• BIST 81.835
  • Altın 146,097
  • Dolar 3,7748
  • Euro 3,9972
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 2 °C

“Mahkemenin MHP Kararından Hukukçu Olarak Utandık"

“Mahkemenin MHP Kararından Hukukçu Olarak Utandık"
Birçok hukukçu dahi ihtiyati tedbirin halen en yakın, en kolay ulaşılacak mahkemeden talep edileceğini sanıyor. Oysa 2011 tarihinden itibaren ihtiyati tedbir kararları görevli ve yetkili mahkemeden talep edilebiliyor.

Ülkemizde hukuk sistemi dibe vurmuş görülüyor. Her şeyi yeni baştan inşa etmek, tam anlamı ile kilometreyi sıfırlamak gerekiyor. Hukukun önemi, hava, su gibi gerekli olduğu, günümüz Türkiye sinde hala anlaşılamamış. Hukuk, tüm yönleri ile araçsallaştırılmış, adalet dışında her şey kendisinden beklenir hale gelmiştir.   

“Hukuk Devleti” kavramı, insanlık tarihinin birikimleri ile ulaşılan ve demokrasinin temel şartı olan bir kavram. Bir hukuk devletinde ilk aranacak olan ise hukuki güvenlik ilkesidir. Buna göre, herkes tabi olacağı hukuk kurallarını bilir ve ona uygun olarak davranır. Kuralların ihlali durumunda karşılaşılacak müeyyide de bellidir. Kurallara şüphesiz herkes uymalıdır ama özellikle hukuk yapıcıların yani kural koyucuların, iktidar sahiplerinin kurallara bağlı olması hukuk devleti bakımından olmazsa olmaz bir şarttır. Hukuk Devletinde Yargı ise hukuk kurallarının müeyyidelerini ortaya koyar ve hukuki uyuşmazlıkları çözer. Siyaset dışıdır ve üstüdür.

VATANDAŞ OLARAK BİZ DE MEVZUATLARI BİR KENARA KOYABİLİR MİYİZ

Gelelim memleketimize. Hükümet modeline ilişkin fiili bir durum oluştuğu ve Anayasanın bu fiili duruma uygun hale getirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Anayasamızın, parlamenter rejim esaslarına göre düzenlediği gerek cumhurbaşkanı ve gerekse bakanlar kurulu hakkındaki hükümleri fiilen işlemez durumda. Hiç şüphesiz, başkanlık sistemi de demokratik bir hükümet modelidir. Siyasetin böyle bir tercihte bulunması mümkündür ve meşrudur. Ancak bunun bir hukuki alt yapısının, dayandığı Anayasa hükümlerinin mevcut olması gerekir. Anayasamızın, başta temel hak ve hürriyetler ve idarenin işleyişine ilişkin birçok hükmü de uzun zamandır askıda. Oysa biz Hukuk Fakültelerinde Anayasa hükümlerinin uyuşmazlıklarda doğrudan uygulanabilir olduğunu anlatıyoruz. Kamu yöneticilerine yeri geldiği zaman mevzuatı bir kenara koymaları gerektiği ifade ediliyor. O halde bazı soruları sormak gerekir: Vatandaşlar olarak herhangi bir taleple devlete başvurduğumuzda, dayandığımız mevzuat hükümlerinin bir kenara koyulup koyulmayacağını nasıl bileceğiz? Yeri geldiği zaman idarecilerimiz mevzuatı bir kenara koyabilir ise biz vatandaşlar olarak da, bunu yapabilir miyiz? Yapamaz isek neden? Ayrıca, idarecilerimiz tarafından bir kenara konulması önerilen mevzuat, neden hukuk sistemimiz içinde yer almaya devam ediyor? Bu mevzuat, değiştirilmek, yürürlükten kaldırmak yerine, neden bir kenara bırakılarak hukuka aykırı işlem yapılıyor? Soruları çoğaltmak mümkündür ama burada keselim. Bakanların, bürokratların, belediye başkanlarının benzer ifadeleri de, beğenmedikleri yargı kararları için söyledikleri ve yaptıkları da uzun bir liste oluşturuyor. Bunun sağlıklı işleyen bir hukuk sistemi olduğu söylenebilir mi?

Hukuk kurallarını gerekirse bir tarafa koyabilen ve bunu kamu idarecilerine de öneren iktidar sahipleri, yargı organını ise siyasetin bir aracı, yürütmenin bir parçası olarak görüyor. Anayasamıza göre bağımsız bir erk olan yargı, “oğlan bizim kız bizim” tekerlemesi ile muktedirlerin sahiplenmesine maruz kalıyor. Buna göre, siyaseten gerçekleştirilmesi riskli olabilecek işler yargı üzerinden yapılmaya çalışılıyor. Beğenilmeyen yargı kararları ise ya “yok hükmünde” sayılıyor, ya da uygulanmayan bir karar olarak arşivdeki yerini alıyor.

YARGININ SİYASİLER TARAFINDAN ARAÇSALLAŞTIRILMASI

Herkesin hafızasında yer edinmiş olan “Habur Vakası” konumuz bakımında ibret vericidir. Bilindiği üzere, hükümet tarafından, 2009 yılından itibaren “Kürt açılımı” adı ile bir proje ortaya atıldı. Proje daha sonra “demokratik açılım” olarak ifade edilmeye başlandı. Nihayet proje, “milli birlik ve kardeşlik” olarak adlandırıldı. Bu projenin önemli bir ayağı ise yurt dışında bulunan ve bir kısmı adli takibat altında bulunan, ancak gözaltına alınmamaları, tutuklanmamaları şartı ile gelen, ayrılıkçı terör örgütü üyelerinin yurda girişiydi. Hiç şüphesiz, siyasetin böyle bir tercihte bulunması mümkündür ve gerekli yasal şartlar oluşturulmuş ise bu hukukun konusu değildir. Bunun doğru veya yanlış olduğu hususu siyasetçiler tarafından tartışılır. Yasama organı tüm teröristleri affedebilir de. Bu siyaseten eleştirilebilir ama hukuken söylenecek bir şey yoktur. Siyasi sorumluluk üstlenilmeden, böyle bir projenin yargı üzerinden yapılmaya kalkışılması; üstelik sanığın ayağına götürülen hâkim nezdinde tüm hukukun saygınlığının ayaklar altına alınması ise kabul edilemez bir durumdur. Bu olay “Hukuk ve Siyaset” adlı makalede tarafımdan şu şekilde eleştirilmiştir: “Yargı mercileri, siyasi proje ve hedeflerin gerçekleştirilmesinde bir araç değildir. Yasama Organı, Anayasaya aykırı olmamak şartıyla her konuda yasal düzenleme yapabilir. Bu çerçevede herhangi bir siyasi projenin, suçluların affı da dâhil, hayata geçirilmesi mümkündür. Buna rağmen usul hükümlerinin zorlanması, sanığın huzuruna hâkim götürülmesi ve sonra da bağımsız yargı vurgusu yapılması hiç de inandırıcı değildir.” Bu olay, yargının, siyasiler tarafından araçsallaştırılmasının çarpıcı bir örneğidir.

Bunun yanında, iktidar sahiplerinin tasvip etmediği yargı kararları da, son zamanlarda pek sık görülmemekle birlikte, olabilmektedir. Bu durumda yapılacak olan bellidir: “karar yok hükmündedir!” Mesela, akademik unvanı da olan, iktidar partisinde siyaset yapan bir zatın, bir Anayasa Mahkemesi kararının yok hükmünde sayılması gerektiğine ilişkin konuşması hala hafızalardadır. Yok, hükmünde sayılan idare mahkemesi, ceza ve hukuk mahkemeleri ve hatta Danıştay, Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararları ise uzun bir liste oluşturuyor.

MHP OLAĞANÜSTÜ KONGRESİNE İLİŞKİN VERİLEN KARARDAN HUKUKÇU OLARAK UTANDIK

Hukuk böylesine araçsallaştırılıp, beğenilmeyen yargı kararları da yok hükmünde sayılırken, bütün bunları düzeltmek iddiasında olan (umarız öyledir) bir muhalefet partisindeki muhalefet hareketinin, Gemerek ve Tosya asliye hukuk mahkemelerinin kararlarına uyması bekleniyor. Anayasa Mahkemesi kararı yok hükmündedir deyip, ilçe mahkemelerinin kararlarına uyulması gerektiğini hararetle savunanlar, hepimiz için eğlenceli bir tiyatro sergiliyor. Şüphe yoktur ki, Anayasa Mahkemesi kararı hukuken yanlış, bir ilçe mahkemesi kararı da doğru olabilir. Elbette ki tüm mahkeme kararlarına da uymak gerekir. Ancak burada ifade edilmek istenen, hukuku bir araç olarak görenlerin cüretidir. Kaldı ki, Gemerek ve Tosya mahkemeleri tarafından, MHP olağanüstü kongresine ilişkin verilen ihtiyati tedbir kararları, Prof. Dr. Şahin Akıncı’nın ifadesiyle, hukukçuluğumuzdan utandıracak kararladır. Gerçekten de, hukukçu olarak utandık.

MHP Büyük Kongre Delegelerinden 531 kişi, Siyasi Partiler Kanununun 14. maddesine uygun olarak, yeter sayıda imzayla, tüzük değişikliği talebi ile olağanüstü kongre yapılması talebiyle, noter onaylı olarak, parti genel merkezine başvuruda bulunmuştur. Bu talebe resmi bir cevap verilmemiş olmakla birlikte, bizzat genel başkan tarafından, kaç delege talep ederse etsin olağanüstü kongre yapılmayacağı kamuoyuna açıklanmıştır. Yargı bağımsızlığına gerekli özeni göstermediği, hukuka ve yargıya saygı duymadığı, hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerine ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesine tabi olmadığı için eleştirilen iktidarın alternatifi olan bir muhalefet partisi, kanunun emredici hükmüne uymayacağını ilan etmiştir. 

Açılan davada Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 8.4.2016 tarih ve E.2016/280, K.2016/660 sayılı kararı ile Siyasi Partiler Kanunu hükmüne uygun olarak “Olağanüstü kongre çağrısı yapmak üzere 3 üyenin görevlendirilmesi talebinin kabulüne” karar verilmiştir.

Mahkeme kararına uygun olarak, Çağrı Heyeti, kongre toplanmasına ilişkin çağrı yapmıştır. Bu çağrı kararına ilişkin iki ilçe (Gemerek ve Tosya) mahkemesinden ihtiyati tedbir kararı verilmiştir. Mahkemeler, Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından verilen kararın kişiler hukukuna ilişkin bir karar olduğunu ve icra edilebilmesi için Yargıtay incelenmesinden geçmek suretiyle kesinleşmesi gerektiği gerekçesiyle, çağrı heyetinin kararına karşı ihtiyati tedbir kararı vermiştir.

2011 yılında yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) kabul edilinceye kadar, ihtiyati tedbir kararları davacının en yakınında bulunan, en hızlı ulaşılan mahkemeden alınırdı. Bu çok sayıda kötüye kullanmalara yol açtığı için, yeni HMK’da bu konuda köklü bir değişiklik yapılarak, bu kararların uyuşmazlıkta (açılacak davada) görevli ve yetkili olan mahkemeden talep edilebileceği düzenleme altına alındı. “Görev” bir davaya hangi tür mahkemenin, idare mahkemesinin mi, asliye hukuk mahkemesinin mi, asliye ceza mahkemesinin mi bakacağı ile ilgili bir kavramdır. “Yetki” ise bir davaya hangi yer (il-ilçe) mahkemesinin bakacağı ile ilgili bir kavramdır. İlk sormamız gereken soru şudur; “MHP olağanüstü kongresinin yapılıp yapılmamasına ilişkin uyuşmazlıkta (davada) Gemerek veya Tosya Mahkemesi mi yetkilidir?” Yeni HMK’nın konuyu düzenleyen maddesine ilişkin gerekçede konu ayrıntılı olarak izah ediliyor ve bu gibi olaylar sebebiyle değişiklik yapıldığı belirtiliyor. Gerekçe aynen şu şekilde:

“…hiç ilgisi olmayan mahkemelerden ihtiyatî tedbir istenmesinin önüne geçmek için ve geçici hukukî korumaların da niteliğine uygun olarak, ihtiyatî tedbirin dava açılmadan önce esas hakkında görevli ve yetkili mahkemeden, dava açıldıktan sonra ise asıl davanın görüldüğü mahkemeden istenebileceği hususu düzenlenmiştir. Böylece, ihtiyatî tedbirde yetki ve görevle ilgili belirsiz ve kötüye kullanıma açık olan durum, belirli ve tereddüdü ortadan kaldıracak hâle getirilmiştir.”

İHTİYADİ TEDBİR GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEMEDEN TALEP EDİLEBİLİR

Birçok hukukçu dahi ihtiyati tedbirin halen en yakın, en kolay ulaşılacak mahkemeden talep edileceğini sanıyor. Oysa 2011 tarihinden itibaren ihtiyati tedbir kararları görevli ve yetkili mahkemeden talep edilebiliyor. Söz konusu mahkeme kararları, en basit usul kurallarını bile ihlal etme cüretini gösterebiliyor. HMK md. 6’ya göre davada yetkili mahkeme, kural olarak, davalının, yani aleyhine dava açılan kişinin ikametgâhı mahkemesidir. Gemerek Mahkemesi ise kanunun bu maddesine dayanmakla birlikte, davacının bu ilçede ikamet ettiğinden bahsediyor. Kararına uyulması istenilen mahkemenin hâkimi, davacı ile davalı arasındaki farkı bilmiyor! Bu ölçüde bir hukuka aykırılık, kaç mahkeme kararında vardır bilinmez. Muktedirlerin yok hükmünde olduğunu iddia ettiği mahkeme kararları dahi bu kararlar yanında, birer hukuk abidesi sayılabilir.

İhtiyati tedbir kararları esas bakımından da hukuka aykırıdır. Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin kararının uygulanması için kesinleşmesi gerekmiyor. Kişiler hukukuna ilişkin kararların tümü değil, sadece kişiliğin statüsünde değişiklik yapan kararlar için kesinleşme gerekiyor. Yargıtay konuya ilişkin verdiği kararlarda bu durumu açıkça ifade ediyor: “…aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler kat’iyet kesbetmedikçe icra olunamaz. Anılan maddede belirtilen hükümler, Medeni Kanun Kişiler Hukuku ve Aile Hukuku kitaplarında yer alan konulara ilişkin tüm hükümler olmayıp, kişinin doğrudan şahsı ya da ailevi yapısı ile ilgili hukuki durumunda değişiklik yaratan ilamlar ile bu ilamların fer’i niteliğindeki hükümlerdir.”(Yargıtay 12 HD, 22.2.2010, E.2009/22399, K.2010/3825)”. Çağrı heyeti oluşturulmasına ilişkin yargı kararının parti tüzel kişiliğinin hukuksal durumunda bir değişiklik yaratmadığı ise açıktır.

Prof. Dr. Murat Sezginer
Odatv.com

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim