• BIST 90.182
  • Altın 147,216
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 3 °C

Kendini Tüketen Hukukun Dramı -3-

Kendini Tüketen Hukukun Dramı -3-
Prof. Dr. Sami Selçuk yazdı: Kendini tüketen hukukun dramı -3-

Bugünü bırakıp geçmişe gidelim. 18. yüzyılın, Aydınlanma yüzyılının iki büyük önderi vardır. Birisi Büyük (II.) Friedrich, öbürü Çariçe II. Katerina'dır. Bunlar sürekli aydınlanmacılarla, düşünürlerle düşüp kalkmışlardır57. II. Friedrich'e değirmencinin yanıtını herkes bilir. 1740'larda Sanssouci Sarayı'nı genişletmek için arazisini zorla alacağını söyleyen krala değirmenci “Evet alırdınız, eğer Berlin'de yargıçlar olmasaydı.” demiştir. Kral, kızacak yerde, değirmencinin yanıtını beğenmiş, Prusya'da adaleti sağladığı için de mutluluk duymuştur. Bu öyküyü Fransız ozan François Andrieux (1759-1833) uzun bir şiirinde dile getirmiştir58.

Daha geriye gidelim. MÖ altıncı ve beşinci yüzyılda yaşayan Konfüçyüs,  öğrencileriyle Thai Dağları'nın eteklerinde gezerken ağlayan bir kadın görür. Önce öğrencilerinden ilgilenmelerini ister. O yörede bulunan bir kaplanın üç yıl önce kayınpederini, daha sonra kocasını, geçen yıl da oğlunu parçaladığını söyleyen kadına Konfüçyüs, “Peki, neden buradan çekip gitmiyorsun?” diye sorunca şu yanıtı alır:  “Burada devlet yok da ondan!” Bunun üzerine Konfüçyüs, öğrencilerine döner, “Devletler adaletten ayrılırsa kaplanlardan daha tehlikelidir. Bunu unutmayın!” der. Burada Konfüçyüs'ün değindiği adaletin temelinde elbette hukuk vardır.

MÖ 484 yılı. Ahameniş İmparatorluğu'nun kralı olan Serhas (kahramanlar kralı anlamında), -ki  Xerxes (Kserkses), eski Yunancada Xšayarša (Hşayarşa), Pers dilinde Hşayarşah (MÖ 485–465)  diye anılır- babası Darius'un Yunanlılara karşı başlattığı savaşı sürdürür, Makedonya'ya doğru, özellikle Atina'ya karşı, Herodot'a göre, üç milyon, kimilerine göre  beş milyon askerle sefere çıkar. Bu sayı elbette abartılıdır. Varsayalım ki, yüz bin, yirmi bin olsun. Gemileri de çoktur.  Çanakkale Boğazı'nın (Dardanel) karşı kıyısına Abidos'a gemilerden bir köprü yaparak askerlerini geçirir. Herodot, gurur verici olayı sıradan bir Ispartalının diliyle şöyle anlatır: “Serhas, kaçak bir Ispartalı olan Demaratus'a, bir avuç Ispartalıyı görev başında kalmaya ve umutsuz durumlarına karşın Thermophyle'de geçidini tutmaya zorlayan etkenin ne olduğunu, özgür oldukları halde ölümden niçin kaçmadıklarını sorar. Demaratus'un düşündürücü yanıtı şöyledir: “Onlar özgür olmasına özgürdürler, serbesttirler. Ama her konuda değil. Onların üzerinde onlara egemen olan öyle bir şey, yani yasa vardır ki, ondan sizin askerlerinizin sizden korktuklarından daha çok korkarlar.”59 Kısaca, Ispartalı askerler, ölmekten değil, yasadan korktukları için kaçmamaktadırlar.

Bundan 2416 yıl önce hüküm giyen Sokrates, ölüm cezasının yerine getirilmesini beklemektedir. Baldıran zehrini içmek üzeredir. Yönetimse, cezayı bir ay sonra yerine getirecektir. Kaçmaması için alınan önlemler, kaçmasına göz yumulmak istendiğinden, yetersizdir. Kriton gibi dostları Sokrates'e kaçmasını önerirler. Sokrates'in bugüne dek gelen yanıtı düşündürücüdür: “Hayır. Yasalara uymak gerekir. Yasa, ölüm cezasını öngörse bile ona uymak ve sonucuna katlanmak zorunludur.”  

Öyle ya. Hukuk bilinci, kişilerin, güçlülerin, devletin sözünü hukuka geçirdiği düzenlerde değil, hukukun kişiler, güçlülere, devlete sözün geçirdiği düzenlerde oluşur.

Hukuk bilincinin yüksekliğini gösteren yukarıda sergilenen türden olaylar, elbette bizde de yaşanmıştır. Ama yukarıdaki tersine verilen örnekleri yaşadığımızı unutmadan devletin kuruluş ve görkemli dönemlerinde yaşananlardan iki örnek verelim.

Birincisi, Osmanlı tahtında oturan Yıldırım Bayezid Han (1360-1403)  dönemiyle ilgilidir. Padişah, halkın yakınmalarını dinlediği kurulu (Ayak Divanı) toplamıştır. Yaşlı bir kadın “Padişahım.” der, “Yularını gevşek tuttuğun hizmetlilerden biri, sütümü içti, karşılığını ödemedi. İmam efendinin ve halkın çabasıyla yakaladık. Ama senin kadı, hizmetliden yana karar verdi. Mağdur oldum. Hakkımı isterim.”

Hizmetli bulunur, Padişah'ın huzuruna çıkarılır. Padişah'ın sorusuna: “Bağışlayın Hünkârım, şeytana uydum.” Eylem itiraf edildiği halde aklanma nedenini Padişah, kimi kadıların rüşvet yediği söylentisine bağlamak ister. Hizmetliye kadıya rüşvet verip vermediğini sorar. Hizmetlinin yanıtı padişah için yıkıcıdır: “Şevketlüm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin maiyetinde bulunduğumu söyledim. Kadı da kabahatimi bağışladı.”

Yıldırım Bayezid, gürler: “Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu salahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!” Ve başını ellerinin arasına alıp mırıldanır, Sultan: “Eyvah ki, eyvah!, Mülke kıran girmiş de haberimiz yok. Tiz bostancıbaşı gelsün!” Bostancıbaşı gelince “Bre bostancıbaşı!”  der, “Adamlarını topla. Bütün şehri ev ev gez. Kadılardan yakınanları belirle ve bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların kârını itmam edip adaleti tekrar mülkün esası yapalım.”

Çünkü yargıçların ve adalet terazisinin bozulması, düzenin (mülk) yıkılması demektir. Bostancıbaşı birkaç gün içinde soruşturmasını bitirir. Padişah'ın huzuruna çıkar. Hazırladığı listeyi sunar. Mahkemelerden ve kadılardan yoğun yakınmalar vardır. Padişah, “Biz tükenmişiz!” diyerek adeta inler. Bütün beylere aşağıdaki buyrultuyu yollar: “Kalenüzde, yahut şehrünüzde, yahut keryenüzde, şer'i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmittiği şuyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşehri'ne gönderilmesi fermanımızdır.”

Bu kadılara ne yapılacağını soran Veziriazam Çandarlı Ali Paşa'ya da şu buyruğu verir: “Adaletin bozulması mümkün (toplum düzeni) zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Ta ki ümmet, bunların şerrinden halas olsun.” Bu korkunç hüküm karşısında Çandarlı ve vezirler kaygı içindedirler. Ama genç Padişah'ın tepkisini dindirmek olanaksızdır. Böyle durumlarda Padişah'a söz söyleyebilecek ve onu eğlendirerek yumuşatabilecek olan “Habeşli”ye başvurur Çandarlı Paşa. “Kolay, şimdi çözerim.” der Habeşli ve yol giysileriyle Padişah'ın karşısına çıkar. Padişah, Habeşli maskarayı o kılıkta karşısında görünce “Bre maskara! Yolculuk mu var?” diye sorar. Habeşli “Hünkârım, Bizans'tan Bursa'ya yüz papaz getirmek için ruhsat dilemeye geldim.” Padişah, kaşlarını çatarak “Bre köle.” der, “Müslüman mülkünde papazın işi ne?” diye sorar. Habeşli, “Kadılık edecekler Şevketlüm.” deyince Padişah durumu anlar. Ama yine de merak edip sorar: “Ya bizde kadılık edecek âdem yok mudur ki papaz getiriyorsun?” Habeşlinin yanıtı caydırıcıdır: “Sayenizde kalmayacak Hünkârım. Kadıları yakacağınıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malum, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi âlim sayılır.”

Padişah, kararının ağırlığını sezinler. “Tamam.” der. “Belli ki, aşırıya kaçmışız. Söyle vezirlerime müsterih olsunlar.”  

Sonuçta yalnızca suçlu kadılar cezalandırılır. Daha sonra rüşvete karşı önlemler düşünülür. Bunlardan biri, “mahkeme rüsumu” denen ve davayı yitirenlerden alınıp kadılara verilen bir tür harçtır. Bu anlayış sayesinde Osmanlı devletinin (hukuk) düzeni, altı yüz yıl sürmüş60, bu düzen bozulmaya başlayınca da imparatorluk yıkılmaya durmuştur.  

İkincisi, Bursa Ulu Camii'nin şadırvanıyla ilgili öyküdür. Şadırvan, bilindiği gibi, bütün camilerdekinin tersine caminin içindedir. Nedeni de şudur: Yapım hazırlığında sahiplerinin oluru alınarak ve paraları ödenerek arsalar kamulaştırılır. Ancak yapılacak caminin tam ortasına rastlayan arsa yaşlı ve kimsesiz bir Hıristiyan kadınındır. Kadın önerileri reddeder; arsasını satmaz. Birkaç yıl sonra kadın ölür, arsa devletin olur. Caminin yapılması için bir engel kalmadığı düşünülmektedir. Ne var ki Bursa kadısı bu görüşe karşı çıkar. İslam hukukuna göre ölen kadın Hıristiyan olduğundan ve ölmeden önce de olur vermediğinden arsa kullanılamaz ve dolayısıyla arsa üzerinde namaz kılınamaz. Bu görüş üzerine yapılacak tek şey kalmıştır: Arsanın bulunduğu yere şadırvan yapmak. Hukukun düzenin (mülk) temeli olduğunun görkemli bir örneğidir, bu. Bu örneklere karşın demokrasi açısından yarı özgür ülkeler arasında yer alan Türkiye, “Dünya Adalet Tasarısı”nın 2012 yılı verilerine göre “hukukun üstünlüğü” açısından 97 ülke arasında 71'inci sıradadır. Hiç de övünülecek bir durum değildir, bu.

Evet, hepimizin, özellikle hukukçuların işi zor.

Buna karşılık, Eski Yunan felsefesi, Eski Roma hukuku, Hıristiyanlık, Musevilik, Rönesans, Reform, Aydınlanma, düşüncelcilik, maddecilik, birleşimcilik temellerinde yükselen ve günümüzde de çağcıllık ötesini/sonrasını (postmodernité) yaşayan Avrupa kültüründe aslında yerel yönetimlerde Ortaçağ'dan bu yana demokratik gelenekler yerleşmiştir. Türkiye'nin içselleştirmeye çabaladığı Avrupa hukukunun temeli olan Roma hukuku, öz bakımından Yunan hukukundan esinlenmiştir. Hepsi Stoacı olan belli başlı Romalı hukukçular, kendi felsefe görüşlerine uygun olarak Roma'nın eski kurumlarını değiştirmişler; “jus republica” (cumhuriyet insanı) yerine “jus gentium”u (hukuk insanı) geçirmişlerdir. Roma hukukunun özellikleri, ikinci yüzyılda gelişmiş, üç yüz yıl sonra da yasa biçimini almıştır61.

Bırakalım “jus gentium”u yaratmayı, “jus republica”yı ve “yurttaş” bilincini bile oluşturduğu tartışmalı olan ve AİHM'de hüküm üstüne hüküm giyen Türkiye'de hukukçuların işi gerçekten çok zor.

Ülkemizde yalnızca hukukçunun değil, bilim insanlarının, sanatçıların, kısaca aydınların da işi zor.

Karşılaştırmalı örnekler bunu ortaya koymaktadır.

Yukarıda demokrasinin işlevinin uygar insanı ve toplumu, kısaca uygarlığı yaratmak olduğu belirtilmiştir.

Uygarlığın nesnel ölçütleri ise bellidir.

Uygarlığı, akılcı ve bilimsel düşünenler hak etmektedirler.

Her şeyden önce “bilim başka, uygulama başka” diyerek kendilerine özür üretenler, “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.” ve “Ben manevî miras olarak hiçbir düstur, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım bilim ve akıldır (…) Benden sonra beni izlemek isteyenler, ancak bu temel eksen üzerinde bilim ve aklın yol göstericiliğini benimserlerse, benim manevi mirasçılarım olabilirler.” diyen, Türk aydınlanma akımının kurucusu olan Atatürk'le de tam bir çatışma içindedirler.

Hem bilimden uzaklaşmanın bir özrü olabilir mi? Olursa bu nasıl bir özürdür!?

Dahası “bilim başka, uygulama başka” diyenler, ayrımında olmaksızın, yanlış yaşamadaki bir yanlışı da yansıtmaktadırlar. O da şu: Bizim de içinde bulunduğumuz İslam-Türk dünyası, çoğu kez teknikleri almaktadır. Çünkü bunların bir güç kaynağı olduğu somut olarak görülmektedir.

Hukuka güvenin olmadığı bir yerde demokrasi yeşermez.

Doğu'nun ayrımına varamadığı ise, bu gücün aslında teknolojiye, yani bilim ve bilgi üretimine bağlı bulunduğudur. Bunu bir türlü anlatamadığı için ülkesinden ayrılmak zorunda kalan 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Pakistanlı Abdü's-Selam (1926-1996), bilim alanında yaşanan soyutlanmanın “düşünsel ölüm” olduğunu belirttikten sonra şu acı doğruları dile getirmektedir: “Teknolojinin güç kaynağı olduğunu anladığımız bugün bile teknik için kestirme yollar olmadığını, yani temel bilim ve bilgi üretiminin, bilimi başarıyla uygulamanın bir ön koşulu olduğunu değerlendiremiyoruz (…) Birkaç yıl önce Nobel ödülü kazanan Avrupalı bir fizikçinin bana söyledikleri bugün de kulaklarımda: “Selam, bilgi dağarcığına en küçük bir şey eklemeyen halklara yardım etmekle yükümlü müyüz?”62  

Bu soru, içinde bulunduğumuz yüzyılda ve coğrafyada hepimizi derinden sarsmalı ve kendimize getirmelidir. Hem de bizim bir atasözümüzle birlikte: “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Aynı atasözü Arapçada da var, yani Doğulu İslam dünyasında: “Doğru söz, bana dost bırakmadı.” Acaba neden? Neden sorgulama ve eleştiriyi aşağılama sayan bir toplumun geri kalacağını bugün de düşünememekteyiz? Eleştirilere karşı bu denli sağır ve çarpıklıklara karşı bu denli kör kalan, sığ ve anlamsız övgülerin bataklığında tükenen, bağıran ama düşünmeyen, düşünmediği için felsefesizliğin savsözleriyle yetinen bir toplumun üretmesi, çoğalması, yaratması olanaklı mıdır? Acaba neden yanıbaşımızdaki Avrupa, karşıtlıkları/çelişkileri/eleştirileri diri tutması sayesinde ayakta kalır ve sürekli gelişirken, Doğu geri kalmıştır? Bunun yanıtı, bellidir. Doğu'nun ayrımına varmadığı olgu, uygarlığı gerçekleştiren etkenin “eleştirel akıl“ olduğu gerçeğidir. Bu nedenle vaktiyle Platon'la görüş ayrılığına düşen Aristoteles, “Platon öğretmenimdir, çok değerlidir. Platon'u severim, Sokrates'i de. Ama en çok doğruyu/gerçeği severim.”63 demiştir. Kuşkusuz gerçek/doğru, Platon'dan da, Sokrates'ten de daha önemlidir. Bu anlayış ve yaklaşım, kurumsallaşarak her adımda Batı'yı Batı yapmayı sürdürmüştür. Şu söz gerçeğin ta kendisidir: “Uygarlığa Avrupa'nın temel katkısı, teknik değil, eleştiridir.”64  Gerçekten bu “eleştirel akıl, Sokrates'ten bu yana Batı'da insanın bütün boyutlarına egemen olmuştur”65.  

Bunun yanı sıra mono toplumlarında eleştirel düşünce gelişmemektedir. Çünkü nesnel ve akılcı ölçütlerin çerçevesinde kalan bir tartma ve yoklama etkinliği değildir, eleştiri. Bu nedenle de eleştiri, yıkıcıdır, yapıcı ve yaratıcı değildir. Bağımsız, özgür kafa, ölçülü kuşku, sadece gerçeğe ve doğruya yönelik arayış içinde açıklama, değer yargılarında bulunma ve gerçekliği/doğruluğu irdeleme etkinliği ve alışkanlığı kazanılmadan eleştirel düşünceye ulaşılamaz. “Sorgulanmayan yaşam, yaşanmaya değmez.” (Sokrates) elbette. Ama sorgulama da, yani eleştiri de bir kültür ve disiplin işidir66. Eleştirilmemiş, karşı çıkılmamış her görüş yapıt eksiktir. O yüzden bir görüş, yapıt eleştirildiği, karşı çıkıldığı zaman eksikliğini giderir ve sağlığına kavuşur. Bu anlayışı Türk toplumunun benimsemesi zorunludur.   

Unutmamak gerekir ki, “her ayrışık disiplin kendisine göre bir olumsuzla ilişki içindedir: Bilim bile etkilerini gönderen bir ‘değil-bilim' ile ilişki içindedir. Söz konusu olan, sanatın bizi oluşturmak, uyandırmak, birer sanatçı olmayan bizlere duymasını öğretmek –ve de felsefeyi öğretmek, bilimin bilmesini öğretmek- zorunda olduğunu söylemek değil yalnızca. Bu türden öğretimbilimler (eğitbilim, pedagoji) ancak disiplinlerden her biri, kendi hesabına onu ilgilendiren ‘değil' ile temelli bir bağlantı durumundaysa olanaklıdır. Felsefenin düzlemi, gelip onu dolduran kavramlardan bağımsız olarak kendisinde düşünüldüğü sürece ‘felsefe-öncesi'dir ama ‘değil-felsefe', düzlemin karmaşaya (kaos) kafa tuttuğu yerde bulunur. Felsefe onu anlayan ‘değil-felsefe'ye muhtaçtır, ‘değil-felsefe'ce bir anlayışa muhtaçtır, tıpkı sanatın ‘değil-sanat'a, bilimin de ‘değil-bilim'e muhtaç olduğu gibi”. Onlar bunlara başlangıç gibisinden ya da içinde gerçekleşirken yitip gitmeye çağrıldıkları son gibisinden değil ama ‘haline-geliş'lerinin ya da ‘gelişme'lerinin her anında muhtaçtır”67. Gerçekten felsefe de, bilim de, sanat da gelişmek, bulmak ve yaratmak için “değil”lemeye, bu diyalektik yasaya muhtaçtır. 1945'te orta yaşlarındayken Picasso, “hayır, evet'ten önce gelir” derken elbette bunu amaçlamıştır. “Picasso'nun yapıtı, bir kavgadır. Don Kişot gibi Picasso da ‘ben savaşarak dinlenirim' dese yeri var. Goethe'nin Mefisto'su gibi, ‘ben, sürekli olarak yadsıyan ruhum' da diyebilirdi”68.

Uygarlığın önemli bir ölçütü daha vardır. O da halkın, toplumun akılcı değer(lendirme) yargısında bulunabilecek yetiye ve düzeye, kısaca “akılcı değerlendirme yetisi”ne ulaşabilmiş olmasıdır. Bu da, yalnızca bilimle, felsefeyle olmaz. Bunlarla birlikte sanatın da düzeyinin yükseltilmesi gerekir.

Sözgelimi, tek sesli müzikle demokrasiye ulaşılamaz. Çünkü bir kez tek sesli müzikte yöneten olmaz, onu sadece başlatmakla yetinen bir buyurgan olur. Müzik başladıktan sonra da o buyurgana gerek kalmaz. Eğer müzik tek sesli, sözde yöneten, özde buyurgan da hâlâ orada ise bu olgu, Batı'daki orkestraya ve onu yönetene içeriksiz, yüzeysel ve gülünç bir biçimde öykünmedir. Çirkindir. Bu olgu, orkestradaki yönetenin, tek sesli müzikteki buyurgan gibi işlevsizleştirilmesi, Anadolu insanının deyişi ile “avara kasnak”laştırılması demektir. Oysa çoğulcu toplumda buyurgan olmaz. Çoğulculuğun ve özgürlükçülüğün vurgusu, çok sesli müziktir. Orkestra, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin bir izdüşümüdür. Her sesin, her nefesin varlığına saygı duyar; bireysel özgürlüklerin bir izdüşümüdür.

Basına yansıyanları anımsayalım. Ülkemizde, en uygar yaşantıların sergilendiği kentlerimizde “kötü insan” rolünü üstlenen ve başarıyla oynayan sanatçıların kimi dinlence yerlerine ve lokantalara sokulmadığını; çekilen film gereği bir başka devletin bayrağının kaleye dikilmesine izin vermeyen insanlar bulunduğunu hepimiz biliyoruz.

Bugünden söz etmeye gerek yok. İsa'dan öncesine gidelim. Eski Yunan'dan söz edelim. Dünyaya yontuculuk, mimarlık gibi sanatların yanı sıra Thales, Anaksimandros, Pythagoras, Herakleitos, Parmenides, Zenon, Anaksagoras, Demokritos, Sokrates, Platon, Aristoteles gibi felsefeleriyle günümüze bile ışıklar saçan düşünürlerin yetiştiği Eski Yunan'da MÖ yaşananları sergileyerek “uygarlık” konusunda yetkin bir yapıt yazan İngiliz yazar Clive Bell'in haklı olarak “eşsiz” diye nitelendirdiği aşağıdaki örnekleri, yazarın yapıtından olduğu gibi aktarıp değerlendirelim.

“Eski Yunan yaşamını, düşüncesini ve sanatını belirleyen niteliklerden birincisi ‘değer(lendirme) duygusu ile incelmiş akılcılık', ikincisi ise ‘akılla güçlendirilmiş değer(lendirme) duygusu'dur. (…) klasik sözcüğü akılcılığı ve beğeni duygusunu ortaya koyuyor (…) Atinalıların sanat ve düşünceye olan saygılarını bilmeyen yoktur, sanırım. Atinalı yontucunun başından geçenler, bu saygının gücünü belirlemeye yeter: Atinalı bir delikanlıya işkence yapmakla suçlanan bir yontucu, yargıçların önüne çıkarılır. Atinalıların gözünde işkence korkunç ve bağışlanmaz bir suçtur. Öyleyken yontucu suçlu olduğunu kabul eder ama kendisini savunmak için olağanüstü güzellikte bir insan heykelini gösterir, yargıçlara. Heykelin bedenindeki bükümleri, kıvrımları yontabilmek uğruna modeline işkence yaptığını söyler. Yontucuya hiçbir ceza verilmez, böyle biter duruşma. Gerçekten bu eşsiz öykü, Atina estetiğinin sonraki çağlara bıraktığı etkiyi açıklamaya yeter (…) Atinalıların akla gösterdikleri saygının sınırsızlığı su götürmez. Akla gelebilecek her konuda açık yürekli ve aydınca bir tartışmaya girişmek, Atinalıların başta gelen tutkularındandı. Michelet şöyle diyor: “Bu güleç ve meraklı halk, Sokrates'in sorulu-yanıtlı öğretim yöntemine, her türlü atletizm oyunlarından daha çok önem verirdi.” İsa'nın doğumundan 404 (çoğu kaynaklara göre bu tarih, 411'dir. Yani bundan 2426 yıl önce. S. Selçuk) yıl önce Atina'da halktan alınan vergilerle devlet tiyatrosunda Lysistrata'nın oynanması gibi o olağanüstü olayı kim anımsamaz? O günlerde Atina, sade bir ölüm-kalım kavgasının içinde can çekişmekle kalmıyor, üstelik Sirakuza önlerinde uğradığı korkunç yenilginin onarılmaz yaralarını taşıyordu. Atina'nın yıkılış ve yok oluşunu hazırlayan Sirakuza yenilgisinden sonra Atina yurttaşları arasında savaşma tutkusu alabildiğine almış yürümüştü. Atina devleti, böyle bir ortamda halktan toplanan vergileri bir oyunu sahneye koymak için harcamakla kalmıyor, üstelik savaş düşmanı ve ulusçuluk duygularına karşı çıkan bir oyunu seçiyordu. Lysistrata oyununda orduyla alay ediliyor, ulusçuluk ucuz kahramanlık sayılarak yerin dibine batırılıyor, demokrasinin önderleri de amansız bir sertlikle eleştiriliyordu. Atinalıların bütün bunları umursadıkları bile yoktu. Bu taşlamalar karşısında kılları bile kıpırdamayan Atina yurttaşları, ‘Lysistrata yılın en iyi güldürüsü mü, değil mi?' tartışmasını yapıyorlardı. Biricik sorun buydu, onlar için. Eğer yılın en iyi güldürüsü ise armağan verilmeli ve halka gösterilmeliydi. Nitekim öyle oldu. Gösterildi de. Tarihte halkın değer duygusunun bu denli parlak bir biçimde belirdiği başka bir örnek anımsamıyorum.”69  

Her şeyden önce “uygarlığın daha çok bilinçlenme ve eleştiri kafası gibi insanlığın kazanacağı son erdemlere bağlı olduğunu benimsemeli”70 ve unutmamalıyız. Yukarıda Cumhuriyet'in “kültür aşılama” siyasasından söz edilmişti. Ancak “kültür aşılama”, beyin yıkama ile karıştırılır, Shaw'lara, Marquez'lere “… bir yerlerde okuyup kendime düstur bellediğim bir cümle vardı. Sanırım Bernard Shaw'undu: ‘Okula gitmek için çok küçük yaşımdan beri öğrenimime ara vermek zorunda kalmıştım.'”71  dedirtecek noktaya gelmişse, orada ne eleştiri ne yurttaş ne de bilinçli birey yetişir; sadece birbirleriyle körcesine ve amansızca çarpışan bağnaz canavarlar yaratılır. Çünkü  “Tartışılmamış kanılar, zihnin çabalarıyla derlemek durumunda olduğu meşru aydınlıkları bulandıran asalak ışıklardır. Her insan kendinde bu tartışılmamış kanıları yıkmaya yönelmelidir. Her insan, kolay deneylerle bağlantı içinde kurulmuş zihinsel alışkanlıkların katılığından kaçmayı öğrenmelidir. Her insan, korkularını, ‘… severlik'lerini, ilk sezgiler karşısındaki hoşnutsuzluklarını bırakmalıdır (…) Bu baskı olgusu olmadan nesnel bilgide hiçbir ilerleme olanaklı değildir (…) Kültür sevincinin temelinde bir kesinlik sevinci vardır (…) Nesnel yanılgıların açıklanmasında ne derin bir sevinç vardır! Yanıldığını açıkça söylemek, zihnin kavrayışlılığına en büyük övgüde bulunmaktır. Bu, kültürünü yeniden yaşamaktır, kültürünü güçlendirmektir, kültürünü ortak ışıklarla aydınlatmaktır. Bu, aynı zamanda onu dışlaştırmaktır, bildirmektir, öğretmektir.”72 Gerçekten “Eleştiri, -niteliği ne olursa olsun, ister yazınsal, ister felsefî, ahlakî ya da siyasal- sonuç olarak bir tür toplumsal sağlık uygulamasıdır. Zorbanın monologuna ve hiziplerin çığlıklarına, ötekini boğazlayan bu iki ikiz sakatlığa karşı, bizim tek korunma aracımızdır. Eleştiri aklın söylemidir. Bu söylem doğası gereği çifttir. Zira işin içine aynı zamanda bir muhatap olan dinleyiciyi de sokar.”73 “Batılı toplumun temeli, dinamiği eleştiridir, çoğulculuktur, diyalojik ilkedir.” (Morin). O nedenle de Batılı toplum eleştiri sonrası toplumdur; sağlıklıdır. Doğulu toplumsa, eleştiri öncesi toplumdur; hastadır. Hem de Pir Sultan'ları öldürecek, Nazım Hikmet'leri, Kemal Tahir'leri zindanlarda çürütecek denli hastadır. Türkolog Martin Hartmann'ın 1909'daki şu sözleri, görünen o ki, bugün de geçerlidir: “Türkler, çeviri vb. yaparak bir yere varamazlar. Onların değiştirmeleri gereken asıl zayıf yönleri, eleştiriye kapalılıktır.” Eleştiri, uyarır, incitmez. Eleştiri, deyiş yerindeyse “yanılgısavardır”.  

Buna karşılık, “… toplumsal ilişkilerin düzenleyicisi olarak geriye bireylerin ve toplulukların yarışıp çarpışan çıkarlarından başka bir şey kalmadığı zaman, zor/şiddet gerçek yasa konumuna gelir. Bunu gizlemeye çalışan uydurmalar neler olursa olsun bu gerçek değişmez. Bu uydurma, ister klasik özgürlükçülüğün ‘herkes kendi çıkarı ardında koşarsa, bütünün dengesi ve uyumu kurulmuş olur' biçiminde ileri sürdüğü ve sayesinde gerçekleşeceğini belirttiği ‘gizli el' söz konusu olsun, ister parti ve devletin ortak mutluluğunu bilinçli olarak planladıklarını savunan sözüm ona ‘bilimsel sosyalizm'in gizli eli söz konusu olsun… Birinci yol, orman yasalarının geçerli olduğu bir bireyciliğe götürür. İkincisi ise, bir karınca yuvası totalitarizmine.”74 Artık ne özgür insan kalmıştır ortalıkta ne de demokrasi.

İnsanlık ve uygarlık tarihinde yaşanan deneyimlerin ulaştırdığı değişmez sonuçlar bunlardır.

Türkiye, bilim ve sanatta ileri adımlar atmak ve uygar toplumu yaratmak zorundadır. Bu çıkış noktası doğru ise şunu da unutmamak gerekir: Bilim insanının ve sanatçının her yerde ortak paydası ve ülküsü özdeştir. Onlar, duran zamanın değil, akıp giden zamanın doğrularını, gerçeklerini dile getirmekle ve toplumu aydınlatmakla yükümlüdürler. Bu nedenlerle “Rodin, Saint Jean-Babtiste adlı yapıtını yorumlarken, fotoğraf makinesinin objektifinin mekanik tanıklığına karşı şunları söylemiştir: ‘Sanatçı, gerçeği söyler. Fotoğraf ise yalancıdır. Çünkü gerçeklikte zaman durmaz.” Gerçekten “Valéry'nin dediği gibi, resim sanatı, doğanın karşısına rakip olarak çıkmak için onun kopyacısı olmayı bir yana bırakmıştır. Artık onun çabası, var olanı durmadan kopya etmek değil, onda eylemi, yaşamı ve geleceği bildiren bir söylenceye doğru aşmayı dile getirmektir.” 75

Collingwood'un felsefe için söyledikleri76  hukuk için de geçerlidir: Gerçekten hukuktaki derin ve büyük üslup, var olma nedenleri iyi algılanan hukuksal gerecini hakkıyla ele almış ve sindirmiş/içselleştirmiş bir zihnin işaretidir. Bu, konusuna bakışın genişliğine, sarsılmazlığına dayanır; güçlükleri gizlemeyen, hiçbir şeyi kişisel tutkuya taşımayan ruh ve apaçık anlatımla zenginleşen zihin dinginliğiyle beslenir. Bunlardan yoksun bir hukuk yine de üzerinde durulmaya değer bulunabilir ya da bulunmayabilir. Ama kesinlikle derinlikten yoksundur.

Türk hukuku, derin hukuka erişmek zorundadır. Bu derinlik ise uçsuz bucaksızdır. Sürekli arayışı gerektirir. Bu konuda son sözün söylendiği iddiası hiçbir zaman ileri sürülemez. Söylenecek sözler, önermeler, yargılar biter, ancak hiçbiri sonuç değildir. Çünkü bilimsel ve felsefî etkinlik tükenmez. Nitekim Collingwood 1945'te yayımlanan “Doğa Tasarımı” adlı yapıtının sonuç bölümünde şöyle demekteydi: “Kendi felsefesini son saydığı yalanını önceden yalanlayan Hegel, tarih felsefesi üzerine incelemesinde, ‘Bilinç buraya dek gelmiştir' diye yazmıştır. Benim de şimdi benzer bir biçimde ‘Bilim buraya dek gelmiştir' demem gerek. Söylenen her şey başlangıcından bugüne dek doğa tasarımının tarihi üzerine bir arasözdür yalnızca. Gelecekte nasıl bir ilerleme olacağını bilseydim, o ilerlemeyi şimdiden gerçekleştirirdim. Nasıl bir ilerleme olacağını bilmediğim için onun nasıl gerçekleştirileceğini de bilmiyorum.”77  

Collingwood haklıydı. Nitekim düşünürler, yirminci yüzyılda yaşanan değişimlerin beş bin yıllık insanlık tarihinde yaşanan değişimlerden daha çok olduğu konusunda birleşmektedirler78. Yirmi birinci yüzyıl ise, bilgisayar ve trilyonlarca bilginin saniyede yeryüzünün bir ucundan ötekine ulaştırıldığı iletişimle birlikte, yani 1980'lerde başlamıştır.

Böyle bir dünyada yarışta ön sıralara geçmek için bilimin her dalında, elbette hukukta da bilimsel tükenmezliğin içinde Türk bilim insanlarının ve hukukçularının da yerlerini almaları gerekmektedir. Araştırma, bilimsel gelişmeleri izleme, dolayısıyla okuma bilincinin ve sorumluluğunun yükselmesi gerekir. Araştırma, inceleme, okuma, sorumluluktur, tersi ise sorumsuzluktur. İlköğretim döneminde bir öğrenci, İngilizcede, Almancada 70.000, Fransızcada, İtalyancada 50.000-60.000; Arapçada 12.000 sözcükle konuşurken, yazarken, öğrenim görürken, Türkçede 6.000 sözcükle yetinmektedir. Bunun anlamı bellidir ve çok düşündürücüdür: Bir ABD'li öğrenci dünyayı Türk öğrencinin 12 katı sözcük, terim, kavramla algılamakta, yorumlamaktadır. Yarıştaki eşitsizliğin boyutu insanı ürkütecek çaptadır. ABD'de, Kanada'da, Japonya'da, Kuzey ve Güney Kore'de on bin kişide binler kitap okurken ülkemizde bir kişi okumaktadır. Oran yine korkunçtur. Birbirimizi eleştirerek geliştirmeli, halkı da aydınlatacak biçimde araştırma ve okumaya yönelmeli, dilimizi zenginleştirmeliyiz. Ülkemizde özel bir okuma yöntemi gerektiren klasikleri okuyanların sayısı nüfusa oranla öylesine azdır ki, Calvino'nun şu sözleri adeta lüks kalmaktadır: “Klasikler, haklarında her zaman ‘yeniden okuyorum…' dendiğini duyduğumuz ama hiçbir zaman ‘şu sıra okuyorum…' denmeyen kitaplardır (…) Okul ve üniversite, bir kitaptan söz eden bir kitabın, söz konusu kitaptan daha çok şey söylemeyeceğini öğretmeye yaramalıdır (…) bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Klasikler, aralıksız olarak bir eleştirel söylemler bulutu yaratan ve sürekli bu buluttan kurtulan yapıtlardır (...) Klasikler, en uzak güncelliğin bile egemen durumda olduğu yerde bir fon uğultusu gibi inatla sürüp giden kitaplardır (…) Söylenecek şey, klasikleri okumanın hiç okumamaktan daha iyi bir şey olduğudur. Biri çıkıp, bu denli yorulmaya değmeyeceğini söylerse ona Cioran'dan örnek veririm (…): ‘Zehir hazırlanırken Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Bu, ne işine yarayacak?' diye sormuşlar, ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme.' diye yanıtlamış'”79.     

Hukukta nasıl bir ilerleme olacağını şimdiden kestirmek zordur. Söylenen, yazılan her şey her zaman bir arasöz olarak kalacaktır. Ancak bu olgu, araştırma merakını durduramayacak, tersine kışkırtacaktır.

Elbette hukukçunun da işlevi ve yükümlülüğüdür, bunlar.

Platon'dan bir ölçüde ayrılarak sadece devleti yönetenlerin değil, her alanda görev üstlenenlerin de filosoflaşmaları zorunludur.

Hukukçunun işlevi, bu sözcükte saklıdır: filosoflaşma.

İlkin bilim insanı hukukçu, bilimin soyut bir etkinlik olmadığı bilinciyle fildişi kulesinden çıkarak ve boz renkli saf kuramların ötesine geçerek öğretisini oluşturmalı, bu oluşturma sürecinde kimileyin sıcak, kimileyin soğuk kumlarına çıplak ayaklarıyla, yaşam gerçekleriyle basmalıdır. Bacon'ın ünlü benzetmesiyle bilim insanı, ne ördüğü ağını kendi içinden çeken bir örümcektir ne de yiyeceğini çevreden devşirip depolayan karıncadır. Burada elbette örümcek skolasktik bilim insanını, düşünürü; karınca da sıradan deneyci bilim insanını, düşünürü vurgulamaktadır. Skolastik sıradan tümdengelimdir. Sıradan deneycilik ise sıradan tümevarımdır. İkisi de katıdır; yanıltır. Bu yüzden günümüzde bilim insanı, kuramcı, eleştirel ve yoksayıcıdır80.   

Uygulamalı hukukçu ise hukukun özünü yakalamak için kumlara çıplak ayaklarla basarak öğretiler oluşturan bilim insanının omzundan hukuka bakmalı; betimleyici saydam kavramları ve önermeleri iç tutarlılık sınamasından geçirerek yaşama aktarmalıdır.  

Uygulamacı ve bilim insanı, yaşayan hukukla zaman yitirmeden yüzleşmelidir.

Bulgular, belirtiler, bunda çok geç kalındığını göstermektedir.

Bu konuda, topluma ve Türk insanına, sokaktaki insana kulak vermek yeterlidir.

Türk insanı, karşılaştığı bir haksızlık karşısında başta yavaşlık olmak üzere hukuk uygulamasının getirdiği sorunlarla boğuşmakta; bu sorunlar ile haksızlığın boyutlarını karşılaştırmakta, hak arama özgürlüğünü kullanıp kullanmayacağına nicelik ve nitelik hesabından sonra karar vermektedir. Sokaktaki insan için hukuk, güvenilir bir sığınak olmaktan çıkmış, kullanılabilirliği kâr ve zarar hesabına vurulan niceliksel bir olgu olmuştur.

Yargıdaki bu yavaşlık yargıya olan güveni öylesine sarsmıştır ki, şiirlere, gülmecelere konu olmakta; Yargıtay başkanları, bu acınası sonucun derindeki nedenlerini araştıracak ve işin özüne inecek yerde, “sanığa karşı bozma yasağı ilkesi”ne bile kıymayı göze alabilmeyi önermekte, Yargıtay'a gelen bir buçuk milyonu aşmış dosya sayısının iki-üç yüz bin kadar inmiş olmasını bayram havasıyla duyurmaktadırlar. Asıl acıklı durum, yaşanan sorunların derinlerindeki nedenlerle yüzleşmemek ve bilgisizlik bataklığında hukukun yitip gitmesine göz yummaktır. Duruşma evresi ve temyiz yolu öylesine yozlaşmıştır ki, Türk hukukçusu bu sonucu doğal karşılar olmuştur. Bütün Batılı kavramlar, ilkeler, kurumlar Doğululaştırılmıştır. Daha da üzücü olan, asıl sorumluların bunun ayrımında olmamasıdır81.

Yasalar kotarılırken yaşanan beceriksizlikler, ivecenlik, bu nedenle daha yürürlüğe girmeden yapılan zorunlu değişiklikler, özellikle temel yasalarda sistematiği örseleyen budamalar; “kimi yasalarda değişiklik yapılması hakkında yasa” gibi saçmalıklarla birbiriyle ilgisiz yasalarda değişikliklere gidilmesi biçiminde yavan doğuluca yöntemlere başvurulması; yürütmenin yasaları dolanmanın yollarını araması ve hukuku bir ayak bağı olarak görmesi fenomenlerini de yukarıdakilere eklersek, yozlaşmanın vardığı boyutlar daha iyi değerlendirilebilecektir.

Özünde felsefesiz olan Türk hukuk uygulamasına bunlar da eklenince durumun ne denli önemli ve ivedi olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.

Böyle kotarılan ve uygulanan bir hukuka elbette güvenilemez. Hukuka güvenin olmadığı bir yerde demokrasi yeşermez. Orada herkes şaşkınlaşmıştır. Kimin eli kimin cebinde belli değildir.

“İncil'de.” diyordu Garaudy, “Yeremya'nın girişinde zenginlerin ve güçlülerin baskı ve yolsuzluklarına karşı Amos'un ilençleri, hele gerçek tapınmanın adaleti yerine getirmek olduğunu haykıran şu sözleri yankılanıyor bende: ‘Küçümsüyorum sizin hacca tapınmanızı… Uzak olsun benden ilahilerinizin gürültüsü…. Onların yerine hukuk sular gibi fışkırsın, adalet de arkası kesilmez bir sel gibi aksın.'” (…) Ve ekliyordu: “İnsanları ayağa kaldıran bir söz.”82 Demokrasi, gücün hukukla sınırlandığı, haklılıklaştırıldığı, meşrulaştırıldığı bir rejimin adıdır. “Yüzyıllar boyunca toplumda güç kullanma tekeli devlette olmuştur (…) 11 Eylül saldırılarından sonra devlet, yeni bir güç ve meşrulukla geri döndü (…) Eski Yunan'ın halk meclisleri sınırsız güce sahipti. Bireysel haklar ne kuramsaldı ne de uygulamada korunuyordu. Yunan demokrasisi, Constant'ın deyişiyle ‘toplumun buyurganlığına kişisel olarak kesin uyma' anlamına gelmekteydi. Nitekim Yunan demokrasisinin gerçek anlatımı bulduğu dönem olarak benimsenen MÖ 4. yüzyılda, öğretilerinden ötürü Atina'da halk meclisinin çağın en büyük filosofunu –demokratik oylamayla- ölüm cezasına çarptırdığını anımsayın. Sokrates'in yargılanması ve cezalandırılması demokratikti ama özgürlükçü değildi (…) Roma'nın yıkılışı bize şu dersi veriyor: Yasaların dayanıklılığı için yöneticilerin iyi niyetlerinden daha çok şeye gereksinmemiz var. Çünkü bunlar, yani hem yöneticiler hem de niyetler değişebilir. Toplumda gücü devletten bağımsız kurumlara gereksinme vardır. Batı böyle bir gücü Katolik Kilisesi'nde bulmuştur (…) Hukukun siyasal bir silah olarak kullanılması, yasalar önünde eşitlik düşüncesini kötü yola düşürmektedir (…) Rusya parlamentosundaki birkaç liberalden biri olan Vladimir Rzkhov, Avrupa'nın geçmişiyle açık bir karşılaştırma yapıyor: ‘Krallık gücüne karşı savaşan derebeylerin ve baronların kendileri de çok erdemli değillerdi.”83 Buna karşılık “Uygar hükümetler, (ve rejimler), doğal olarak özgür ve eşit olan bireylerin etkin rızasından yetki alan hükümetlerdir (ve rejimlerdir). Yurttaşlar ile hükümetler arasında çıkan anlaşmazlıklarda, şu temel ilke uygulanır: “Her şey, yaşam, özgürlük ve suçsuzluktan yana düşünülür.” (In favorem vitae, libertatis et innocentiae omnia praesumuntur)84.

Yukarıdan beri söylenenleri özetlersek yaşanan hukuksuzluk bataklığından kurtulmanın en köklü yolu, filodoksların mağaralarından, Kien'lerin fildişi kulelerinden gün ışığına çıkıp filosoflaşmaları, omuz omza vererek derin hukuku, temelinde yatan değeri iyi özümseyerek biricik egemen durumuna getirmeleri, odağa yerleştirmeleri ve adaletin hizmetine sunmalarıdır. Öğreti ile yargının görüşlerinin buluşması, birbirini tamamlayıp birleşmesi zorunludur. Yaşamının 80'li yıllarında merhum hocam Prof. Dr. Faruk Erem, yargılama hukuku üzerine kaleme aldığı kitabının son baskısına yazdığı “önsöz”de şunları söylüyordu: “Bu yapıtı, hazırlamakta şöyle düşündüm: ‘Öğreti” ile “içtihat'ın ayrılışı fayda sağlamamaktadır, birleştirilmeleri gereklidir. Amacım budur. Bu nedenle her iki kaynağı taradım.”85  

Bir başka anlatımla, Kien'lerle filodokslar, kavşakta buluşmalı; filodokslar, öğretilere, kuramlara, kavramlara titizlikle sahip çıkmalı; Kien'ler, bilginin bütün renklerini gözleriyle görmeli, soğukluğunu, sıcaklığını elleriyle, ayaklarıyla duyumsamalı, gelişmenin, uygarlaşmanın kanıtı ve tanığı olan kuramsal, kavramsal soyutlamaları somut gerçeklerle sınava çekmelidirler.

Dipnotlar

57. Batı'daki ilerlemeyi gözlemleyebilen padişahlardan 1757-1774 yılları arasında hükümdarlık yapan III. Mustafa (Falcı Mustafa), II. Friedrich''e bir mektup yazmış, geri kalma sorununu çözmek için müneccim göndermesini istemiştir: II. Friedrich, verdiği yanıtta Padişaha şu önerilerde bulunmuştur: 1- Borçsuz bir devlet hazinesi, 2. Barışta ve savaşta eğitilmiş güçlü bir ordu. 3- Sağlam bir öğrenim ve tarih bilgisi. (S. Selçuk.).

58. Buna karşılık Osmanlı'da durum özetle şöyledir: 1438'de bulunan matbaayı, Osmanlı Yahudileri 1488, Ermenileri 1567, Rumları 1627'de almışlar ve kitaplarını basmaya başlamışlardır. Türkler, Müslümanlar içinse matbaa, 1515'te Şeyhülislam'ın fetvası üzerine Sultan Yavuz Selim'in ölüm cezası tehdidini içeren buyrultusuyla yasaklanmıştır. Osmanlı Türkleri, Müslümanları, matbaaya, ancak ilk bulunuşundan tam 289, Rumlardan 100 yıl sonra, yani 1727'de resmi izinle kavuşabilmişlerdir. Akşemseddin ve onun çömezi Sultan Fatih, matematik, gökbilim gibi akla dayalı dallara önem verirken, Amerika'nın keşfedildiği tarihte doğan Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin (1492-1573) Amerika diye bir anakaradan haberi yoktur. Ebussuud Efendi, dünyanın fethedildiği, fethedilecek yer kalmadığı, artık sadece dinî bilimlerle uğraşmak gerektiği, fen bilimlerine, matematiğe, geometriye gerek kalmadığı yolunda fetva verir. Bunun üzerine bu bilimlere son verilir, rasathane yıkılır. IV. Murat döneminde Ayasofya İmamı Kadızadeli Mehmet Efendi, akla dayalı bilimlere önem verenlerin, dahası Mevlânâ'nın, Yunus'un kâfir olduklarını duyurur. Artık fen bilimleri yasaktır. Bu arada Ruslar, Osmanlı donanmasını yakar. Padişah III. Mustafa, çareler aramaktadır. 1776'da Mühendishane-i Bahr-i Hümayunu (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) kuran François Baron de Tott'un (Báró Tóth Ferenc) (1733-1793) tavsiyesiyle Padişah, o dönemdeki adıyla “riyaziye mektebi” kurulmasını buyurur. Baron okulun başına geçecektir. Kimi müderrisler matematiği çok iyi bildikleri gerekçesiyle buna karşı çıkarlar. Bir araya gelen Osmanlı mühendis müderrislerine Baron üçgenin açılar toplamını sorar. Müderrisler, yani bahriye subayları tartışmak için izin isterler ve sonunda şu yanıtı verirler: “Üçgenine göre değişir.” Oturumda Padişah yoktur ama iki hükümet yetkilisi vardır (Baron de Tott, Mémoires sur les Turcs ve les Tartares, Paris, 1784, s. 212-215). Olay; Aydınlanma yüzyılında, Euclides'ten iki bin yıl sonra, 1789 devriminin hemen öncesinde yaşanmıştır. 1730'larda Fransız Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) aslında matematik derslerini vermiştir. Buna karşın durum budur. Osmanlı'da yıllarca matematiğin dört işlemini (a'mâl-i erbaa) bilmek toplumda belli bir konuma yükselmek olarak algılanmıştır. Abdülmecit, Fossati'ye kurdurduğu üniversiteyi çalıştıramamış, 1870'te kurulan ikinci üniversite, bir kimya deneyi üzerine fetva ile kapatılmıştı. Tanzimat'ta Âli Paşa, yeni açılan idadiler (lise) için dünya tarihi yazacak bir Osmanlı tarihçisi bulamamış; Fransızcadan bir çeviri yaptırmıştır. Ancak Osmanlı öğretimciler (elbette bunlar aslında eğitimci idiler) bu tarihin okutulmasını, içeriğinin “Kitab-ı Enbiya”ya uymadığı gerekçesiyle reddetmişler; bu saçma gerekçe söz konusu tarih kitabı sadece Harbiye'de okutulmuştur. Yenilikçilerin ve yurdu kurtaranların neden askerler arasından çıktığı yeterince açık değil mi? (S. Selçuk).

59. Lesli Lipson,(Jale Çam Yeşiltaş),  Uygarlığın Ahlak Bunalımları, İstanbul 2000, s. 127, 316.

60. Aysan, Yıl 1393, Başkent; Bursa, Hukuk ve Hayat, sy. 1, 2012, s. 59-61.

61. Bell, Uygarlık, çevirenler: V. Günyol/M. Urgan/M. C. Anday/H. Yavuz/H. Çakır), İstanbul, 1966, Eşsiz Örnekler, (Mînâ Urgan), s. 37.

62. İleten: Dosay, İslam Dünyasında Bir Bilim Rönesansı İhtiyacı ve Koşulları, AÜDTCFD, 1991, 78, 79.c. 35, sy. 1, s. Aynı görüşleri  yansıtan bir yazı: “Kör Gözlüm...Tanrı'nın insana gönderdiği en kutsal şey kitaplar değildir... Akıldır... Uygar dünyayı yöneten demokrasi kutsal kitaplarda yoktu... Sınıfların eşitliği, bedenin dokunulmazlığı, kadın hakları, insan hakları, laiklik, evrensel hukuk... Ne kullandığımız takvimler, ne de organ nakilleri, ne radyo dalgaları, ne antibiyotikler, ne bilgisayarlar... Hiçbirisi kitaplarla gelmedi... Akılla geldi... Tanrı'nın insana verdiği en mübarek şey: Akıl... Onu sana veren işlesin diye verdi ya... Şu haline bak... Dünyanın en bereketli topraklarının üzerinde yarı tok, yarı açsın... Ve dünyanın en katmer katmer kültürü üzerinde üretimden, teknolojiden, sanattan, bilgi zenginliklerinden yoksun... Üzerindeki ceketin modelinden... Ayağındaki pabucun astarından... Gözündeki gözlüğün çerçevesinden... Bindiğin arabadan... Bereket beklediğin traktöründen ununu veren değirmenine kadar... Bir teki olsun senin değil... Aklını kullananların eseri... Şeker şurubundan bal, patatesten tereyağı, benzinden votka yaptın da dünya kimyacıları şaşırdılar... Ama bir ağrı kesici yapamadın... Canın mı sıkıldı bu işlere, al bir Alman hapı... Ve daya sırtını Rus doğalgazlı peteğe, geçer... En çok beslenme eksikliğinden çocuğun öldüğü... En çok işçinin çalışırken yaşamını yitirdiği... En çok annenin doğumda can verdiği... En çok kadının bıçaklandığı... En çok gencin intihar ettiği ülkenin bireyisin... Neden?.. Dört yanın ateş... Kurşunlar vızır vızır... Kan gölü içindesin... Çocuklarını alıyorlar elinden... Aklın ermiyor... Ne diyeyim... Aç gözünü artık... Yol ver Allah'ın verdiği akla... Takılma şu yobazların peşine, bin senedir geldiğin yeri artık gör... Niye evde öyle söylenip durduğunu biliyor musun? Çünkü aklın dahi senden şikâyetçi...  Kör gözlüm...” (Bekir Coşkun, Cumhuriyet, 22 Kasım 2012). Şunu da önemle vurgulayalım ki, “Ortaçağ”, Avrupa uygarlığına göre “Ortaçağ”dır; Doğu uygarlığına göre değil. Ortaçağ'da İslam uygarlığının Batı'nın çok ötesinde olduğu bir gerçektir. Ancak bu sürdürülememiştir. Çağcıllaşma yolunda yürüyen bir toplumda nesnel, akılcı ve eleştirel yaklaşımlara ters düşen birtakım dogmalara, saplantılara, alışkanlıklara yer yoktur. Olamaz da. Orada bilim sürekli dışlanmaz. İnançlar, gelenekler, davranış kalıpları bilimsel verilere göre gözden geçirilir. Bu yapılmadığı takdirde o toplumda kültür çatlaklıkları, dolayısıyla şizofreni yaşanması doğaldır. Akılcı kültür ürünü olan bilim, Max Weber'in dediği gibi, gelişmiş, uygar insanın, bir yandan evreni kendinden ayrı ve bağımsız bir “nesne” olarak, öbür yandan da bu “nesne” ile kendisini arasına akıl dışında bir aracı koymayarak düşünmeye başlamasının sonucu ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle bilme/bilim, “insandan bağımsız bir evren” tasarımı, bu tasarımın ürünü olan “nesne”yi gözlemleme, bu gözlemlemenin akılsal işlemler süzgecinden/tornasından geçirilmesi etkinliklerinin toplamıdır. Buna karşılık ilkel insan, kendisini hem kendisi, hem de başkası sanan, “özdeşlik” ile “çelişki” düşüncesini birbirine karıştıran insandır. İlkel insan, tarihin her döneminde var olagelmiştir. O nedenle bilime, insanın evreni kendisinden ayrı bir “nesne” olarak düşünmediği “söylencesel (mitolojik) kültür”de ya da “nesne”yi “nesne” ile “kendisi” arasına koyduğu kutsal güçte (totem, Tanrı vb.) aracılığıyla düşündüğü “dinsel kültür”de rastlanmamaktadır. Bu nedenlerle söylencesel düşünmede doğa, insandan bağımsız ve onun dışında bir şey olarak tasarlanmadığı, “nesnel” bir şey olarak görülmediği, tersine nesnelerin insan üzerinde bıraktığı korku, öfke, coşku, yücelik, çekicilik gibi “duygusal (émotionel) izlenimlere göre düşünüldüğü, dolayısıyla doğanın insana kendisini bu izlenimlerle sunduğu biçiminde benimsenir. Özetle söylencesel düşünen insan doğası, bilimsel düşünen insan doğası değildir. Söylencesel düşünen insan için nesneler, iyi ya da kötü huylu, yüce, aşağılık vb. olarak nitelendirilir. Doğa da, ilkel düşüncede insanın suçlu ya da suçsuz, haklı ya da haksız davranışlarını sevgiyle ödüllendiren ya da tiksintiyle cezalandırır. Denemeye (ordali) dayalı adalet anlayışı bu anlayışın sonucu ortaya çıkmıştır. Benzer durum dinsel anlayışta da görülmektedir. Deprem, sel, kasırga gibi doğal yıkımların nedeni Tanrı ya da tanrıların öfkeyle cezalandırmalarından kaynaklanmaktadır. İyi ürün alınması da tanrıların iyi davranışları ödüllendirdikleri anlamına gelmektedir. Ülkemizde de bu ilkel anlayışlar, kimi çevrelerce sergilenmiştir. Sözgelimi, 1999 Marmara depreminde Gölcük'teki askerî garnizon binasının yıkılması ve çok sayıda insanın ölmesi, kimi çevrelerce bir gün önce içki içilmesi ve dans edilmesi olayına Tanrı'ın öfkelenmesi ve insanları cezalandırması olarak değerlendirilebilmiştir (Yıldırım, Bilimsel, s. 15, 17; Özlem, Bilim Felsefesi, İstanbul, s. 157, 158, 164, 165; Cassirer [Necla Arat], İnsan Üstüne Bir Deneme, İstanbul, 1997, s. 79). Yine ülkemizde 2012 yılının sonlarında ve 2013 yılının başlarında yaşanan kimi örnekler, “acaba tarih öncesinde mi yaşıyoruz?” sorusuyla birlikte bu kültür yarılmalarını ve toplumsal şizofreniyi gündeme getirmektedir. Çanakkale zaferinin yeşil cübbeli ermişler sayesinde kazanıldığı hurafesiyle halkı kandırmaya çalışanlar çıktılar; televizyonlarda ahkâm kestiler. Amaç belli: Atatürk ve arkadaşlarını tarihten silmek. Tıpkı vaktiyle Fatih'in Hocası Akşemseddin'in davranışı gibi. Padişah'ın kendisine verdiği değeri kötüye kullanarak, gökten ak cübbeli meleklerin/ermişlerin İstanbul'un fethinde emekleri olduğunu söyleyince Fatih: “Bu kent benim kılıcımla fethedilmiştir. Senden herhangi bir yardım olmamıştır” diyerek çok saydığı Hocasını terslemek zorunda kalmıştır. 450 yıl sonra aynı saçmalıkları yaşamak, belgesel tarih biliminin yerini masallara dayanan “menkıbevi tarih”in alması girişimleri utanç verici ve de çok üzücü. Bir müftü, 2012'de “Noel Baba, bacadan giriyor. Dürüst olsaydı kapıdan girerdi. Kur'an böyle buyuruyor”; bir toplumbilimcimiz, “Otistik çocuklar, tanrıtanımaz olurlar. Beyinlerinde inanç alanları gelişmez. Tanrı'ya inanmazlar. Onların ücretsiz iyileştirilmeleri için Tanrı'ya inanmayı ve tapınmayı otistik çocuklara öğreteceğiz.” diyebiliyor. Dahası var: Kimi tanrıbilim (ilahiyatçı, teolog) profesörleri, “İslam'da kadın sesinden müzik dinlemenin caiz olmadığını duyurmak isterim.” diyebiliyor (Selçuk Ü. İlahiyat Fakültesi İslam hukuku öğretim üyesi Orhan Çeker, ileten: Öztürk, İslamiyet'teki İnsan Anlayışı Bu mu?, Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi, sy. 1381, 6.9.2013, s. 2), Ancak haksızlık etmeyelim. Tanrıbilimcimiz yalnız değil. Bilgisayara girerseniz aynı doğrultudaki görüşlerden kimilerine incelemelerinde yer verenleri kolaylıkla görebilirsiniz. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. H. Döndüren, “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa, caiz değildir”. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.” Ama bu görüşleri eleştirmekten özenle kaçınıyorlar. İslamcı yazarlardan M. A. Demirbaş, “Müzik ne kelime, ilâhi bile haramdır.” diyebiliyor. Türkiye'nin en büyük kentinin, İstanbul'un müftü yardımcısı ve vaiz Timurtaş, daha katı bir yorum getiriyor: “Okullara müzik dersi koyanlar inşallah Cenab-ı Hakk'ın gazabına uğrayacaklar.”

 

Türk hukuk uygulaması, çağcıl uygar toplumların hukukunun yalnızca ürünü olan yasaları kendisine uydurmuştur.

Unutmayalım ki, bütün kuramlar, “…bütün kavramlar, insana dokunarak anlam kazanır. Kişi hüküm giydiği zaman cezaevine giren, (kuram), kavram değil, insan”86dır. “Kuram, soyut olduğu için yetkinliğe ulaşabilir. Uygulama ise kusurlu olarak kalmak durumundadır87” demek kolaycılıktır. Uygulama, öğretiden, kuramdan vazgeçtiği an hukuk ilkin solan, daha sonra da kuruyan bir güle dönüşür.

Sözlerimizi bitirmeden önce bir kez daha anımsamalıyız ki, hukuk devrimini, çağcıl uygarlığı kendisine değil, çağcıl uygarlığın gereklerine kesinkes kendisi ayak uydurma amacıyla gerçekleştiren Türkiye'de, bu amaca ulaşmak şöyle dursun, tam tersi yaşanmıştır. Türk hukuk uygulaması, olmazı gerçekleştirmeye durmuş, çağcıl uygar toplumların hukukunun yalnızca ürünü olan yasaları kendisine uydurmuştur. Ortaya çıkan sonuç, tam bir düş kırıklığıdır.

Buna karşılık Japonya'da, cumhuriyetin öngördüğü amaç gerçekleşmiştir.  

Bunun nedeni yine bilime yaslanmadan hukuk devriminin yasayı almakla başarılacağına inanılmasıdır. Bu sanıya esasen değinmiştir.

O zaman nasıl bu açmazı aşacağımızı yine bilime dayanarak belirlemeliyiz.

Hukuk, toplum/kültür/tarih bilimi alanında yer alan bir daldır. Bu alanda kalan bilimlerde değersel/ideolojik/normatif tutumlar ve kuramlar kaçınılmaz olmaktadır. Her bilim insanı kendi kültürel çevresinin ürünüdür. Bu çevreden kopmamaktadır. Ulusal kültür donanımına göre bir Türk tarih bilimcisi, sözgelimi Hindistan tarihini kendi kültür donanımıyla irdeleyeceği ve bu kültüre yabancı olduğu için, anlama ve değerlendirme açılarından sınırlı olacaktır. Bu olguyu Borges'in bir belirlemesiyle örneklendirmede yarar vardır. Borges'e göre, İbni Rüşt, Aristoteles'in Poetika adlı yapıtını Arapçaya çevirirken “tragedya”, “komedya”, “aktör” gibi terimlerin anlamlarını kavrayamamıştır. Zira İslam Arap kültüründe bu terimleri karşılayan sözcükler yoktur. Bu yüzden alanlarda (agora) yüksek sesle oyun sergileyen oyuncuların işlevini, yüksek sesle ezan okuyan müezzinlerin işine benzetmiştir. Bu nedenle toplum/kültür/tarih bilimlerinde bilim insanları, toplum, kültür, tarih, dolayısıyla hukuk olgularına şimdiden bakarak bu olguları anlamaya çabalarlar. İşte bu nedenle anlama ile ilgili bir sorun kaçınılmaz olarak insanın karşısına çıkar ve aslında bu bir sorunsaldır: “Yorumlamacı kısır döngü” (cercle vicieux herméneutique) sorunsalı88.    

Bilimin belirlemeleri ve daha önceki satırlarda yansıtılan Türk toplumunun katmanlarının canlıcılık dâhil, dinsel ve bilimsel çok çeşitli çağları bugün de yaşamakta olduğu ve bir toplum Batı uygarlığı hukukunun kendisini değil, sadece ürünü olan yasaları uygulamaya zorlanırsa, bugün yaşanan sonuçları doğal ve kaçınılmaz saymak gerekir.

Şu uyarıyı kuşaklar hiçbir zaman unutmamalıdırlar: “Dünyanın en tehlikeli olduğu an.” diyordu Johann Wolfgang von Goethe,  “Bilgisizliğin örgütlü biçimde eyleme geçmesidir.”

Öyleyse hukuk insanının; bilimin, dolayısıyla çağcıl hukukun Aydınlanma'dan bu yana Batı'da gelişen akılcı kültürün ürünü ve insanın bir yandan evreni kendisinden bağımsız bir nesne olarak, öbür yandan da bu nesne ile kendisi arasında kendi aklından başka aracı koymayarak düşünmesinin bir ürünü olduğu bilinciyle hukuku öğrenip bilmesi, bildiğini de iyi bilmesi gerek.

Gerisi, boş söz.

Ancak eğer insan toplum içinde yaşayan bir varlık, hukuk da karmaşık bir fenomenler ağı olan toplumun ürünü ve hukuk dâhil her şey insan içinse, sığ ve yüzeysel yaklaşımlarla hukuk sorununu ve uygulamasını çözemeyiz. Hukuk sorununu ve açmazlarını tadına vararak doyurucu biçimde çözmenin biricik yolu, ona çok disiplinli, yani felsefî, toplumbilimsel, insanbilimsel (antropolojik), suçbilimsel (kriminolojik) vb. disiplinlerle birlikte kapsayıcı olarak yaklaşmaktan geçer. Hukuk, düzgüsel (normatif) bir yapı olarak kapalıdır. Ama varlıkbilimsel bir yapı olarak açıktır. Bizler sadece bu açık uçtan girerek onun dehasına ve tadına varabiliriz. Hukukun estetiği, güzelliği de tam da bu noktadadır. Çünkü hukuk, karanlıktan, karanlık ilişkilerden, eğrilerden, sapmalardan hoşlanmaz; karanlığı, karanlık ilişkileri aydınlatır; eğrileri, sapmaları düzeltir ve yaptırıma bağlar; doğruyu, adaleti egemen kılarak toplumu onarır, insanı geliştirir. Özün özü şudur: Doğru hukuk düzgüleri; her zaman çizgileri, kesin, nesnel ve kalın çizer; ödünsüzdür.

Bütün insanlık için sürgit temel sorun şudur: “İnsanlığa insanlığı öğretmek.”89

Bu da ancak bilim ve felsefenin el ele vermesiyle gerçekleşebilir. Daha önce de belirtildiği üzere bilim ile felsefe arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır. Ayrılık, sadece yöntemde (metot) olabilir. Elbette son merci bilimdir. Ancak bilim, doğrulara ulaşabilmek için felsefenin kuramlarıyla temellendirilmek zorundadır90.  

Unutulmamalıdır ki, bireysel zihnin özerk olabilmesi, insanın kendi bilgisinin boyutuna bağımlıdır. Bu ise günlük sıradan bilgi kadar felsefî ve bilimsel bilginin düzeyine bağlıdır91.

Buna karşılık bizim karşımıza bu ve buna ek olarak da iki sorun çıkmaktadır.

Neden felsefe?

Nâzım Hikmet “Saman Sarısı”nda “Nova Huta'nın /orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte /ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara /ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur” der ya, işte öyle. Hukukun ruhunu kavramanın uygulamadan daha zor olduğunu düşünerek.

“Neden felsefe?” sorusuna az çok Nâzım Hikmet ile birlikte yeterince yanıt verilmişse de biraz daha ötelere gitmekte yarar vardır.

İlkin, hukuku da içeren kültür bilimlerinde düşünürler ve bilim insanları, olgulardan çok kendi kanılarını sergiledikleri için, kuram çokluğu yaşanır.  Bu konuda Cassirer, felsefenin birleştirici işlevini dile getirmektedir. Ona göre felsefe, akıl yoluyla çürütülemeyen siyasal (dolayısıyla hukuksal) söylenceleri yıkamaz. Ama söylencelere karşı çıkmayı öğretebilir.  Sözgelimi, “Babil söylencesinde Tanrı Marduk, kargaşanın (kaos) ejderhalarını zincire vurur ama onları öldürmez. Bilim, ahlak ve sanat (elbette hukuk da) güçlü oldukları sürece bu ejderhalar, tutsak kalır. Ama bilim, ahlak ve sanat (elbette hukuk da) zayıf düştükleri zaman meydan bu ejderhalara kalır ve yeniden kargaşaya dönülür. İşte felsefe etkinliğine de asıl bu yüzden gereksinme vardır. Felsefe, söylencelere karşı bilimi savunurken kendine özgü olumlu bir güç olarak bilimin parçalı açıklamalarıyla yetinmeyecek, bütünleştirici bir etkinlik olacaktır. Felsefe, bu niteliğiyle insanın kültür içinde kendini özgürleştirmesine yardımcı bir uğraştır ve uyarıcı bir etkinliktir. Özgürlük ‘verilmiş' bir şey değildir, yapılan, kurulan bir şeydir. Ona sahip olmak için onu sürekli gözetmek zorundayız; ondan sorumluyuz.”92 Bu bir.      

İkinci olarak bu bağlamda hukuk, ileride değinileceği üzere, bilimler ayrımı içinde düşüncel, düzgüsel (normatif), düzgübilimsel (normolojik) bir bilim dalıdır. Öyleyse sağlıklı bilimsel ve uygulamaya yönelik etkinlikler için felsefe zorunludur93. Bu iki.

Ve hukukta ne ölçekte felsefe?

“Hukukta ne ölçekte felsefe?” sorusunun yanıtı da şu: Russell'a göre felsefeleri ele almanın daha az kesin, felsefe ile uğraşmayanlara yardımcı ve egemen isteğe uygun olan bir başka yolu daha vardır: Duygu, kuram ve uygulama felsefeleri. Duygu felsefesi, iyimser ya da kötümser kurtuluş reçeteleri sunar. Dinsel felsefeler böyledir. Kuram felsefeleri, büyük sistemler öngörür. Uygulama felsefeleri, eylemi en büyük iyi; mutluluğu bir sonuç ve bilgiyi başarılı etkinliğin aracı sayar. Özellikle pragmacılar ve Bergson bunların arasına girer94. Kanımızca hukuk, son iki kesimin kavşağında yer almaktadır.  Gerçekten hukuk, felsefe alanlarının kimileyin bütünüyle kesişmekte, kimileyin de bir kesimiyle iç içe olmaktadır. O zaman hukuk için gerektiği oranda felsefeyi özümlemek, özetlemek gerekir95.  

Bu ölçeği belirlemekte Althusser'in “Marx İçin” adlı yapıtındaki yaklaşımı doğrultusunda geliştirilecek bir anlayış, sanırız, bu konuda bize ışık tutacak niteliktedir. Eğer hukuk, salt metafizik okunursa kuramcılığın (théoricisme) burgacında bocalamak kaçınılmazdır. Eğer hukuk, salt deneyci (ampirist) okunursa işlenmemiş kanılardan oluşan bilgilerin karmaşıklığına sürüklenilmesi kaçınılmaz olur. Nasıl altına ulaşmak için killeri, çakılları temizlemek gerekiyorsa, sağlıklı hukuka ulaşmak için de bilimsel olmayan gereksiz çapaklardan onu arındırmak gerekir. Hukukun kavşak noktası, metafizik okuma ile deneyci okumanın kesiştiği yerdir. Scheler'in “metafizik”96 tanımından esinlenerek şöyle demek olanaklıdır. Hukuk, güçsüz, korunmaya gereksinen insanlar için oluşturulmuş bir sigorta kurumu değil, kendini insan olarak duyumsayan ve bu sorumluluk bilince ulaşmış her insana ve insanın yarattığı her değere saygıyı sağlayan bir kurumdur.  

Hukukun sağlıklı ruhu, özü gerçekten bu kavşaktadır. Bu kavşakta buluşmak için her hukukçunun yeterince felsefe bilmesi zorunludur.

Dipnotlar

İslâm hukuku uzmanı Prof. H. Karaman, önceki yorumları destekleyen görüşlere yazılarında yer veriyor ama eleştirmek aklına gelmiyor: “Hanefî mezhebine göre müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dâhildir ve haramdır.”  Bu türden çağ gerisi yorumlar öyle çok ki: “Açık saçık giyen kadınlar, erkekleri kışkırtmaktadırlar. Kendilerine cinsel saldırıyı göze almalıdırlar” ya da “Köpek giren eve melek girmez. Azrail, canları dışarıdan almak zorunda kalır.” diyebilmişler; İslam dinini çağcıl yorumlarla uygar dünya ile bütünleştirecek yerde onu uygar dünyadan uzaklaştırmaya yönelmişlerdir. Siirt ilimizde kirlenme nedeniyle eşyalarının yanması olayını yaşayan bir aileye Alpaslan Üniversitesi'ndeki bir ilahiyatçı bilim adamımız, bunun cinlerin işi olduğunu, cinleri kovmak için Kur'an'daki belli ayetleri okumak gerektiğini; böyle yapıldığı takdirde evrenin neresine giderse duaların cinlere ulaşacağını ve onları yok edeceğini söyleyebilmiştir. Olay bu boyutta da kalmamıştır. Siirt valisi, cinleri kovmak için ailenin İstanbul'da bulunan ünlü bir din hocasına gönderileceğini, giderlerinin de İl Valiliği bütçesinden karşılanacağını söyleyebilmiştir. Bunları dehşet içinde dinleyenler, sanırız, Ortaçağ'ın da gerisinde olup olmadığımızı haklı olarak sormuşlardır. Bir fizikçimiz çıkmış, bilimsel açıklamalarıyla herkesi rahatlatmışsa da yine de insana acı veren bu görüntüler, özellikle de sonuncusu düşünüldüğünde, toplumun seçkinleri arasında yer alsalar bile, ülkemizde kimilerinin bırakınız Ortaçağ'ı, henüz “canlıcılık” (Latince, anima; Almanca, Animismus; Fransızca, animisme; İngilizce, animism; İtalyanca ve İspanyolca, animismo; Osmanlıca, ervahiye, mezheb-i ruhaniyet, mezheb-i ervah, ruhçuluk) döneminde yaşadıklarına inanmaktan başka çare kalmamaktadır. Bilindiği üzere “canlıcılık”, evrende olup bitenlerin ruhlar alanında gizli güçlerce yönetildiğine, ruh varlığının bedenle karşılaştırılamayacak oranda güçlü, akıcı ve yumuşak olduğuna; sadece düşüncel değil, taş, toprak, beden gibi maddî yaşantının da bu ilkeye dayandığına inanan tarih öncesi dönemlere ait ilkel bir anlayıştır. Bu anlayışta olan bir insan, uyku ile uyanıklık durumlarını birbirine karıştırmakta, sözgelimi uykusunda, yani düşünde elma yemişse uyandığında o elmayı yediğine, gezdiği yerleri gezdiğine,  ruhun ağız ve burun deliklerinden kolaylıkla girip çıktığına, bedensel müdahalelerin ruhu da etkilediğine inanmaktadır. Sözgelimi, Avustralya ilkel yerlileri, öldürdükleri düşmanlarının ruhlarının ok atmalarını önlemek için sağ ellerini kesmişlerdir. Bu inanıştaki insanlara göre, ateşli hastalıklar, felaketler, bağımsız biçimde dolaşan bu ruhlardan kaynaklanmaktadır. Bunlardan kurtulmanın yolu, çoğu kez duadır, kurban kesmedir. 2013 yılında TÜBİTAK, özetle “Ülkemizde olduğu denli bütün dünyada da “Evrim Kuramı”nın tartışıldığı, bu nedenle kuramın bilimsel içerikten çok öğretime ilişkin ve/ya siyasal, kültürel, toplumsal boyutlarının dikkati çektiği, yenilik boyutunun yetersiz olduğu gerekçesiyle öğretimden dışlanmasını salık vermiştir. Oysa bir kuramın bu gerekçelerle dışlanması bilim dışıdır, dahası ideolojiktir. Zira bir kuramın doğru ya da yanlış olabilmesinin tek ölçütü, doğayı gözlemlemeler, deneyler yapma olgularına dayanmakla belirlenir. Evrim Kuramı'nın yanlışlanabilir, çürütülebilir olması, onun bilimselliğinin kanıtıdır. İnanç alanında yanlışlanabilirlik, çürütülebilirlik yoktur. TÜBİTAK'ın gerekçesi ise bu yüzden tam anlamıyla bilim dışıdır. Bu nedenle 16 Temmuz 2013 tarihinde bir kesim bilim insanımızın karşı bilidiri yayımlaması bizim için tek mutluluk kaynağı olmuştur.   (Yıldırım, Bilimsel, s. 125; Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, İstanbul, 1989, s. 40, 41; Güçlü/…, s. 278; Cevizci, Sözlük, s. 326; Lalande, Vocabulaire technique et critique de la philosophie, PUF, Paris, 1980, s. 60). Kotarılan hukuk, elbette bu türden kişilere de anlatılacak, öğretilecek ve uygulanacaktır (S. Selçuk).

63. Martí-Ibáñez, (Hamide Koyukan), Felsefe Öyküleri, Ankara, 1998, s. 48.

64. Garaudy, (Cemal Aydın), İslam ve İnsanlığın Geleceği, İstanbul, 2000, s. 92.

65. Garaudy, (Cemal Aydın), İnsanlığın Medeniyet Destanı, İstanbul, 1996, s. 59.

66. Ayrıntılı olarak benzer görüş için bk. Yıldırım, Bilimsel Düşünme…, s. 481-485.

67. Deleuze/Guattari, (Turhan Ilgaz), Felsefe Nedir? İstanbul, İstanbul, 2000, s. 193, 194.

68. Garaudy, (Mehmet H. Doğan), Picasso, Saint-John Perse, Kafka, İstanbul, 1991, s. 26.

69. Bell, Uygarlık, çevirenler: V. Günyol/M. Urgan/M. C. Anday/H. Yavuz/H. Çakır), İstanbul, 1966, Değer Duygusu, (Hilmi Yavuz). s. 53-55. “Lysistrata”, Aristophanes'in (MÖ 456-386) savaşa karşı yazdığı üç oyundan biridir. Atina Kent Devleti, o dönemde Isparta Kent Devleti'yle sürekli savaşlardan sonra barışmıştır. Ancak Alkibiades'in siyasette yükselip başa geçmesinden sonra Atina, bölge önderliği için yine Isparta ile yine savaşmaya başlar. Alkibiades savaştan, Aristophanes barıştan yanadır. Alkibiades'le birlikte savaş çığırtkanlığı yapan kişiler, Aristofanes'in “Barış Üçlemesi” diye adlandırılan komedya yapıtlarında alaya alınırlar. Bu üçleme, yazarın “Lysistrata” (MÖ 411), “Barış” (MÖ 421), “Kömürcüler” (MÖ 425) adlı oyunlarından oluşmaktadır. “Kadınlar savaşı” anlamına da gelen “Lysistrata”, birçok incelemenin konusu olmuş, bütün dünya dillerine çevrilip, Türkiye dâhil, hemen her ülkede oynanmıştır. “Lysistrata”nın Atina'da oynanıp yılın piyesi seçilmesinden tam 2423 yıl sonra, Washington Üniversitesi öğretim üyesi Sarah Culpepper Stroup'un “Kadının Tasviri: Aristophanes'in Lysistrata'sı ve Yunan Eşlerinin Hetaira'laşması” başlıklı incelemesinin yayımlandığı Boğaziçi Üniversitesi'nin bilimsel nitelikteki “Mimesis” dergisinin bir ilimizin il halk ve ilçe kitaplıklarına “açık saçıklık” (müstehcenlik) nedeniyle sokulması valilikçe yasaklanmıştır. (Celal Üster, “Hassas Vatandaşlar” Ülkesi, Cumhuriyet-Kitap, sayı: 1168, 5 Temmuz 2012, s. 6). Ülkemizde sanat yapıtlarına sık sık değerlendirmelerle yaklaşan yalnızca sade yurttaşlar değildir. Ama “Her şeye karşın, Eyüboğlu'nun deyişiyle “Arstophanes'in gülen özgürlüğü” dünyada yaşayan herkese ve elbette bize de umut vermeyi sürdürüyor.”       

70. Bell, Uygarlık, çevirenler: V. Günyol/M. Urgan/M. C. Anday/H. Yavuz/H. Çakır, İstanbul, 1966, s. 23.

71. Anlatmak İçin Yaşamak, çeviren: Pınar Savaş, İstanbul, 2005, s. 15.

72. Bachelard, Seçmeler, çeviren: Afşar Timuçin, İstanbul, 1988, s. 16, 36.

73. Paz, Yazınımız Modern mi? Çeviren: Turhan Ilgaz, (Taşkıran Çiçek/La fleur saxifrage),  Modernizmin Serüveni, hazırlayan: Enis Batur, İstanbul, 2000, s. 59, 60.

74. Garaudy, (Cemal Aydın), İslam ve İnsanlığın Geleceği, İstanbul, 2000, s. 140.

75. Garaudy,  (Mehmet H. Doğan), Picasso, Sanit-John Perse, Kafka, , İstanbul, 1991, s. 78, 82.

76. İleten: T. M. Knox, Yayıncının Önsözü, s. 16, Collingwood, (Kurtuluş Dinçer), Tarih Tasarımı, İstanbul, 1990.

77. Collingwood, (Kurtuluş Dinçer), Doğa Tasarımı, Ankara, 1999, s. 202.

78. Garaudy, (Ahmet Zeki Ünal), 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 7.

79. Calvino, Klasikler Neden Okunmalı? Çeviren: Berran Ersan, Modernizmin Serüveni, hazırlayan: Enis Batur, İstanbul, 2000, s. 15, 17, 19.

80. Yıldırım, Bilimsel, s. 443, 466.

81. Yüksek mahkeme (cour suprême, supreme court, suprema corte, corte suprema de justicia) kalıbında oluşturulmayan dünyanın ilk özgün yargıtayı (cour de cassation, Kassationsgericht, court of cassation, corte di cassazione,, tribunal de casación), 1790'da kurulan Fransız Yargıtayı'dır. Bu örnek bütün Kara Avrupa'sı hukuku dizgelerine geçmiştir. 1868'de de Türkiye aynı örneği, “Divan-ı Ahkâmı Adliye” adıyla hukuk dizgesine almıştır. Almıştır almasına ama Türkiye, esinlendiği özgün örnekle bağdaşmayacak bir anlayışla temyiz kavramını ve Yargıtay kurumunu biçim ve öz açılarından yozlaştırmıştır. Kara Avrupa'sı ülkelerinde, iş sayısı bırakınız milyonları aşmayı on binlere ulaştığı zaman kıyametler kopmakta, bizde ise gelen ve çıkarılan iş sayısının artması adeta bir övünme kaynağı olmaktadır. Hiç kimse bu denli iş sayısı içine gömülen bir yargı organının hukukta tekdüze/birörnek yorumlar yaratamayacağını düşünmemektedir. Şu nokta, hiç unutmamalıdır: Yargıtayın yorumladığı hukuk alanı, öbür yüksek yargı organlarına oranla çok geniştir ve bu alanlarda Yargıtay, kimileyin görece, kimileyin de kesin olarak son sözü söylemektedir. Bunun anlamı açıktır: Yargıtay, bu alanlarda yorum yapma ve hukukta tekdüze/birörnek yorumu sağlama işlevini üstlenmiştir. Bu yetki, hiçbir ülkede bulunmayan ve erkler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmayan “içtihatları birleştirme kararı” kurumuyla “son doğru yorum” (sahih/gerek yorum, interprétation authentique, interpretazione autentica) düzeyine ve tekelciliğine çıkarılmıştır. Böyle bir kurumda eğer iş sayısı milyonları aşmışsa, ateş bacayı, kanser bütün vücudu sarmış demektir. Yangını, hastalığı göremeyenler, dizlerini dövecek yerde, yüz binlerce iş çıkarmayı bir beceri sayabilmekte, övünme konusu yapabilmektedirler. İnsanı kahreden ve anlaşılması güç bir traji-komik durumdur, bu.  Buna karşılık “yargıtay kurumu”nun beşiği olan Fransa'da 1980'li yıllarda Yargıtaya gelen iş sayısı 25.000'i aşınca kıyamet kopmuş; çözüm yolları büyük tartışmalara yol açmıştır. Daire, bölüm ve üye sayısının artırılması yönündeki görüşlere şiddetle karşı çıkılmış; daire sayısı altıda, başkan ve üye sayısı 96'da kalmıştır. 6 Ocak 1989 ve 7 Ocak 1991 açık konuşmalarında Fransız Yargıtay Başkanı Pierre Drai, iş sayısının artmasının ürkütücü olduğunu, çok azınlıkta olsalar bile kimi çevrelerce önerilen daire, bölüm ve üye sayısının artırılmasının asla sağlıklı bir çözüm olamayacağını; Yargıtayı “görüş (içtihat) mahkemesi” olmaktan çıkaracağını; bu türden salt biçimsel, mekanik ve matematik çözüm anlayışının Yargıtay içinde küçük yargıtaylar yaratarak, Yargıtayın tekliği ilkesini bozacağını vurgulamıştır. Başkan Drai'ye göre, Yargıtayın gücü ve saygınlığı, hukuk uygulamasında, hukukta sağladığı tekdüze/birörnek yorum kararlarıyla ölçülür. Başkana göre haklı olarak daire, bölüm ve üye sayısının artması kesinkes bu tekdüzeliği/birörnekliği sarsacaktır; dahası yok edecektir. Oysa Türkiye'de özdeş işlere bakan dairelerin iş yükünü azaltmak ve işbölümünü çoğaltmak için yeni daireler hiç tartışılmadan bir çırpıda kurulabilmektedir. 1980'lerde daire sayısı yirmilerde, başkan ve üye sayısı 201 iken, 2011'de daire sayısı 32'den 38'e, başkan ve üye sayısı 250'den 387'ye; 2014 yılında daire sayısı 38'den 46'ya, başkan ve üye sayısı ise 387'den 516'ya çıkmıştır. Özetle, Türkiye'de temyiz yolu incelemesini birinci başkan, iki birinci başkan vekili, kırk altı daire başkanıyla birlikte 516 yargıçtan oluşan Yargıtay adında bir kurum yerine getirmektedir. Bu gidişle yakın bir gelecekte daire sayının yüzü, yargıç sayısının bini bulması şaşırtıcı olmamalıdır. Kısaca yargıtayın tekliği ilkesi kökten yerle bir edilmiştir. Üstüne üstelik tek kurulla çalışan hiçbir daire yoktur. En az iki kurul ile çalışan daire sayısı ise çok azdır. Dört kurul olarak çalışan daireler de bulunmaktadır. Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde ülkemizde gerçekte yüz elliye yaklaşan daireli bir Yargıtay bulunduğu kolaylıkla söylenebilir. Bildiğimiz kadarıyla ne Avrupa'da ne de yeryüzünde bu denli daire ve başkan ile üye sayısının bulunduğu bir Yargıtay yoktur. Batı'dan alınan, binlerce beynin hücrelerinden süzülüp gelen ve yüzyıllarca süren deneyimlerin ürünü olan kavramların, ilkelerin ve kurumların alabildiğine içeriklerinin yozlaştırıldığı biricik ülke sanıyoruz ki, Türkiye'dir. Bu gerçek, hukuk bilincine sahip kişiler için katlanılması olanaksız bir dramdır, azaptır. Çözüm yaklaşımları ise temelden çürüktür. Gerçekten bu konularda duyarlı davranmak ve Batı'daki örneklerden ders almak şöyle dursun, gelişmiş ülkelerde de bunlara rastlandığı ve üstelik oralarda üst (istinaf) mahkemelerinin bulunmasına karşın bu yola gidildiği yolundaki gerçek dışı, yüzeysel ve sığ nedenlerle, bu yanlış yöntem adeta özendirilmiştir. Bu hoş görülemez. Çünkü ilkin, bu tutum, temel ilkenin üzerine titremek değil, tersine yargıtay kavramı konusunda gösterilen duyarsızlığı, kayıtsızlığı haklılaştırma girişimidir. İkincisi de, istinaf yolu ile temyiz yolunu birbirine karıştırmaktır. Bir kurum ancak bu denli yozlaştırılabilir. Bu olumsuz başarı (!?) karşısında ne denebilir ki? Çok yazık!

82. Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, çeviren: Cemal Aydın, İstanbul, 2005, s. 69, 70.

83. Zakaria, (Meral Öztoprak Sağır/H. Serkan Akıllı), Özgürlüğün Geleceği, (Yurtta ve Dünyada İliberal Demokrasi), İstanbul, 2007, s. 16, 32, 33, 99.  

84. Keane, (Necmi Erdoğan), Demokrasi ve Sivil Toplum, İstanbul, 1994, s. 74. Buna karşılık 21. yüzyıl Türkiye'sinde dünya çapında bir sanatçımız, İstanbul 19. Sulh Ceza Mahkemesi'nde 11.4.2013 tarihli kararıyla Türk Ceza Yasası'nın 216/3. maddesine göre, “dinî değerleri aşağılamak” suçundan hüküm giyerken (Basın, 12. 4. 2013), bu türden ilkeler, hiç gözetilmemiştir. Sanık sanatçının eylemi suçun soyut yasal tanımında öngörülen temel öğelere uymuş olabilir. Ancak tanımda öngörülen suçun oluşması için davranışın “kamu barışını bozmaya elverişli olması” gerekir. Bu konudaki yargıcın değerlendirmesinin, öznel değil, nesnel ölçütlere dayanması zorunludur. Duruşma ve karar yargıcı, bu elverişlilik koşulunun olayda gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemek ve gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiş ise nedenlerini inandırıcı gerekçe ile açıklamak zorundadır. Bu doğrultuda ilerlerken yargıç, bu konuda bir kuşku bulunduğu takdirde ilkin “kuşkudan sanık yararlanır” (in dubio pro reo) ilkesine de uymak zorundadır. Eğer yargıç, bu konudaki kuşkuyu aşmış ise, bu kez de, davranışın bir “düşünce suçu”na dönüşmemesi kaygısıyla, yukarıda belirtilen ilkeyi de gözetmek durumundadır: “Her şey, yaşam, özgürlük ve suçsuzluktan yana düşünülür” (in favorem vitae, libertatis et innocentiae omnia praesumuntur). Yargıç, kararında bu ilkeye neden başvurmadığını da açıklamalı ve ulaştığı sonuca göre karar vermelidir.  Bütün bu geçitlerden geçmeyen her karar, düşünce suçu kapsamına girer ve düşünceyi cezalandıran bir hukuk ise ahlaka aykırıdır. Çünkü artık yapma ve kozmik bir suç yaratılmıştır. Dava, cumhuriyet savcısının “hislerini” yerine “hisselerini” dediği için özensiz, “aşağılamak kastı”ndan söz ederek kasıt ile amaç kavramlarını birbirine karıştırarak düzenlediği için hukuka aykırı bir iddianame ile açılmıştır. Bu noktada kalınmamıştır. Yargıç da benzer yanılgılara düşmüştür. Yargıç, “elverişlilik” kavramını nesnel ölçütlerle değil, öznel ölçütlerle değerlendirmiş, yine “aşağılama ya da alay etme kastı”ndan söz ederek, maddede olmadığı halde “özel kasıt” öğesini aramış, “kasıt” kavramı ile  “amaç, güdü” kavramlarını birbirine karıştırmıştır. Böyle bir kararın ne denli hukuka uygun olduğu kuşkusuz çok tartışmalıdır ve de çok üzücüdür. Türkiye'nin en büyük ilinde ve adliyesinde çalışan savcılardan ve yargıçlardan örnek kararlar beklemek elbette hakkımızdır. Hrant Dink kararında da duruşma yargıcının Atatürk'ün “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözlerini manevî açıdan değil, maddi ve ideolojik açıdan değerlendirmesi, Türk yargısını AİHM önünde güç durumda bırakması kanımca ülkemiz hukuku ve yargısı açısından çok üzücü olmuştur. Konuyu değerlendiren bir köşe yazarımız (Sedat Ergin, Hürriyet, 24.4.2013), “Adalet Tanrıça”sının gözlerinin kapalı olduğu ileri sürülmüştür.” Hayır. Adalet Tanrıça Thémis'in gözleri, hiçbir dönemde ve hiçbir yerde kapalı olmamıştır. Olamaz da. Eski Yunan'da da böyleydi. Nitekim Atina'daki müzede de Tanrıça'nın gözleri açıktır. Dahası Türkiye, ilkel bir hukuk anlayışı ile Tanrıça'nın bir eline terazi, bir eline kılıç vererek gözlerini kapatmış; eline hukuk, yani yasa vermemiştir. Doğrusu ise Tanrıça'nın bir eline terazi, bir eline kitap vermek ve gözlerini de açmaktır. Zira adaletin gözleri kapalı olamaz. Adaleti, sadece yansızlık ve ceza adaletini ise sadece tenkil/bastırma/kefaret/zindan olarak algılayan bu zorba adalet anlayışı, tek boyutlu bir anlayışın ürünüdür ve çağ gerisidir. Unutmayalım ki, suç (ceza) hukukun/adaletinin başat kişisi, suçun failidir/etkin öznesidir. Öbür hukuk dallarında, işlemler, eylemler yargılanır sadece. Ama suç (ceza) hukukunda/adaletinde yargılanan bir insandır. Hiçbir hukuk dalında olmayan bu özellik, yani ceza yargıcının bir kişiyi yargılaması gerçeği, bu dalı çok boyutlu kılan temel bir başkalık olmanın ötesinde, yargıcın o insanı yakından tanımasını da gerektirmektedir. Tanıyacak ve yaptırımı o kişiye uyarlayacak, yani bireyselleştirecektir. Bu nedenle ceza yargısının gözleri kapalı olamaz (S. Selçuk, Çürütmeler, İstanbul, 1990, s. 248-252; Adalet Tanrıçası'nın gözündeki bant açılmalı…, Milliyet, 27.11.1972).

85. Erem, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, (Şerh), Ankara, 1996.

86. Yücel, (M. T.), Hukuk Fakültesi Eğitim Kültürü Üzerine Bir Deneme, I, Güncel Hukuk, Eylül 2012, sy. 105, s. 30. Uzun süre çoğunluğun gözünde bilme, salt olgulara yönelik, kültürel değerleri dışlayan bir etkinlik; bilim insanı da insana özgü kaygı ve değerlere uzak biri olarak görülmüştür. Sözgelimi, 17. yüzyıl Newton mekaniğini kültür etkinliğinin dışında, olup bitenleri maddî devinimlere indirgeyen bir makine olarak algılamış, Newton'un etkisindeki bilim insanları da olgusal dünyaya bir fotoğraf makinesinin mekanik işleyişi anlayışıyla yaklaşmıştır. Deneyci ve maddeci görüşler de bunu desteklemiştir. Çağımızın gereksinmeleri, bilgiden çok, Russell'ın vurguladığı üzere, bilgeliktir. Bilgelikten yoksun bilim, egemen güçlerin elinde sürekli bir yıkım aracı olmuştur (Yıldırım, Bilimsel, s. 314-316, 371). Bilgeliğin yolu da, bilimin felsefeyle beslenmesinden geçer.

87. Lipson, (Jale Çam Yeşiltaş) Uygarlığın Ahlak Bunalımları, , İstanbul 2000, s. 192.

88. Özlem, Bilim Felsefesi, s. 143.

89. Rodrigo de Zayas, ileten: Morin, La méthode, Paris, 2008, II,  s. 1877.

90. Mengüşoğlu, Kant ve Scheler'de İnsan Problemi, İstanbul, 1949, s. 73, 74.

91. Morin, La méthode, II, Paris, 2008, s. 1575,  

92. Özlem, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, İstanbul, 2012, s. 200, 201.

93. Ülkemizdeki anlayış ise tam tersinedir. Birçok öğrenim kurumunda felsefe dersi ya hiç yoktur ya da seçimliktir. Hukuk fakültelerinde de öyle. Şu örnek bizi düşündürmelidir. Erlangen, Almanya'nın Bavyera eyaletinde, Nürnberg yakınlarında 107.000 nüfuslu bir kenttir. Bu kentin üniversitesinin felsefe bölümümün on bin öğrencisi bulunmaktadır. Bu sayı, Almanya'nın neden Kant'ları, Nietzsche'leri, Hegel'leri, Heidegger'leri yetiştirdiğinin ve aramızdaki uçurumun çürütülemez kanıtıdır (Y. Doğan, Kalp Var İki Kent Arasında, Hürriyet, 14.5.2013). Baden-Württemberg eyaletinde bulunan Freiburg im Breisgau'da 1457 yılında kurulan ve 1930'larda Heidegger'in rektörlüğünü yaptığı Freiburg Albert-Ludwigs Üniversitesi'nde de durum aynıdır. (S. Selçuk).

94. Russell, (Muammer Sencer), Batı Felsefe Tarihi, İstanbul,1983. s. 779.

95. Felsefesiz bilim yapanlar ve hukuku felsefesiz algılayanlar aşağıdaki öyküyü unutmamalıdırlar: “Bir zamanlar dört oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarına ivedi karar vermemeyi, erken yargıda bulunmamayı ve önyargılı olmamayı öğretmek istemiş. Bu amaçla her birini değişik mevsimlerde görmesi için uzaklardaki bir ağacın yanına yollamış. Birinci oğlu kışın, ikincisi ilkbahar, üçüncüsü yazın, dördüncüsü sonbaharda gitmiş. Geri döndüklerinde hepsine ne gördüklerini sormuş. Ağacın birinci oğlu yaşlı ve kupkuru, ikinci oğlu yemyeşil ve canlı, üçüncü oğlu çiçekler içinde, kokusu ve görüntüsüyle çok görkemli, dördüncü oğlu meyveleriyle yaşam dolu, dolayısıyla kardeşlerinin haksız olduğunu söylemiş. Yaşlı adam, değişik mevsimlerde yolladığı için oğullarına her birinin haklı olduğunu söyledikten sonra ister bir ağaç, ister bir insan, isterse başka bir şey olsun tek yönlü karar vermemek ve yanlış değerlendirmelerde bulunmamak için ivedi davranmamalarını, ancak bütünüyle tanıyıp bir yargıya varmalarını belirttikten sonra şöyle demiş: -“Gerçekleri ancak dört mevsimi gördükten sonra öğrenebilirsiniz. Eğer kışın görürseniz, ilkbaharın güzelliğinden, yazın bolluğundan ve sonbaharın birleştiriciliğinden yoksun kalırsınız. Bir mevsimin acısının, öbür güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin. Yaşamınızı bir mevsim, bir dönem yüzünden yargılamayın.”

96. Mengüşoğlu, Max Scheler'de Kişilik Problemi, İstanbul, 1962, s. 47.

İLGİLİ HABERLER:

Kendini Tüketen Hukukun Dramı -2-

Prof. Sami Selçuk: "Türk Hukuku, Batı Hukukundan Bütünüyle Sapmıştır"

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim