Doğanın böyle yarattığı bir ruh daha çocukluktayken değiştirilirse, beğenilerin, keyiflerin, heveslerin, türlü isteklerin ruha sardığı, zamanla geliştirdiği ağırlıklar kesip atılır. Bunlardan kurtulan ruhu doğrudan yana çevirir. O zaman bu ruh kimde olursa olsun, eğrilikleri gördüğü açıklıkla doğruluğu da görecektir. Bütün bu söylenenlere göre, ne öğretimsiz, bilgisiz insanlar ne de ömürlerini bilgi yoluna koyanlar devleti yönetmeye uygundur. Birinciler yaptıkları işlere yön verecek bir ülküleri olmadığı için, ikinciler de devlet işlerine karışmak istemeyecekleri için böyledir. Çünkü onlar, dünyada bulabilecekleri mutlu ülkeyi bulmuş sayarlar, kendilerini. Öyleyse, seçkin insanları en yüksek saydığımız şeyin bilgisine doğru yöneltmek, onları karanlıklardan ışığa çıkarmak, devletin kurucuları olan yönetilenlere düşer. Ama o yüce kata yükselip de iyiyi doyasıya seyretmiş kimseleri bugünkü gibi kendi hallerine bırakmamak gerekir.”

Yalınkat görüş ve çözümlerden uzak durmak istiyorsak, hukuku bilimin ve felsefenin temelinde algılamak, yorumlamak ve uygulamak zorundayız.

Aynı Cumhurbaşkanı 21. yüzyılın yine ilk yarısında başbakan olarak da, İstanbul kentinin görüntüsünü bozan, özellikle eski tarihsel yapıtları gölgeleyen bir gökdelenden söz ederken, sahibiyle konuştuğunu, gökdeleni tıraşlamalarını, yani uygun biçimde küçültmelerini istediğini, ancak bunun yapılmadığını, bu yüzden de kendileriyle beş yıldır konuşmadığını, onlara küstüğünü söyleyebilmiştir54.

Şu akıl dışı ve gülünç mantığa bakar mısınız? Bir ülke, dostluk ilişkileriyle, körebe oyunlarıyla değil, bilimle, hukukla, hukuk bilinciyle yönetilir. Demek Türkiye'de başbakanlar, bir kentin görünümü bozulunca yapımcılara “bunu yapmayın!” diye yalvaracak, yaptıkları takdirde de gücenecek, onlarla dostluk bağlarını kesecek!? Ama kent planlamasının hukuksal yapısı ya da düzenlemesi hiç akla gelmeyecek, Mimarlar Odası'nın uyarıları hiç dinlenmeyecek! Bunu basın duyuracak ama o toplumda bu anlayışın bırakınız devletleşme çağını, oymaklaşma döneminde bile geçerli olmadığı üzerinde hiç kimse durmayacak, unutulup gidecek!? Böyle bir toplumda hukuk bilincinin oluşması sadece bir düştür; elbette de çok üzücüdür.  

Yönetenleri bunlar olan bir ülkenin sokaktaki sade yurttaşından daha çoğunu beklemeye hiçbirimizin hakkı yoktur. Olamaz da. Değerli toplumbilimcimiz Profesör Dr. Şerif Mardin'in dediği gibi, Batılılar gibi siyasal sorunlarını hukuksallaştırarak çözecek yerde, hukuksal sorunlarını bile siyasallaştırarak çözmeye çalışan, sonra da kendi içimizde çatışan bir halk olduğumuz çok açık ve üzücü.

Siyasal sorunların hukuksallaştırılarak değil, hukukun siyasallaştırılarak çözümler arayışının en çarpıcı örneğini 2013 yılının Nisan ve Mayıs aylarında yaşadık. Bilindiği üzere PKK, sadece Türk değil, bütün dünyadaki hukuk düzenlemelerine göre bir “terör örgütü”; mensupları da bir “terör suçlusu”dur. Avrupa Konseyi PKK mensuplarını “etkinci” (aktivist) olarak değerlendirse bile, bir terör örgütüne katılmak yazılı hukukumuza göre suçtur (2004/5237 sayılı Türk Ceza Yasası [TCY], m. 220; 1991/3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası, m. 1-4). Dahası “örgüt mensubu suçlu da bir “tehlikeli suçlu”dur (TCY, m. 58). Yine 1953/6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Başkaca Araçlar Hakkında Yasa hükümlerine göre, bulundurulması ve taşınması yasak her türden silah, Kalaşnikof, tabanca, bıçak vb. araçlar üzerlerinde olduğu halde, hangi amaç ya da dürtüyle olursa olsun, insanların ellerini kollarını sallayarak Türkiye topraklarında, yani ülkemizde dolaşmaları da suçtur. 2004/5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası'na göre savcılar, bir suçun işlendiği “izlenimi veren bir durumu öğrenir öğrenmez gerçeği araştırmak” ve “yeterli şüphe” varsa kamu davası açmak zorundadır (m. 160, 170). Anayasa'nın 137. ve yine TCY'nin 24/3. maddelerine göre yasaya aykırı buyruk verilemez. Verilirse böyle bir buyruğu veren de, yerine getiren de suç işlemiş olur. Öyleyse nasıl oluyor da kolluk güçleri ve bu güçlerin adlî amiri olan savcılar ile idarî amiri olan valiler ve kaymakamlar bu suçların işlenmesine seyirci kalabiliyorlar? Hukuk ve yargı nasıl oluyor da bir çırpıda siyasal nedenlerle dışlanabiliyor? Durum gerçekten şaşırtıcıdır, hatta dehşet vericidir. Avrupa Konseyi, terör örgütü üyelerini etkinci olarak nitelendirirken acaba Türkiye'nin bu siyasetini görüp Türkiye yararına bir değerlendirme mi yapmıştır?  Oysa geçici/süreli ve koşullu özel bir af yasası çıkarılabilir ve izlenen siyaset hukuk temeline oturtulabilirdi. Çok tuhaf ve yazık!

Bu türden yasaya aykırı buyruk verme ve görevi savsama eylemlerine ilişkin zamanaşımının hiç de kısa olmadığını da kimse unutmamalıdır.

Kasım 2014'te Türkiye devlet başkanının kadın ve erkek eşitliğini biyolojik açıdan ele alması hukuk bilincinden ne denli uzaklaştığımızın tartışma götürmez kanıtıdır. Türkiye'nin ve toplumumuzun saygınlığını uluslararası alanda yerle bir eden bir demeçtir bu.

Unutulmaması gerekenleri iyi kavrayabilmek için Roma hukukunun derin felsefesini iyi algılamak zorundayız. Bilindiği üzere, Roma'da üstün sınıf patriciuslar, alt sınıf plebler diye anılmaktadır. “Atalar töresi” (mosmaiorum) diye anılan hukuk, patriciusların hukukudur. Bu hukuk belirsizdir. Bu yüzden özellikle konsüllerin yargılanmasında başına buyrukluğa yol açmıştır. Bunu önlemek için MÖ 5. yüzyılın ortalarında Senato, yasaların yazılı olmasına ve yayımlanmasına karar vermiştir. Tam bu noktada önemli bir konu dikkati çekmektedir. O da hukukun yazılı metne dönüştürülmesinin kökeninde “uzlaşma”nın bulunmasıdır. Latincede “lex” sözcüğü, kökbilim açısından iki şey, iki insan arasında sıkı ilişki, sıkı bağlantı anlamına gelmektedir. Lex sözcüğünün çoğulu ise “leges”tir. Yasa böylelikle uzlaşma sonucu iki sınıfı birbirine bağlayan kavram olmaktadır. İtalyan ozan Vergilius'un açıklamalarına göre, İtalyan yerlileri “Saturnus” soyundandı. Hiçbir yasa onlar için adaleti engelleyemezdi. Kendi özgür istençleri doğrultusunda eski tanrıların yolundan giderlerdi. Ancak Aneas ve askerleri, Troya'dan geldikten sonra ve işgalciler ile yerliler arasında bir savaş patlak verdiği zaman yasalara gereksinme duyulmuştu. Bu yasalar sadece barışı sağlamamış, bunun yanı sıra particiuslar ile plebleri, yani iki başka toplumu, sınıfı birbirine bağlamıştı. Romalıların amacı, bütün dünyayı Roma'nın gücüne, egemenliğine (imperium) bağlı kılmak değil, Roma'nın düşmanlarını dost durumuna getirmek, Roma'ya özgü birlik dizgesini yaymaktı. Roma halkı (populus romanus) varlığını soylular ile halk arasındaki birliğe, birlikteliğe, bağlılığa borçluydu. Uzak amaç, soylular katmanı ile sıradan katman arasındaki sonsuza dek sürecek birliğe, bütünlüğe ilişkin Roma toplumunu (societas romana) oluşturan ve sürekli genişleyen Roma'ya özgü ortakları, dostları (socii) bir araya getirmekti. Bu amacı gerçekleştirecek olan en önemli araç, elbette yasalardı (leges). Dolayısıyla bu birliktelik, hangi toplumdan/sınıftan olursa olsun herkesin uyacağı, nesnel bir uzlaşma metnine dönüştürülmüştür. Romalıların haklı olarak övündükleri bu eski yazılı metnin adı, “On İki Levha Yasaları”dır (Leges Duodecim Tabularum)55.

Bir de hukuklarını alamadığımız ama yasalarının tıpkıbasımlarını aldığımız ülkelere bakalım.

İşte birkaç örnek.

1610'lu yıllar. Yani bundan 402 yıl önce İngiltere'de yaşanan bir olay, uygar dünyaya hukuk bilinci ve yargının bağımsızlığı gerçeğini görkemli biçimde duyurmuştur. Olay şudur: Edward Coke (1552 - 1634) İngiliz yargıcıdır. Francis Bacon'ın önüne geçerek  1594'te başsavcılık makama atanır. Essex ve Southampton kontları, Sir Walter Raleigh 1603 ve 1605'te Barut Komplosu'na katılan suikastçılar ile ilgili önemli soruşturmaları yürütür. 1606'da Ortak Gelenek Hukuku Üst Mahkemesi başyargıcı olur. Başpiskopos Richard Bancroft, ortak gelenek hukuku (Commun Law) mahkemelerinin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimine son vermek ister. Başkan Edward Coke buna karşı sürekli direnir. Çatışma, 1606'da Doktor Thomas Bonham, 11607-1608 yıllarında süren Fuller davalarında iyice kızışır. 1610'da Krallık Kurulu önünde kralın ortak gelenek hukukunu değiştiremeyeceğini, daha önceden suç sayılmayan bir davranışı bir bildirge ile suça dönüştüremeyeceğini (çağcıl yasallık ilkesi) söyler. Aynı yıl Krallık Kilise Divanı, zina suçları için hapis cezası verilmeyeceğini duyurur. Kral, Başkan Coke'u bu mahkemeye atamak ister. Ama Coke bu öneriyi reddeder. Başpiskopos Richard Bancroft ile olan çatışmasına İskoçya'dan yeni gelen ve hukuk öğrenimi de gören Kral I. James de katılır ve karar yetkisinin kendisinde olduğunu belirterek çatışmaya son vermek ister. Yargıçların önünde yapılan toplantıda, Başpiskopos Richard Bancroft, yargıçların Kral adına karar verdiklerini, dolayısıyla hukuksal konularda kralın yetkisinin tam olduğunu ileri sürmesi üzerine Başkan Edward Coke, ortak gelenek hukukunun üstünlüğünden yola çıkarak kralın herhangi bir davayı mahkemelerden geri çekme yetkisi bulunmadığını ve “kralın kişisel olarak hiçbir dava hakkında karar veremeyeceğini” öne sürer. Kral ise bu kanıda değildir. Krala göre, hukuk doğal akla dayandığına göre, doğal akıl ve mantıkla hukukla ilgili davaları da çözmeye kral yetkilidir ve bunu şöyle dile getirir: “Ben ve başkaları da tıpkı yargıçlar gibi akılla donatılmış bulunmaktayız. Karar vermek için de bu yeterlidir.” Bu görüşe karşı çıkan Başkan Coke şu yanıtı verir: “Kuşkusuz Tanrı Majestelerini doğa hakkında yetkin bir bilgi ve büyük yeteneklerle donatmıştır. Ancak Majesteleri, İngiltere Krallığı'nın yasalarını bilebilecek durumda değildir. Uyruklarının yaşamına, mirasına, mallarına ve servetlerine ilişkin davalar, doğal akla göre değil, bilgi ve deneyimlerle elde edilen hukuksal akılla çözülmek gerekir. Hukuk ise insanın okullarda verilen bilgilerle elde edilen bir sanat değil, uzun deneyimler, incelemeler sonrası ulaşılabilen bir meslektir.” Kralın buna karşı tepkisi bugünkü yöneticilerin tepkisi gibidir: “Bu, krala karşı ihanettir.”  Coke'un buna yanıtı günümüzde sık sık dile getirilen “hukukun üstünlüğü ilkesi”nin ta kendisidir: “Kuşkusuz Majesteleri hiçbir insana bağımlı değildir. Ancak Kral da Tanrı'ya ve yasalara uymak zorundadır.”  Kral utanmıştır ama Yargıç Coke'u görevinden almamıştır56.

Coke'un bu serüveni, ABD Yüksek Mahkemesi'nin ünlü kapısındaki kabartmalar arasında yerini almıştır.

 

Dipnotlar

“Şunu unutmamak zorunludur: Yasaların kaygısı birtakım yurttaşlara ötekilerden üstün bir mutluluk sağlamak değil, yurttaşları ya inandırarak ya zorlayarak birleştirmek, her birine toplum içinde görebileceği iş payını aldırmak, böylece bütün toplumu birlikte mutluluğa götürmektir. Devlet seçkin yurttaşlar yetiştirmeye çabalıyorsa, bu onların keyiflerince yaşayıp, dilediklerini yapmaları için değil, devlet düzenini sağlamlaştırmaya yardım etmeleri içindir. İnsanlar, kendi yetiştirdikleri filosoflara karşı haksız davranmamalı; durumlarını değiştirip başkalarına bekçilik etmelerini isterken, onlara haklı nedenler göstermelidir. Öteki devletlerde filosofluğa yükselen kişilerin politika gürültülerine karışmamaları anlaşılır bir durumdur. Çünkü onlar, devletlerinin isteğine aykırı olarak kendi kendilerini yetiştirmişlerdir. İnsan kendi kendini yetiştirip de ekmeğini kimseye borçlu olmadığı zaman hiç kimseye de hesap vermek zorunda değildir. Ama insanlar, onları kendi yararları için olduğu kadar, devletin de yararı için, arı kovanlarındaki arıbeyleri gibi olmaları için yetiştirmişlerse, öteki filosoflardan daha geniş, daha olgun bir öğretim vermişlerse, onları felsefeyi devlet işleriyle uzlaştırabilecek bir duruma getirmişlerse, onlar da sırası gelince, başkalarının oturduğu yere inmek, karanlık köşelere gözlerini alıştırmak zorundadırlar. Karanlığa alışınca, onlar, ötekilerden bin kez daha iyi göreceklerdir. Çünkü güzelin, doğrunun, iyinin gerçek örneklerini görmüş oldukları için, karşılarına çıkan her yansımanın aslını bileceklerdir. Böylece devlet düzeni, onlar için de, yönetilenler için de gerçek bir varlık olacak; bugünkü devletlerin çoğunda olduğu gibi, bir düş olmayacaktır. Bu devletlerin başındakiler, gölgeler üstüne birbirleriyle cenkleşmede, sanki başa geçmek büyük bir nimetmiş gibi, kim başa geçecek diye birbirlerini yemektedirler. Doğru olansa şudur: Bir devlette başa geçenler, başa geçmeyi en az isteyenler olduğu zaman dirliğin de, düzenin de en iyisi var demektir. Baştakilerin böyle olmadığı yerdeyse, tam tersine, ne dirlik vardır, ne düzen.”  

“Yetiştirilecek gençler bu düşünceleri haklı bulup bir yandan zamanlarının çoğunu aralarında, yüksek düşünceler dünyasında geçirirken, bir yandan da sırası gelince, devlet işleriyle uğraşmaya razı olacaklar, bugünkü devletlerin başına geçenlerin tersine, bu işi yalnız bir ödev olarak üzerlerine alacaklardır. Çünkü onlar hak bilir kimseler olacaklardır. Evet. Başa geçecekler, baş olmaktan daha üstün bir değere yükselmişlerse o devlet iyi yönetilen bir devlettir. Çünkü böyle bir devletin başındakiler gerçekten zengin kişilerdir. Ama altın zengini değil, akıl ve erdem zengini. İnsanları mutluluğa ulaştıracak zenginlik de zenginliğin bu türlüsüdür. Kendi yararlarına düşkün, açgözlü kimseler başa geçer ve başta olmayı keselerini doldurmak için bir yol sayarlarsa, orada artık iyi bir düzen yoktur. Çünkü herkes başa geçmek için birbirini ezecek ve bu iç kavga da hem kendilerinin, hem de devletin başını yiyecektir.”

“Başa geçmeyi küçümseyecek kişi, gerçek filosoftan başkası olamaz. Zira başa geçme, bir tutku olmamalıdır. Tutku olan yerde ister istemez kıskançlıklar ve kavgalar olur. Öyleyse, devlet işlerini yüklenecek kişi, en iyi düzeni kurmanın yollarını bilendir. Bu da devletin başına geçmekten daha üstün, daha şerefli bir yaşamı olan insanlardan başkası değildir. İnsanlar, onları Hades'ten Tanrılar katına çıkan kahramanlar gibi, nasıl ışığa çıkaracaklarını düşünmelidirler. Ancak ‘kabuk oyunu'nda ak ile karayı bulmaya benzemez, bu iş. Bizim gerçek felsefe dediğimiz, yani ruhu karanlıktan aydınlığa çevirme, gerçek varlığa yükseltme işidir, bu.” (Bk. s. 199 vd. Kabuk oyunu, bir yanı ak, öbür yanı kara bir kabuğu havaya atıp, ak mı kara mı gelecek diye bahse tutuşulan bir Yunan oyunudur. s. 205). Platon, bir başka diyaloğunda “sanı” ile “bilgi” arasındaki ayrımı belirtmek için iki insanı karşılaştırmıştır. Bunlardan birinin gözleri kördür. Yolda yürürken yolun çatallaştığı noktaya geldiğinde kör insan, gideceği yöne ilerler. Ancak bu bir rastlantıdır; yani “sanı”dır. Öbürünün gözleri görmektedir ve çatala geldiğinde doğru yolu hemen bulur. Çünkü “bilgi” sahibidir (Honer/Hunt/Okholm,  [Hasan Ünder], Felsefeye Çağrı, Ankara, 2003).

25. Sözün aslı şudur: “Ruh bedende yaşlanmış olarak doğar; beden ruhu gençleştirmek için yaşlanır. Platon, Sokrates'in gençliğidir.” (Oscar Wilde, ileten: André Gide, [Suut Kemal Yetkin], Seçme Yazılar, Ankara, 1962, s. 46).

26. Dinçer, Kısaca Felsefe, Ankara, 2010, s. 12.

27. Platon, Devlet, s. 170,

28. Bilgibilim, bilgi felsefesi, bilgi kuramı, bilgi öğretisi anlamındaki “epistemoloji” terimini ilk kez, 1854'te İskoçyalı metafizikçi Frederick Ferrier kullanmıştır (Lecourt, [Işık Ergüden], Bilim Felsefesi, Ankara, 2006, s. 20 vd.).

29. Eyüboğlu/Cimcoz, Önsöz, Platon, Devlet, s. 9, 11,13.

30. Gambetti, Siyaset Bilimi ve Felsefe, Siyaset Bilim, hazırlayanlar: Atılgan/Aytekin, İstanbul, 2012, s. 481.

31. Billington, (Abdullah Yılmaz), Felsefeyi Yaşamak, İstanbul, 20011, s. 312.

32. Eyüboğlu/Cimcoz, Önsöz, Platon, Devlet, s. 10. Ayrıca “Beşinci Kitap”ta Sokrates şunları söylemektedir: “…kral, önder dediklerimiz gerçekten filosof olmadıkça, aynı insanda devlet gücü ile akıl birleşmedikçe, devletlerin başı dertten kurtulamaz.” (s. 163). Karl R. Popper, bu konuda şu değerlendirmeleri yapmaktadır: Sokrates ve Platon, devleti yönetenlerin filosof/bilge olmasını istemektedirler. Ancak bu koşul, ikisinde değişik anlamlar taşımaktadır. Sokrates'e göre devleti yöneten, bilgisizliğinin bilincinde, bir başka deyişle düşünsel açıdan alçakgönüllü olmalıdır. “Kendini tanı!” uyarısı Sokrates'e göre, “Ne denli az bildiğinin bilincinde ol!” anlamına gelmektedir. Buna karşılık Platon, devleti yönetenin bilge olmasını, toplumda bilgeler egemenliğini zorunlu görmektedir. Platon'a göre, ancak iyi öğrenim görmüş bir diyalektikçi aydın filosof, devleti yönetebilir. Bu nedenle kralların iyi öğrenim görmüş filosof, filosofların da kral olması gerekir. Burada son çözümlemede krallardan çok filosoflar kazançlı çıkmaktadırlar (Daha İyi Bir Dünya Arayışı, çev: İlknur Aka, İstanbul, 2001, s. 45).

33. Attali, Une brève histoire de l'avenir, Paris, 2006, s. 22.

34. Garaudy, (Cemal Aydın), Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, İstanbul, 2005, s. 100, 442.

35. Bell, Uygarlık, çevirenler: V. Günyol/M. Urgan/M. C. Anday/H. Yavuz/H. Çakır, İstanbul, 1966, Tahtından İndirilen Akıl, çeviren: Melih Cevdet Anday, s. 101. André Gide, “Günlük”ünde bu gerçeği şöyle özetlemiştir: “Pascal'ın o eşsiz parçasını yeniden okuyorum: ‘İskender'in kazandırdığı dürüst insan sayısı, ayyaşlığının yol açtığı ölçüsüz insanlar kadar çok olmalı.' İşte bu düşünceye dayanarak çoğu zaman büyük insanların ayakları bizden gizlenmek istendi. Oysa ayaklarının bastığı yerin yüksekliğinden bana ne!” (Günlük [Seçmeler], [Fuat Pekin], Ankara, 1963, s. 80).

36. Körleşme, çeviren: Ahmet Cemal, İstanbul, 2005, çevirmenin yazdığı önsözler, s. 8, 9, 11. “Körleşme'nin çekiciliği, ilk okuyuşta ancak ‘Karamazov Kardeşler'le ya da James Joyce'un ‘Ulysses'iyle karşılaştırılabilir. Eserin bütün zenginliğinin bilincine varmak ise ancak zamanla üstesinden gelinebilecek bir iştir...” Uygarlığın yıkılışı, insanoğlunun aşağılanması ve “körleşme” durumu... “Körleşme”yi kötülüğün tasvir edildiği bir roman diye nitelendiren J. Isaacs, değerlendirmelerini şöyle sürdürür: “... burada söz konusu olan, tanrıbilimsel anlamda bir ‘kötü'nün canlandırılması değildir; buradaki cehennemin ardında herhangi bir tanrı yoktur... Canetti, ustalığı ancak Dante ya da Kafka ile ölçülebilecek alegorisine konu olarak bir bilginin fildişi kulesini seçmiştir; bu fildişi kule, sonunda zorbalığın darbeleriyle paramparça olur... Romanın karakterleri, gerçekte en seçme soyutlamalardan oluşmaktadır. Bu soyutlamaların en ustacasını, bilim adamı karakterini Canetti kendisine kurban olarak seçmiştir. Gerçekliğin çok uzağında yaşayan bilim adamı Prof. Kien'in bütün dünyası kafasının içindedir; ama kafasının bir dünyası yoktur...” (A. Cemal, Bir körleşmenin umarsızlığı..., Cumhuriyet, 22. 6.2015)

37. A. Cemal, Bir körleşmenin umarsızlığı..., Cumhuriyet, 22. 6.2015.

38. Körleşme, s. 94, 95.

39. Bu açılardan Kien ile Konfüçyüs arasında geçen kurgusal öyküyü birlikte okumak ilginç olacaktır:

“Kitaplığının yüksek tavanlı odalarında aşağı yukarı gezinmeye koyulan Kien, Konfüçyüs'ü çağırdı. Karşı duvarda bulunduğu yerden çıkan Konfüçyüs ona doğru ilerledi. Dingin ve soğukkanlıydı. Ama bu, yaşamını çoktan geride bırakmış biri için olağanüstü sayılmazdı. Kien, adımlarını açarak onun yanına koştu. Bu arada böyle bir bilge kişiye karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu saygının gereklerini bütünüyle unuttu. Coşkulu durumu, karşısındakinin tutumuyla tuhaf bir karşıtlık oluşturuyordu.”

“Aralarında ancak beş adım kaldığında: ‘Karınca kararınca biraz okumuş bir insan olduğunu sanıyorum!' diye bağırdı Konfüçyüs'e, ‘Ayrıca ince düşünmenin ne demek olduğunu da biraz olsun bilirim. Bugüne dek beni hep kültürle ince düşüncelciliğin el ele olabileceğine, biri olmaksızın ötekinin düşünülemeyeceğine inandırmaya çalıştılar. Kimdi beni buna inandırmaya çalışan? Sendin!' Konfüçyüs'le senli benli konuşmaktan çekinmiyordu. ‘Ama günün birinde kültürün zerresinden yoksun biri çıktı karşıma ve bu insan benden de senin o bilgeler okulunun hepsinden de çok daha incelik bilir, yürekli, şerefli ve insancı olduğunu tanıtlayıverdi!'”

“Konfüçyüs hiç istifini bozmadı, bu sözler karşısında. Dahası, karşısındaki konuşmaya başlamadan önce eğilip selam vermeyi bile unutmamıştı. Uğradığı akıl almaz aşağılanmaya karşın kalın kaşları çatılmadı. Bu kaşların altındaki kapkara, parlak ve yüzyıllık gözlerin bakışı bir maymununki kadar bilgeceydi. Sonunda ölçülü bir anlatımla şu özdeyişi dile getirdi: ‘On beş yaşımdayken istencim öğrenmeye yönelikti. Otuzuma geldiğimde yolumu saptamıştım. Kırkımda artık kuşku diye bir şey kalmamıştı içimde. Kulaklarım ise ancak altmışında açıldı.'”

“Kien'in sözcüğü sözcüğüne belleğindeydi, bu tümce. Ne var ki, yaptığı şiddetli saldırıya bir karşılık olarak duymak, hoşnutsuzluğunu büsbütün artırmaktan başka işe yaramadı. Bu özdeyişin içerdiklerinin kendi yaşamı bakımından doğru olup olmadığını tarttı kafasında. On beş yaşındayken annesinin direnmesine karşın gündüzleri okulda, geceleri ise yorganın altında bir cep fenerinin zayıf ışığından yararlanarak hiç durmaksızın kitap okurdu. Annesinin nöbetçi olarak başına diktiği kendisinden küçük kardeşi Georg, gece ne zaman uyansa, ne yaptığına bakmak için yorganı üzerinden çekivermeyi hiç unutmazdı. Böyle bir olayla karşılaştığında Kien'in ondan sonraki izlencesinin yazgısı, kitabı ve cep fenerini gövdesinin altında saklamakta göstereceği el çabukluğuna bağlı olurdu. Otuz yaşına geldiğinde, artık bilim yoluna her iki ayağıyla sımsıkı basmıştı. Sunulan profesörlükleri yüzünde alaylı bir gülümsemeyle geri çeviriyordu. İsteseydi, babasından kalan mirasın anaparasının faizleriyle ölene dek bolluk içinde yaşayabilirdi. Ama böyle yapacak yerde, bu anaparayı kitaplara yatırmayı yeğlemişti (...) Şimdi 40 yaşındaydı. O güne dek kuşku nedir bilmemişti. Yalnızca ‘Bay von Bredow'un Pantalonları' sorununu henüz zihninde bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı. Ayrıca yaşı daha altmışa gelmemişti. Gelseydi, biraz çevresine kulak verecekti, hiç kuşkusuz. Verecekti ama dinlemeye değer biri de var mıydı ki çevresinde?”

“Konfüçyüs, onun kafasında beliren soruyu okumuşçasına bir adım yaklaştı. Kien'in ondan en aşağı iki karış daha uzun olmasına karşın ona doğru eğildi ve içtenlikle şu öğüdü verdi: ‘İnsanların tutumlarını izle, davranışlarına yön veren nedenlere bak, nelerden zevk aldıklarını, neleri doyurucu bulduklarını gözle. İnsanoğlu hemcinslerinden bütünüyle saklayabilir mi kendisini? Başarabilir mi bunu hiç?'”

“Bunları duyan Kien'i bir karamsarlık aldı. Ne yararı vardı bu sözleri ezbere bilmenin? Onları uygulamak, denemek, içerdiklerini güçlendirmekti, asıl yapılması gereken. Sonra sekiz yıldır boşuna yaşamış meğer yanımdaki insan, diye düşündü. Tutumlarının bilincindeydim ama davranışlarının nedenleri üzerinde kafa yormadım. Kitaplarım için neler yaptığını biliyordum. Sonuçları her gün gözümün önündeydi çünkü. Ama bütün bunları para uğruna yapıyor, diye düşünüyordum. Oysa nelerden zevk aldığını, neleri doyurucu bulduğunu öğrendiğimden bu yana, sözü geçen nedenleri de daha iyi tanır oldum. Kimseciklerin başını çevirip bakmadığı, bir yana atılmış acınası kitapların lekelerini çıkarmaya uğraşıyor. Bu çaba onun için dinlenmenin ve uykunun yerine geçiyor (…) eldivene verdiği parayla istese aynı kitabın yenisinden üç tane alabileceğini bildiğinden kuşkum yok. Büyük bir yanlış yaptım. Sekiz yıl boyunca bir kör gibi yaşadım.”

“Ama Konfüçyüs, onun yaptıklarından daha fazla yakınmasına meydan bırakmadı. ‘Yanlış yapmak ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak. Asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.'”

“Düzelteceğim.” diye bağırdı Kien. “Yitip gitmiş bu sekiz yılın yerine elimden geldiğince bir şeyler koymaya çalışacağım. Evleneceğim onunla! Kitaplığımın düzenini ondan iyi kim koruyabilir? Bir yangın çıktığında ona güvenebilirim (...) çünkü yüreğini bütünüyle kitaplara adamış. Bu durumda onunla evlenmemden daha yalın bir çözüm düşünülebilir mi?”

“Artık Konfüçyüs'e dikkat ettiği yoktu. Bir ara onun bulunduğu yöne baktığında, havada dağılıp gitmiş olduğunun ayrımına vardı. Yalnızca sesini duyabiliyordu; zayıflamıştı gerçi ama ne dediği anlaşılıyordu: ‘Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir.' Sabırsızlığı o dereceye varmıştı ki, bu son pekiştirici sözlerinden ötürü Konfüçyüs'e teşekkür etmeye bile zaman ayıramadı.”

(…)

“Kitaplar raflardan yere dökülüyordu. Kien, uzun kollarını açarak kitapları yakaladı. Dışarıdan duymasınlar diye, çok sessiz davranarak, kitapları deste deste dairenin holüne taşıdı. Demir kapının önüne kule gibi yığdı. Korkunç gürültü beyninin içinde patlarken, kapının önünde dev bir siper ördü. Hol, ciltlerle doluyor, doluyordu. Merdiveni de getirdi. Kısa sürede tavana erişmişti. Odasına döndü. Boş raflar yüzüne bakıyordu. Yazı masasının önündeki halı, alev alev yanmaya başlamışı. Mutfağın yanındaki küçük odaya girip eski gazetelerin hepsini sürükleyerek dışarı çıkardı. Açtı, buruşturup top durumuna getirdi ve her birini bir yana fırlattı. Merdiveni odanın ortasına, eskiden durduğu yere getirdi. Altınca basamağa çıktı, ateşi izleyerek bekledi. Sonunda alevler kendisine eriştiğinde, yüksek sesle kahkaha attı; bütün yaşamı boyunca hiç böyle gülmemişti.”

(…)

“Körlük, zamana ve yere karşı, bunları alt etmeye yarayan en etkili bir silahtır; varoluşumuz da korkunç, benzersiz bir körlük. Varlığımız, varoluşumuz tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları, gerek kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Bu sayede her şey bir arada duruyor, ikisi birbirini ayırt edebilse bir arada durmazdı. Körlük, birbirlerini görmeleri durumunda birliktelikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunabilmelerine olanak tanır. Zamanında artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir. Bu konuda en canlı örnek, çiçeksiz bitkilerin üreme organlarıdır. Elverişsiz yaşama koşullarının içinde bulundukları sürece bu organlar, kalın zarlara sarınır, körlüğün koruyucu örtüsünü bürünür; ta ki elverişsiz koşullar ortadan kalkıncaya dek. Ondan sonra organ, kendini savunabilmek amacıyla körlüğün karanlıklarına sığınmış organ, örtüsünü atar ve bir avuç yaşam niteliğiyle oraya çıkar. Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin bir tek yolu vardır insanoğlu için: Arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onun taşınabilir parçalarını bölmek.”

“Körlük kuramı Kien'in bir buluşu değildi. Onun yaptığı yalnızca görenlerin yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak tanıyan bu doğal yeteneği günlük yaşama uygulamaktan ibaretti (…)”.  

40. McFarlane, (Güzin Özkan),  Modernizm ve Zihin, Modernizmin Serüveni, hazırlayan: Enis Batur, İstanbul, 2000, s. 222.

41. Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul, 2008, s. 9. 10.

42. Deleuze/Guattari, Felsefe Nedir? İstanbul, 2000, s. 12.

43. Selçuk, Özlenen Hukuk/Yaşanan Hukuk, Ankara, 2002, s. 184-193.

44. “Din, düşünceyi imgeleme ile karıştırır ve ancak simge olanın doğruluğunu ileri sürer. Hıristiyanlık, dinin Tanrı'yı insanla bağdaştırma sorununu çözer ve felsefenin yerini alışının yolunu hazırlar.”  T. M. Knox, Yayıncının Önsözü, s. 12, Collingwood, (Kurtuluş Dinçer), Tarih Tasarımı, İstanbul, 1990.

45. Baechler, Démocratie, Paris, 1985, s. 687.

46. Fukuyama, (Denis-Armand Canal), La fin de l'histoire et le dernier homme, Paris, 1992, s. 13, 375.

47. Her halkın tarihinde sadece zaferler, mutluluklar değil, yenilgiler, acılar da vardır. Tarih, bir bilimdir ve nesnel olmak zorundadır. Özellikle kendi halkının tarihini yazarken bilim insanı, çok özenli ve duyarlı olmak gerekir. “İnsan, en çok kendi resmini yaparken yalan söyler, gizlenen bir maske, makyaj vardır. Sivilceler silinir, devler cüceleşir. Bu yüzden Ernest Renan, ‘Ulusların geçmişlerini kutladıkları anlar, tarihlerinin en yanlış anlarıdır.' der. (Vassaf, Türkiye'nin Otopartre Denemesi, Radikal, 5 Aralık 2012).

48. Guéhenno, (Mehmet Emin Özcan), Demokrasinin Sonu, Ankara, 1998, s. 15, 16.

49. Huntington, (Mehmet Turan/Cem Soydemir), Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, İstanbul,  2002, s. 484.

50. Arendt, (Onur Eylül Kara), Devrim Üzerine, İstanbul, 2012, s. 191.

51. Arendt, s. 266.

52. Basın, 28 Ocak 2015.

53. Oysa olayın aslı şudur: Basında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde devrimlere karşı abartılı bir eleştiri, yer yer kara çalma fırtınası esmektedir. Kimi milletvekilleri bu yayınlar üzerine hükümetçe ne gibi önlemler alındığına ilişkin bir gensoru önergesi vermişler ve bunlara karşı hükümetin kapatma yaptırımı uygulamasını istemişlerdir. Başbakan İnönü ise bu görüşte değildir; basın özgürlüğünü savunmakta ve 5 Temmuz 1931'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde şu sözleri söylemektedir: “Arkadaşlar, eğer bir memlekette erbab-ı namus, laakal eşirra kadar sabûr olmazsa, o memleket behemahal batar. Halk idaresi, millet idaresi diyoruz. Bu iddiada bulunan herkesin, millete taalluk eden meselelerde hissesi ve mesuliyeti olmak lazımdır. Eğer bir hükümet bütün meseleleri halledecekse, onun kurun-ı vusta padişahından ne farkı vardır?.... Arkadaşlar, bu maruzatımla, hükümetin elinde bulunan kapatma salahiyetini niçin kullanmadığını izah etmiş oldum zannediyorum. Bugün içinde bulunduğumuz devir, hukukişinasların devridir.” Bugünkü dile çevirirsek İnönü şöyle demektedir: “Arkadaşlar, eğer bir ülkede namuslular, en azından kötüler (şerirler) kadar çok sabırlı/tahammüllü olmazlarsa o ülke kesinlikle batar. Halk yönetimi, ulus yönetimi diyoruz. Bu iddiada bulunan herkesin, ulusa ilişkin sorunlarda payı ve sorumluluğu olmak gerekir. Eğer bir hükümet bütün sorunları çözecekse onun Ortaçağ padişahından ne farkı kalır?... Arkadaşlar, bu sözlerimle hükümetin elinde bulunan kapatma yetkisini niçin kullanmadığını açıklamış bulunduğumu sanıyorum. Bugün içinde bulunduğumuz dönem, hukukçuların dönemidir.” Bu konuşma, tek parti dönemi Başbakanının özünde hukuk bilincinin yüksekliğinin çok çarpıcı bir örneğidir. Konuşmanın çarpıtılmış biçiminin yaygınlaşması ise tam tersine bu bilinçten yoksun olmanın çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten İnönü her dönemde geçerli olan noktalara değiniyor. Eleştirilere katlanmayı bilelim, sabırlı olalım. Basını kapatmayalım. Bu konuda bırakalım, siyasetçiler değil, hukukçular karar versin diyor. Çağına göre gerçekten çok ileri bir görüş ve demokratik tutumdur bu. Hemen ekleyelim ki, Victor Hugo'nun da “Sefiller”de (Les Misérables) İnönü'nün sözlerine benzeyen, ancak değişik anlam taşıyan bir sözü vardır: “Erdemli kalmak isteyenin ellerine acımaması gerekir. Namuslular da namussuzlar kadar yürekli olmalı.”   

54. Basın, 18 Nisan 2013.

55. Arendt, s. 252, 253.  

56. Selçuk, Zorba Devletten Hukuk Üstünlüğüne, Ankara, 1999, s. 407 vd.

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim