• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 9 °C

MAHKEMENİN VE DAVANIN NAKLİ

Prof. Dr. Ersan ŞEN

Türk Hukuku’nda seyyar mahkeme usulü öngörülmemiştir. Mahkeme ve hakimliklerin yerleri sabittir.

Hem mahkeme ve hem de hakim yönünden esasında tabii mahkeme ve hakim, Anayasa m.37’ye göre kanuni hakim ve mahkeme güvencesi kabul edilmiştir. Bu güvence en azından kişiye, önceden kanunla tayin edilen mahkeme ve hakim önünde yargılanma hakkını tanımaktadır. Bu hak, kişinin sonradan kanunla bile kurulan veya tayin edilen mahkeme ve hakim önünde yargılanmasını yasaklar. İşin esası böyle olmakla birlikte uygulamada maalesef kanunla sonradan kurulan mahkemeler ve yasal dayanağa bağlı olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yapılan değişiklikle yargılamaların yapıldığı görülmektedir. Bizde yasak, bir davanın görülmesi için olağanüstü yargı mercilerinin kurulamayacağı şeklinde anlaşılmaktadır ki, bu tespit doğru değildir. Ancak olması gereken; fiil veya tasarrufun icra tarihinde hangi mahkeme ve hakim o konu ve kişiyle ilgili yargılama yapma görev ve yetkisine sahipse ve hakimin davaya bakamayacağı hal veya red sebebi yoksa, o davaya o mahkeme ve hakim tarafından bakılmasıdır.

Bu genel tespitler sonrasında, uygulamada mahkeme naklinden ve dava naklinden söz edildiğini, bunlarla ilgili bazı yasal dayanakların olduğu ve istisnai olarak bu yöntemlerin izlendiği bilinmektedir. Esas olan, mahkemenin kendi duruşma salonunda davayı görmesidir. Bu esas, soruşturma aşamasında sorgu yapan hakimlik ve hakim yönünden de değişmez. Ancak istisnai olarak, örneğin güvenlik, savunma hakkının korunması, kalabalık sanık, müşteki, avukat ve tanık sayısı ile yoğun kamuoyu ilgisinden dolayı mahkeme naklinin, yani duruşma salonunun değiştiği veya hukuki veya fiili sebeplerle dava nakillerinin yapıldığı bilinmektedir.

Mahkeme nakli, bir davanın hakimlerinin değişmeksizin duruşma salonunun mahkemenin yetkili olduğu yargı çevresinde veya yargı çevresi dışında bulunan bir başka salona taşınmasıdır. Dava nakli ise, yetkili hakim veya mahkemenin hukuki veya fiili sebeplerle görevini yerine getiremeyecek halde bulunması veya kovuşturmanın görevli ve yetkili mahkemenin bulunduğu yerde yapılmasının kamu güvenliği için tehlike oluşturması halinde gündeme gelir ki, bunlardan ilkine yüksek görevli mahkeme, diğerine ise Adalet Bakanlığı’nın talebi ile Yargıtay’ın ilgili dairesi karar verir. Davanın naklinde, hem mahkeme ve hem de hakim değişir.

Yargılamanın nakli, yani aktarılması, yargılamanın yapıldığı yerin belirli nedenlerle değiştirilmesidir. Yargılamanın yer değiştirmesi, yerel yetkide değişiklik yapıldığı anlamını taşır, yani yerel yetkili hakim veya mahkemeden bir iş alınıp, yetkisiz bir yargıca ya da mahkemeye verilir. Bu durum, yerel yetkide istisnai bir durum olup, yalnızca dava ve iddia faaliyeti değil, yargılamanın tümü nakledilir[1]. Dava nakli, aynı dereceli mahkemeler arasında olur[2].

Aşağıda her iki konudan da, yani mahkemenin ve davanın naklinden bahsedilecektir.

1- Mahkeme Nakli

Mahkemenin nakli ile ilgili usul kuralları var mıdır? Şu an için yürürlükte bir kanun hükmü bulunmamaktadır, ancak öncesinde kanun hükümleri vardı ve bir de Öcalan davasında dikkate alınan 09.01.1997 tarihli mülga Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği yürürlükte idi.

2845 sayılı mülga Devlet Güvenliklerinin Kuruluşu ve Yargılaması Hakkında Kanun’un 20. maddesinin 5 ve 6. fıkralarına göre; “İkiyüzden çok sanıklı davalarda sanıklardan bir kısmının duruşmanın bazı oturumları ile ilgileri bulunmuyor ise, duruşmanın bu oturumlarının yokluklarında yapılmasına mahkemece karar verilebilir. Ancak, bu sanıkların yokluklarında yapılan oturumlarda kendileri ile ilgili bir durum ortaya çıktığı takdirde buna ilişkin söz ve işlerin esaslı noktaları müteakip oturumlarda kendilerine bildirilir.

Devlet güvenlik mahkemesi, davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir”.

2845 sayılı Kanunun 20. maddesinin 6. fıkrasına göre, devlet güvenlik mahkemesinin bir davanın görülmesinde, mahkemeyi nakletmek suretiyle duruşma salonunu değiştirmesi mümkündür. Kimisine göre, bir bölge mahkemesi olan DGM’nin yalnızca yargı çevresi olan bölgesinde ve kimisine göre de yasal engel bulunmadığından bahisle Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir yerinde aynı mahkeme ve hakimlerle davayı görmesi mümkündü. Kanaatimizce, bu yetki ya sadece bölge ile sınırlı anlaşılmalı idi, ancak Öcalan davasında terör örgütü kurucusu ve lideri konumunda olmakla suçlanan sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birlik ve bütünlüğünü bozduğu ve Ülke topraklarından bir kısmının ayrılarak bağımsız bir Kürt Devleti kurulmasını hedeflediği, bu sebeple de Türkiye’de bulunan her DGM’nin davayı yürütmekle ve her yerde davayı görmekle yetkili olduğu kabul edilerek, davanın mahkeme nakli suretiyle İmralı Adası’nda görülmesi yolu izlenmiştir. İmralı’da görülen davanın, İmralı’nın bölge olarak yetkili olduğu DGM değil, yine Ankara DGM ve dolayısıyla Ankara DGM’nin hakimleri yargılamasını yapmışlardır.

Mahkemenin Ankara’dan İmralı’ya nakline ilişkin sanık müdafilerince;

“Dava nakli kararı bulunmadan, İmralı’da duruşmaya başlanmasının yasadışı olduğunu,

İmralı’da duruşma salonu yapımına yürütmenin karar verdiği, bu sebeple yargıya müdahale edildiği,

CMUK m.2, 3 ve 4 uyarınca sanık hakkındaki tüm soruşturmaların usule aykırı olarak birleştirilmesinin usul ve teamüle aykırı olduğunu,

Savunma avukatları ve müdahiller ile avukatlarının Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nca fiziki koşullar ileri sürülerek sınırlandırılması ve tespitinin yasalara aykırı olduğunu,

Duruşma aleniyetinin ihlal edildiği,”

Savunmaları yapılmış, ancak bunlar kabul görmemiştir.

Esasında Öcalan davasında davanın nakli, yani yargılamanın nakli değil, mahkemenin nakli usulü uygulanmıştır. Bunun dayanağı olarak da, 2845 sayılı Kanunun 20. maddesinin 6. fıkrası ve idari dayanak olarak da yukarıda bahsettiğimiz Kriz Yönetmeliği esas alınmıştır ki, elbette yasal bir düzenleme olmayan Yönetmelik hükümlerinden hareketle mahkemenin yargılama yapacağı yere müdahale edilemez, yalnızca yargılama yeri değiştirilmesi kararı sonrasında Yönetmelik hükümlerine göre gerekli önlemler alınabilir. Yasal dayanakla olsa bile, mahkeme ve dava nakillerinin dürüst yargılanma hakkını ihlal etmemesi, kovuşturmanın amacını tehlikeye düşürmemesi, Anayasa m.2, 13, 36 ve 38 ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5 ve 6’da öngörülen ilke ve esaslara aykırı olmaması gerekir.

Öcalan davasında, Kriz Yönetmeliği esas alınarak mahkeme nakli yapılmamış, Ankara DGM’ce alınan karar ve bu karar öncesinde Adalet Bakanlığı’nın sanığın güvenliği açısından Ankara’da yapılacak duruşmalara getirilmesinin uygun olmadığı görüşü ile gerçekleşen mahkeme nakli sonrasında Kriz Yönetmeliği uygulanmıştır.

Sanığın getirildiği İmralı Adası “yasak bölge” ilan edilerek, sanıkla ilgili tüm işlem ve düzenlemelerin hazırlık aşaması ve sonrası Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yetki ve sorumluluğunda yürütülmüştür.

Mülga Kriz Yönetmeliğinin 6. maddesine göre; kriz yönetim merkezi, kriz emarelerinin belirmesi ve başlaması ile birlikte ilgili organlardan birinin (Milli Güvenlik Kurulu, Bakanlar Kurulu, ilgili Bakanlar, MGK Genel Sekreteri ve Başbakanlık Müsteşarı) teklifi ve Başbakan'ın direktifi ile faaliyete geçer.

Kriz Yönetmeliğinin 5. maddesinde kriz yönetimi gerektiren haller sayılmıştır. Buna göre; yurt dışında, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne, egemenlik haklarına, milli hedef ve menfaatlerine yönelik tehdit emarelerinin belirmesi, yurt içinde ise, Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini, temel hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin bozulması, terör olayları, kanunsuz grev, lokavt ve işi bırakma eylemleri, etnik yapı, din ve mezhep farklılıklarından kaynaklanan olaylar, tabi afetler, ağır iktisadi bunalımlar ve diğer haller Kriz Yönetmeliğinin tatbikini gerektiren nedenlerdir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu mülga 252/1,b-c’ye göre;

“Sanık sayısının çok fazla olması durumunda, sanıkların bir kısmının duruşmanın bazı oturumları ile ilgileri bulunmuyor ise duruşmanın bu oturumlarının, yokluklarında yapılmasına mahkemece karar verilebilir. Ancak, bu sanıkların yokluklarında yapılan oturumlarda kendilerini etkileyen bir hal ortaya çıktığı takdirde buna ilişkin söz ve işlerin esaslı noktaları sonraki oturumlarda kendilerine bildirilir.

Mahkeme, güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir”.

DGM’ler gibi kanunla kurulan özel yetkili ağır ceza mahkemeleri 5 Temmuz 2012 tarihine kadar görevleri kapsamına giren suçlarda “bölge mahkemesi” sıfatıyla yargılama yapmışlar, bu tarihten kaldırıldıkları 6 Mart 2014 tarihine kadar da yetkileri sınırlandırılarak, 5 Temmuz 2012 tarihine kadar gördükleri davaları yürütmüşlerdir.

Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri de, DGM’ler gibi Türk Ceza Yargılaması tarihine iz bırakmış, şüpheli ve sanık haklarının gözetilmesi, “dürüst yargılanma hakkı” prensiplerine uygun yargılamalar bakımından ağır eleştirilerin muhatabı olmuşlardır. ÖYM’lerin; 7 Şubat 2012 tarihinde yaşanan Mit Müsteşarı krizinden sonra 5 Temmuz 2012 ve 6 Mart 2014 tarihlerine kadar süren siyasetle karşı karşıya gelip çatıştığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorunu yaşandığı, bu sebeple kaldırıldıkları savunulsa da, bu tespitin şüpheli ve sanık hakları açısından doğru olmadığı, “uzman mahkeme” kimliği ile değil, birçok noktada diğer ceza mahkemeleri ile aynı usul ve esaslara bağlı kalarak yargılama yapmaları gerekse de, yetkili kılındıkları andan itibaren zamanla kendilerine göre bazı teamüller geliştirdikleri, açık Anayasa ve kanun hükümlerine rağmen şüpheli ve sanık haklarını zedeleyen karar ve uygulamalara imza attıkları bir gerçektir.

ÖYM’ler; sanık sayısının fazlalığına göre aynı dava kapsamında tüm sanıkları aynı anda hazır bulundurmayıp farklı celselerde dinleyebildikleri gibi, güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın yetkili oldukları bölge çevresinde bulunan farklı bir yerde yapılmasına karar vermeye yetkili kılındıkları görülmektedir. ÖYM’ler, CMK m.19 uyarınca dava nakli usulü uygulanmaksızın davayı bulundukları adliye binasının dışında bir yerde görme konusunda yetkili kılınmışlardır. Hatta bir düşünceye göre; CMK m.252/1-c gereğince ÖYM’nin yargı çevresi dışında bir yerde davayı görmesine engel bulunmamaktadır. Bu düşünceye katılmadığımızı, Öcalan davasında izlenen usulün 2845 sayılı Kanunun 20. maddesinin 6. fıkrası ile şu an bahsettiğimiz CMK mülga m.252/1-c’nin amacına ve ruhuna uygun düşmediğini, bir başka bölgeye müdahalenin yetki çevresinin aşılmasını gündeme getireceğini ifade etmek isteriz.

ÖYM’lerden sonra kurulan ve kısa bir süre yargılama faaliyetinde bulunan Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesi ile görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri de, güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın bir başka yerde yapılmasına karar vermeye yetkili kılınmışlardır.

TMK mülga m.10/3-g’ye göre; “güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebilir”. TMK m.10, 6 Mart 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanunun 19. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Şu an için, her ne sebeple olursa olsun bir ceza mahkemesinin göreceği davanın duruşmasını adliye binasının dışında bir yerde yapabilmesi mümkün değildir. Bu yerin, o mahkemenin kendi yargı çevresinde olup olmamasının da bir önemi yoktur. Kanunla yetkili kılınan DGM, ÖYM ve TMK m.10 ile görevli ağır ceza mahkemeleri sonrasında HSYK tarafından yetkilendirilen ve “ihtisas/uzman mahkeme” sıfatıyla tanımlanan mahkemelerin; davaların hızlı yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti, güvenlik, duruşma salonunun yetersizliği, sanık, avukat, müşteki ve tanık sayısının çokluğu, davaya kamuoyunun büyük ilgi göstermesi gibi gerekçelerle duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilmeleri mümkün değildir.

Anayasa m.138/1’e göre; mahkeme, hakim veya heyet, Anayasa ve kanunlara göre karar vermek zorundadır. Anayasa ve kanunun yetki vermediği bir konuda; mahkeme hakim veya heyetin, yargılama usulü kurallarının dışına çıkmak suretiyle karar verip hareket edebilmesi kabul edilemez. Bu husus, hem yeknesaklığı bozar ve hem de keyfi uygulamaları gündeme getirir.

HSYK ile “uzman mahkeme” olarak yetkilendirilen mahkemeler ile hakimlerin temyiz dışında itiraza tabi kararlarının incelemesi de, olağan sıra izlenmek suretiyle yapılacaktır. Uzman mahkemenin kararının itiraz mercii bir başka uzman mahkeme olmayıp, aynı göreve sahip olan ve itirazı incelemekle yetkili kılınan mahkemedir. 5271 sayılı Kanunda da bunun aksini gösteren bir hüküm bulunmamaktadır.

Bir ceza mahkemesince, örneğin güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasının dayanağı, “Tanık ve bilirkişinin naiple veya istinabe yoluyla dinlenmeleri” başlıklı CMK m.180/3-4 de olamaz.

CMK m.180/3-4’e göre;

“Davayı görmekte olan mahkeme, zorunluluk olmadıkça, büyükşehir belediye sınırları içerisinde bulunan şikayetçi, katılan, sanık, müdafi veya vekil, tanık ve bilirkişilerin istinabe yoluyla dinlenmesine karar veremez.

İstinabe olunan mahkeme, büyükşehir belediye sınırları içerisinde ise, ilgililer kendi yargı çevresinde bulunmasa da büyükşehir belediye sınırları içerisinde yerine getirilmesi gereken istinabe evrakını geri çevirmeksizin gereğini yapar”.

Bu hükümlerde geçen “büyükşehir belediye sınırı” kavramından hareketle, aynı büyükşehir belediye sınırlarında olmak kaydıyla bir mahkemenin duruşmayı bir başka yerde yapmasına karar vermesinin hukuka uygun sayılacağı ileri sürülebilir. Bu düşünceye katılmak mümkün değildir. CMK m.180/3’ün; büyükşehir belediye sınırları içinde bulunan şikayetçi, katılan, sanık, müdafi veya vekil, tanık ve bilirkişilerin istinabe yoluyla değil de doğrudan, yani mahkemeye ve duruşma salonunda dinlenmelerini öngörerek, “yüzyüzelik” ve “delillerin doğrudan doğruya değerlendirilmesi” ilkelerini koruduğunu ifade etmek isteriz. Ayrıca bu hüküm, mahkemenin nakline de izin vermeye elverişli bir içerik taşımamaktadır. Mahkemenin bulunduğu büyükşehir belediye sınırında, hükümde sayılan kişileri dinlemek için başka bir duruşma salonu ve yeri belirlemeye yetkili olduğunu gösteren bir ibare de CMK m.180/3’de yer almamaktadır. Bunun aksine CMK m.180/4’de; istinabe olunan mahkemenin, ilgilinin kendi yargı çevresinde olmasa da aynı büyükşehir belediye sınırında olması durumunda istinabe evrakını geri çevirmeksizin gereğini yapması öngörülmüştür.

Mahkemeler; adalet komisyonuna ve cumhuriyet başsavcılığına bilgi ve talep yazıları yazarak, kendi adliyesinde bulunan bir başka salonda, istisnai olarak güvenlik veya duruşma salonunun yetersizliği nedeniyle adalet komisyonu ve cumhuriyet başsavcılığına bilgi ve talep yazısı yazarak, kendi yargı çevrelerinde olmak, adli faaliyetlere tahsis edilmesi ve “duruşma salonu” niteliği taşıması kaydıyla duruşma nakline karar verebilirler. Bu sebeple mevcut kanunlara göre, mahkemelerin tabi oldukları yargı çevresi dışında bir yerde duruşma ve yargılama yapmaları mümkün gözükmemektedir. Dürüst yargılanma hakkı ve kovuşturmanın aleniliği, duruşmanın mahkemeye önceden tahsis edilen salonda yapılmasını gerekli kılar.

2- Dava/Yargılama Nakli

Yargılamanın nakline ilişkin mevzuat;

1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun “Dava nakli” başlıklı 14. maddesine göre; “Salahiyetli hakim veya mahkeme, hukuki veya fiili sebepler dolayısıyla kaza vazifesini ifa edemeyecek halde bulunan, yahut tahkikatın orada icrası ammenin emniyeti için tehlikeli olursa yüksek vazifeli mahkeme davanın başka yerde bulunan aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir. Amme emniyeti için dava naklini istemek Adliye Vekiline aiddir”.

5271 sayılı CMK m.19’a göre; “Yetkili hakim veya mahkeme, hukuki veya fiili sebeplerle görevini yerine getiremeyecek halde bulunursa; yüksek görevli mahkeme, davanın başka yerde bulunan aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir. Kovuşturmanın görevli ve yetkili olan mahkemenin bulunduğu yerde yapılması kamu güvenliği için tehlikeli olursa, davanın naklini Adalet Bakanı Yargıtay'dan ister”.

Madde gerekçesine göre özetle; “…dava aynı derecede olan bir mahkemeye nakledilebilir. Davanın nakline karar verilebilmesi için, mahkemenin hukuki veya fiili nedenlerle görevini yerine getiremeyecek halde bulunması veya kovuşturmanın esas yetkili mahkemede yapılmasının kamu güvenliği için tehlikeli olması gerekir. Kovuşturmanın esas görevli ve yetkili mahkemede yapılmasının kamu güvenliği için tehlikeli olması hususunun takdiri, ister istemez Devletin icra gücünün işlevi içinde olacağından, bu halde nakil isteminin Adalet Bakanı tarafından yapılması uygun görülmüştür. Hukuki veya fiili nedenlerle görevin yerine getirilememesi durumunda davanın nakline yüksek görevli mahkemece, kamu güvenliği gerekçesiyle nakle ise yalnızca Yargıtay tarafından karar verilecektir. Bu hükmün sadece kovuşturma evresini ilgilendirdiği açıktır”.

Yargılamanın hukuki ve fiili nedenlerle naklini istemek yargılamanın taraflarına aittir. Kamu güvenliği nedeniyle nakil talep etmek ise Adalet Bakanının yetkisindedir[3].

2992 sayılı Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun’un 9. maddesinin (a) bendine göre; Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, kamu güvenliği yönünden dava nakli ile ilgili olarak Kanunun Adalet Bakanına verdiği yetkinin kullanılmasına ilişkin işlemleri yapmakla görevlendirilmiştir.

Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün “Kamu Güvenliği Sebebiyle Davanın Naklinin İstenmesi Durumunda Yapılacak İşlemler” başlıklı 01.01.2006 tarihli ve 19 numaralı Genelgesi. Bu Genelgede, CMK m.19/2’de öngörülen davanın nakli prosedürünün açıklandığı görülmektedir.

Örnek karar:

Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 06.03.2015 tarihli, 2015/4227 E. ve 2015/7981 K. sayılı kararına göre; “…Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan kamu davasının CMK m.19/2 uyarınca kamu güvenliği gerekçesi ile başka bir yer ağır ceza mahkemesine nakli istemini içeren Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün yazısı ve ekindeki yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yazısı incelendiğinde;

Davanın kamu güvenliği nedeniyle naklinin CMK m.19/2’de düzenlendiği, Şırnak Valiliği’nin yazısında, olayın sanığı N. A.'nın halen firari olarak aranıyor olması, olayda ateşli silahla ve darp sonucu yaralanan mağdur ve olaya karışan sanık sayısının çok olması, olaya karışan kişilerin farklı aşiretlere mensup olması, görülecek davanın il veya ilçede yapılması halinde mesafelerin yakın olması nedeniyle her iki aşirete mensup ilgili veya ilgisiz kişilerce çok sayıda katılımın olabileceği ve bu durumda adliye çevresi veya içerisinde istenmeyen olayların meydana gelebileceği, tarafların karşı karşıya gelmeleri neticesinde küçük çaplı olayların provakatörlerin de konuya dahil olmasıyla olayların büyüyerek ilde genel huzur ve asayişin bozulmasına sebep olabileceği, Şırnak Adliyesi'nin ve duruşma salonlarının alan olarak fiziki yetersizliklerinden dolayı, ayrıca yoğun katılımın olacağı duruşma günlerinde, her ne kadar güvenlik güçleri tarafından yeterli güvenlik önlemleri alınabilecek olsa da, kargaşa ortamının oluşabileceği hususları gözönüne alınarak duruşmanın başka bir ilde yapılmasının uygun olacağı yolunda görüş belirtildiği görülmektedir.

Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yazısında; doğabilecek güvenlik zafiyeti nedeniyle davanın naklinin uygun olacağı kanaatinin bildirildiği gözetilerek yapılan incelemede ise;

Davanın başka bir yere naklinin uygun olacağı yolundaki yukarıda belirtilen görüşler ve Adalet Bakanlığı’nın bu husustaki istemi dikkate alındığında, devletin sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlayarak etkili bir soruşturma yürütme sorumluluğunun bulunduğu, yargılamanın dürüst, etkili ve tarafların katılımına açık bir şekilde esas yetkili mahkemesinde yapılması gerektiği, ancak güvenlik önlemleri alınsa bile toplumsal olaylar çıkabileceği ve tarafların ciddi tehditler altında kalabileceği, buna bağlı olarak yargılamanın düzenli yapılamayacağı, kamu güvenliği yönünden açık ve yakın tehlikenin sözkonusu olabileceği, bu sebeple CMK m.19/2 uyarınca Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nin esasına kayıtlı kamu davasının Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakline” karar verilmiştir.

Tartışma konusuna örnek gösterilebilecek derdest yargılama, “Ali İsmail Korkmaz” davasıdır. Kamuoyunda “gezi parkı eylemleri” olarak bilinen eylemlere katılıp, aralarında kolluk görevlilerinin de bulunduğu sanıklar tarafından darp edildiği ve yoğun bakımda yaşamını yitirdiği iddiasıyla açılana davada, duruşmanın suçun işlendiği yer mahkemesinde görülmesi gerekirken; Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “…dava konusu olayın bu eylemler sırasında olmuş olması, davanın soruşturma aşamasında geçen süreçte eylemlerin adliye çevresinde ve Eskişehir ilinde de devam etmiş ve devam ediyor olması dikkate alındığında, yargılama ve duruşmalar sürecinde olayların yaşanma ihtimali, bu olaylar sırasında kamu güvenliğinin sağlanmasında zorluklar yaşanabileceği dikkate alınarak, a) Eskişehir Valiliği'ne müzekkere yazılarak davanın yargılama sırasında kamu güvenliğinin sağlanmasında sıkıntı yaşanıp yaşanmayacağı hususunda görüş sorulmasına, b) Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na da aynı mahiyette müzekkere yazılarak kamu güvenliğinin sağlanmasında sıkıntı yaşanıp yaşanmayacağı ve davanın başka yere naklinin gerekip gerekmediği konusunda görüşlerinin sorulmasına” tensiben karar vermiştir.

Kamu davasının nakline karar verilmesi amacıyla dosya Adalet Bakanlığı’na gönderilmiş ve Adalet Bakanlığı davanın nakline karar verilmesini Yargıtay'dan talep etmiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi ise, davanın başka bir yere naklinin uygun olacağı görüşünü ve Adalet Bakanlığı’nın istemini dikkate alarak, kamu güvenliği gerekçesiyle 5271 sayılı CMK m.19/2 uyarınca Eskişehir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin esasına kayıtlı kamu davasının Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakline karar vermiştir. Ali İsmail Korkmaz’ın annesi, davanın nakli kararına yönelik itirazın karara bağlanması için dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesini talep etmiştir. Yargıtay 6. Ceza Dairesi ise, kamu davasının nakli kararına itirazın mümkün olmadığı gerekçesiyle talebi incelemeksizin reddetmiştir.

Anne Korkmaz; oğlunun ölümü ile ilgili kamu davasının Eskişehir ilinden Kayseri iline nakli nedeniyle yargılamanın dürüst ve etkili şekilde yürütülemeyeceğini, kamu görevlileriyle ilgili bir davanın nakline ilişkin kararın Adalet Bakanlığı’nın başvurusu üzerine verilmesinin, yargılama makamının tarafsızlığına ve bağımsızlığına gölge düşürdüğünü, davanın nakli kararına yapılan itirazın incelenmeksizin reddedildiğini belirterek dürüst yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiği gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur. Ancak Yüksek Mahkeme, “başvuru yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle kabul edilmezlik kararı vermiştir.

  • Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 19.01.1959 tarihli, 958/29 E. ve 59/1 K. sayılı kararına göre; “…bir yerde aynı yetkiyi taşıyan başka hakimler bulundukça, dava nakledilemez.
  • Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 01.12.1969 tarihli, 1-132 E. ve 520 K. sayılı kararına göre; “…davanın görüldüğü yerde mahkeme heyetini teşkile yetkili hakimler varsa, yargılamayı nakletmek gereksizdir”.
  • Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 20.12.1996 tarihli, 1996/14009 E. ve 1996/14049 K. sayılı kararına göre; “…güvenlik nedeniyle dava nakli, davanın o yerde görülmesinin, sanıkların, mağdurların, hakimlerin, müdafilerin ve tanıkların yaşamları için ciddi bir tehlikenin oluşmasının mutlak olması halinde sözkonusudur. Güvenlik nedeniyle Muş ilinden Adana iline nakledilen davada, Muş yöresinden Adana’ya göç edip yerleşenlerin sayısının çok olması, bunların mağdur, kamu tanıkları ve tutuksuz sanıklarla adliyeye gelmeleri halinde, istenmeyecek olaylara sebep olma ihtimalinin olması, duruşmaya katılacak olanların emniyetçe tanınmamasının güvenlik önlemlerini zaafa uğratacağı varsayımları, davanın Adana’dan başka bir ile nakledilmesi için yasal açıdan yeterli sebepler değildir”.
  • Anayasa Mahkemesi 03.11.1977 tarihli, 1977/36 E. ve 1977/130 sayılı kararında; “…itiraz konusu hükümde (CMUK m.14/2) Adalet Bakanına sadece kamu güvenliği bakımından davanın naklini talep etme yetkisi tanınmış, bunun ötesinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili hiçbir hak tanınmamıştır. Adalet Bakanının bu talebi üzerine karar verme yetkisi ise Yargıtay’a aittir. Bu Yüksek Mahkeme, gerektiğinde araştırma yaparak, davanın nakli için yasal neden bulunup bulunmadığını, varsa nereye nakledilmesinin uygun olacağını serbestçe takdir edecektir. Yüksek Mahkeme Adalet Bakanlığı’nca gösterilen nedenlerle bağlı değildir.” gerekçesiyle itiraza konu hükmü iptal etmemiştir.

 

Yargılamanın nakli yoluyla sanık; “tabii hakim güvencesi”, Anayasa m.37’de öngörülen tanımlama ile “kanuni hakim güvencesi” ilkesinden soyutlanarak, suç işlediği tarihte davaya bakmakla yetkili mahkeme ve hakim huzurunda değil, CMK m.19’da öngörülen zorunluluklar sebebiyle gerçekte yetkili olmayan başka bir yerdeki mahkeme ve hakim huzurunda yargılanacaktır. Anayasa m.37 uyarınca; “Hiç kimse, kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz”.

Yargılamanın nakli, kanuni hakim güvencesi ile ters düşmeyecek somut gerekliliklere ve kaçınılmaz hukuki ve fiili engellere dayanmalıdır. İHAS m.6/1 uyarınca herkes, kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan mahkeme tarafından uyuşmazlığın görülmesini talep edebilir. Kamu güvenliği, kamu yararı, fiili yetersizlikler, sanık sayısının çokluğu, duruşma salonlarının küçüklüğü ve benzer argümanlara dayanarak, Kanunla sınırlanan Anayasa m.37’nin; (Anayasa m.13 ışığında) hangi anayasal sebeplere bağlı olarak hakkın özüne müdahale edilebileceği, her somut olayın şartları irdelenerek teşhis edilebilir. Ancak, salt duruşma salonlarının kalabalık olması gibi fiili yetersizliklerin, davanın görüleceği asıl mahkemeden ve dolayısıyla kamunun veya basının erişimine daha kolay açılan merkezi adliyelerden uzaklaşılmak suretiyle yargılamanın başka mevkilere taşınması, gerek sosyolojik tesiri ve gerekse etkin ve dürüst yargılamanın bir gereği olan “alenilik” ilkesinin zedelenme riski dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir. Deyim yerinde ise, “kaçırılan yargı veya yargılama” algısını kamuoyunda oluşturacak bir tablonun, adalete olan güveni sarsabileceği de gözönünde bulundurulmalıdır.

Son söz; mahkemelerin yetkili oldukları yargı çevrelerinde kurulan adliyelerde veya aynı yargı çevrelerinde önceden kurulan ek binalarda geniş, yeterli, yalnızca müştekilerin avukatlarının yanında olmalarını sağlayan değil, “silahların eşitliği” ilkesi gereğince sanıkların da müdafilerinin yanında oturup durulma sırasında hukuki yardım alabilecekleri, duruşma tutanağının “sözlü yargılama” esasına uygun olarak eş zamanlı düzenlenebileceği ve “aleniyet” ilkesinin korunduğu duruşma salonlarına ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Esasında eş zamanlı duruşma kayıt sistemi; günümüz bilim-tekniğinin geldiği seviye de gözetilerek, her duruşma için uygulanmalı ve böylece CMK m.222’de öngörülen duruşma tutanağının ispat gücünün gereği yerine getirilmelidir. Böylece; duruşmaların akıcı, yani kesintiye uğramadan ve uğratılmadan, maddi hakikate ve adalete ulaşma amacına hizmet edecek şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.

3- Sanığın Duruşmada Hazır Bulunma Hakkı

CMK m.190/1 ve m.191 uyarınca tüm sanıkların aynı duruşma günü kimlik tespitleri yapılıp sorgularına başlanmalı, “yüzyüzelik” ilkesi korunmalı, ardından müştekilerin beyanları ve davaya katılma talepleri alınmalı, hatta müştekilerin ve avukatlarının sanıklara soru sormalarında henüz davada taraf olmadıkları için sorun çıkarsa bu konu CMK m.237’ye göre o an çözülmeli ve tüm bunlar fiziki şartların elverişli olduğu ve duruşmanın sağlıklı yürütülebileceği bir salonda halka açık olarak gerçekleştirilmelidir.

CMK m.203’e göre duruşmanın disiplininin mahkeme başkanında veya hakiminde olması ona; duruşmanın sözlülüğünü, doğrudan doğruyalığını ve yüzyüzeliğini engelleme yetkisi vermez. Bunun engellenebileceği sınırlı haller; gizli tanıkların dinlenmesi, sanık huzurunda maddi hakikati söylemekten kaçınma ihtimali bulunan tanığın ifadesinin alınması, genel ahlakın veya kamu güvenliğinin zorunlu kılması veya çocuğun yargılanmasından ibarettir.

Bunun dışında, CMK m.191/1’e göre bir defada bitmeyen duruşma için sıralı celseler tayin edilebilir, ancak tarafların duruşma salonunda hazır bulunmaları engellenemez. Çünkü duruşmanın yapılacağı salonda kovuşturma aleni yapılmalı, adaletin tecelli edeceği herkese gösterilmeli ve duruşma salonu bu amaca göre hazırlanmalıdır. Hiçbir amaç ve gerekçe, maddi hakikate ve adalete ulaşmanın üstünde görülemez.

Maddi hakikate ve adalete ulaşma konusunda kısıtlama değil, bunun aksine dürüst yargılanma hakkının korunması adına herkesin belirlenen günde ve aynı anda duruşma salonunda duruşma salonun da hazır bulunması öngörülüp hedeflenmelidir. Mahkeme başkanı veya hakimi, sanık ve müşteki tarafların çokluğunu dikkate almak suretiyle elverişli bir duruşma salonunun temini için başsavcılığa başvurmalı, gerekirse bu konuda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu veya Adalet Bakanlığı’ndan yardım istenebilir.

Belirtmeliyiz ki, öncelikle iddianamenin tüm sanıkların yüzüne karşı ve aynı anda “Duruşmanın Başlaması” başlıklı CMK m.191’e göre okunması zorunluluğu vardır. Bu hüküm; Kanunla zorunlu kılınmış bir merasim, savunma hakkını gözeten ve “suçluyorum/itham ediyorum” metninin iddia makamı tarafından veya adına duruşma salonunda bulunanlara ve halka okunması ve böylece kovuşturmaya alenilik kazandırılması anlamını taşımaktadır.

Özetle; CMK m.191'de, duruşmanın başlayabilmesi için tüm sanıkların, müdafiilerin, çağrılmış tanık ve bilirkişilerin gelip gelmediklerinin tespiti ile beraber iddianamenin kabul kararı herkesin yüzüne okunacak, tanıklar duruşma salonunun dışına çıkarılacak ve duruşmada sırası ile sanıkların kimlik tespiti yapılarak, "yüzyüzelik" ilkesi gereğince iddianame tüm sanıkların yüzüne karşı okunup, sanıklara hakları bildirilmek suretiyle sorguya başlanacaktır. Bu noktada, mahkeme sanıkları ayıramaz. Sanığın gelmemesi halleri, CMK m.193, 195 ve 196'da düzenlenmiştir. Ancak bu haller istisnaidir. Asıl kural, tüm sanıkların yargılamanın yapılacağı duruşma salonunda hazır bulundurulmalarıdır. Davanın tüm sanıkları, sorgu ve çapraz sorgunun gereği gibi yapılması amacıyla da duruşmada hazır edilmelidirler (CMK m.191/3-d ve m.201).

Duruşma salonuna getirilemeyen, gelmeyen veya getirilmeyen sanığın SEGBİS olarak adlandırılan görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle aynı anda sorgusunun yapılabilmesi halinde, eş zamanlılık, yani tüm sanıkların aynı zamanda duruşma salonunda hazır edilmesi kuralına uyulmuş olur mu? Kanaatimizce kural, birkaç istisna hariç tüm sanıkların duruşma salonunda, yani yargılamaya yapacak mahkemenin huzurunda hazır edilmeleridir. Bu kural, aleni ve doğrudan temas, yani görgü ve iletişim kurma yolunun kullanılması suretiyle maddi hakikate ve adalete ulaşmanın olmazsa olmazıdır. Hem mahkeme, hem de iddia ve savunma makamları, huzurda gördükleri sanıklar hakkında daha iyi ve isabetli değerlendirme yapabilirler. Ancak CMK m.196/4’e göre; SEGBİS ile sorgu mümkünse ve mahkemece sorguda bu yöntemin kullanılması tercih edilmişse, bu durumda da “sanığın duruşmada hazır edilmesi” kuralına uyulmuş olacaktır.

 

[1] Erdener Yurtcan, CMK Şerhi, 6. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s.103.

[2] Osman Yaşar, Ceza Muhakemesi Kanunu, 1. Cilt, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2011, s.456.

[3] Erdener Yurtcan, a.g.e., s.106.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim