• BIST 110.157
  • Altın 155,685
  • Dolar 3,8490
  • Euro 4,5370
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 8 °C

MEŞRUİYET KRİZİ!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Etimolojik kökeni itibarıyla ve en basit tanımıyla demokrasi halkın egemenliği demektir. Demokrasiyi, tek bir kişinin egemenliği olan monarşiden, en iyinin egemenliği anlamına gelen aristokrasiden, azınlığın egemenliği olarak tanımlanan oligarşiden ayırt eden özelliği budur.

Demokrasinin yukarıda sözü edilen yönetim biçimlerinden farklı olan önemli bir diğer özelliği ise negatif karakteridir. Çoğunluğun egemenliği olan demokrasi, günümüzde kimin yöneteceğinin belirlenmesinin, halkı yönetime ortak etmenin ve iktidarın meşruiyetinin kaynağı olan seçimden daha fazla şeyleri gerektirir.

Ki bunların en başında: halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek için siyasi iktidarın sınırlandırılması, yani kuvvetler ayrılığı ilkesi; yönetimde keyfiliği önlemek için siyasi iktidarın hukukla bağlanması, yani anayasacılık: devletin asli görevlerinden olan adaleti sağlayacak bağımsız ve tarafsız yargı organının hayat vereceği ve devletin diğer organlarının her koşulda bağlı olacağı hukukun üstünlüğü ilkesi; farklı düşünce ve inançların kurucu unsur olarak kabullenilmesi; bunun gereği olarak azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerine saygı duyulması ile bunların korunması; siyasi ve ahlaki eşitlik üzerine kurulu politikaların takip edilmesi; idari ve mali yönden şeffaf bir yönetimin olması gelir.

Peki! Günümüz Türkiye’sinin bu konulardaki durumu nedir? Totaliter oluşudur!

Totaliterdir, çünkü bugün Türkiye’de egemen olan yönetim şekli, siyaset bilimindeki adıyla ‘seçilmiş diktatörlük’ veya ‘yürütme egemenliği’dir. Mevcut siyasal yönetimin ancak bir sonraki seçimleri kaybetmesi durumunda denetlenebileceği ve hesap verebileceği bir anayasal dengesizlik hali olan ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentary sovereignty’ kavramı siyaset bilimine İngiliz siyaset adamı Lord Hailsham tarafından kazandırılmıştır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 272)

Bu yönetim biçiminde, parlamento çoğunluğuna egemen olan yürütme erki dilediği yasayı yapabilecek, değiştirebilecek veya feshedebilecek, yani her tasarrufta bulunabilecek güce sahiptir. Geride kalan sürede yaşananlar, bu bağlamda Anayasa’ya aykırı biçimde Hakimler ve Savcılar Yasası’nda yapılan değişiklikler, 5651 sayılı İnternet Yasası’nda yapılan değişikliklerle anayasal ve evrensel bir hak ve özgürlük olan iletişim serbestisine getirilen sınırlamalar, hak ve özgürlüklerin kullanılmasını ve korunmasını tehlikeye atan İç Güvenlik Yasası, kişiye özel çıkarılan yasalar, emniyet ve yargı örgütlerinde yapılan keyfi atamalarla yolsuzluk iddialarının soruşturulmasının engellenmesine ilişkin hukuka aykırı yasama tasarrufları ve idari tasarruflar, kimi gazeteci ve yazarların işlerinden atılmaları, tutuklanmaları, kararlarından dolayı yargıçların, yürüttükleri soruşturmalar nedeniyle savcıların meslekten çıkarılmaları, gözaltına alınmaları, tutuklanmaları, Kamu İhale Yasası’nda birilerini kayırmak için yapıldığı anlaşılan keyfi düzenlemeler, Sayıştay raporlarının TBMM’den ve halktan gizlenmesi suretiyle çiğnenen vatandaşın bütçe hakkı, yerel ve merkezi yönetimlerdeki denetimsizlik, kamu maliyesinin şeffaf olmayışı, Ergenekon, Balyoz davalarına ilişkin kumpas iddiaları, yine bu davalar ile KCK ve Fenerbahçe yöneticileri aleyhinde açılan davalarda yaşanan hukuksuzluklar, vb. Türkiye’nin tam da seçilmiş bir diktatörlük süreci yaşadığını ve bu sürecin hala devam ettiğini gösteren somut örneklerdir.

Sadece bunlar mı, dahası da var. Yürürlükteki anayasaya göre seçilen, o anayasaya bağlı kalacağına yemin eden ama kalmayan, o anayasa, o anayasada yazılı olan yönetim şekli değişmiştir, ben anayasaya uymam, siz anayasayı bana uydurun diyen bir Cumhurbaşkanı var ülkede.

Yıllardır milli irade, milli irade diyen, en son yapılan seçimlerde ortaya çıkan milli iradeye uymayan, o iradeye uygun bir iktidar kurulmasını engelleyen, bu amaçla seçimlerde en çok oy almış ikinci partinin başkanına hükümet kurma görevi vermesi gerektiği halde vermeyen, demokratik sürecin işlemesini tıkayarak ülkeyi yeni bir seçime gitmeye zorlayan bir Cumhurbaşkanı var.

Türkiye’yi süratle demokrasiden, hukuktan, hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran, devleti ve siyasal iktidarı kişiselleştiren bütün bunların, siyasal ve hukuksal alana bir yansıması vardır. Bu yansımanın siyaset dilindeki karşılığı ‘meşruiyet krizi’dir.

Latince ‘legitimare’ sözcüğünden türetilen meşruiyet kavramı genel olarak ‘yasallık/hukukilik’ anlamına gelir. Siyaset felsefecilerinin ahlaki ve rasyonel bir ilke olarak kabul ettikleri meşruiyet kavramı, yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını oluşturur. Bu anlamda meşruiyet bir kural sistemine, yani hukuksal ve anayasal sisteme itaat etmeye rıza göstermektir. Merkezinde ‘halkın rızası’ olan meşruiyetin varlığıyla yurttaşlar; devlete saygı göstermeye, devletin yasalarına itaat etmeye, siyasal iktidarın otoritesini kabullenmeye kendilerini mecbur hissederler.

Alman iktisatçı ve toplumbilimci Max Weber’e göre siyasal meşruiyetin kaynağı, bu bağlamda yurttaşların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenler farklı ve değişiktir.

Weber’e göre ilk siyasi meşruiyet tipi gelenek ve görenekler üzerinde temellenmiş olan ve her zaman varolduğu için meşru kabul edilen ‘geleneksel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194)

Weber’in geliştirdiği ikinci meşruiyet biçimi ‘karizmatik meşruiyet’tir. Bu meşruiyette yönetenin otoritesi, yönetenin kişiliğinde varolan güce, yani karizmaya dayanır. Teolojik bir kavram olan karizma ‘Tanrı vergisi’ anlamına gelir. Sosyo-politik bir kavram olarak karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik açıdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç demektir. Bu meşruiyet biçiminde lider, yanılmaz ve tartışılmaz bir önder, bir mesih, halk ise lidere itaat etmek zorunda olan muritlerdir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Weber’in kabul ettiği üçüncü meşruiyet tipolojisi, modernleşme sürecinde ortaya çıkan ve o nedenle modern devletlerde görülen, dolayısıyla 20 ve 21. Yüzyılların meşruiyet biçimi olan ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Bu meşruiyet biçiminde yöneten, yönetme otoritesini yasalarda açıkça tanımlanmış olan kurallardan alır. Yani meşruiyetin kaynağı hukuktur, başta Anayasa olmak üzere, Anayasaya uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan yasalardır. Yöneten irade yetkilerini varolan kurallardan, yani hukuktan alır, devleti bu kurallara göre yönetir. Hukukun koyduğu kurallar yöneten konumunda olanları bağladığı ve sınırlandırdığı için yöneten her istediğini yapamaz, keyfi davranamaz.

Demokratik rejimlerde adil ve özgür biçimde yapılan seçimler sonucunda halkın çoğunluğunun desteğini alan bir siyasi parti iktidar olur ve devleti yönetme yetkisini kazanır. Bu yolla kazanılan yönetme yetkisi/otoritesi Weber’in tanımladığı biçimiyle ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Ne var ki, iktidara geliş biçimiyle yasal ve meşru olan iktidar, iktidarda kaldığı süre içinde de icraatlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla Anayasa’ya, yasalara, hukuka, hukukun evrensel kurallarına, taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun davranmak zorundadır. Yani sadece iktidara geliş biçimiyle değil, iktidarda kalış biçimiyle, iktidar olarak yaptığı iş ve icraatlarla da yasal-rasyonel olmak zorundadır.

Aksi halde, yani halk tarafından kabul görmeyen siyasalar içinde olduğu takdirde, meşru olarak kazandığı siyasi otoritesinin yasallığı, hukukiliği, meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Meşruiyetin sorgulanmasının ardından meşruiyet kaybı gelir. Zira iktidar halkın rızasına dayanır, halkın rızasının sona erdiği durumda, iktidar da meşruiyetini yitirir.

Meşruiyeti zora giren ve sorgulanır hale gelen iktidarların başvuracağı en önemli araç baskı, sistematik korkutma ya da açık şiddete yol açan boyun eğdirmedir. Baskının amacı, kitleleri siyasetin dışında tutmak, onları ifade araçlarından yoksun bırakmak, bu suretle iktidarın sürdürülmesini sağlamaktır. Bu siyasi araçlarla olduğu kadar psikolojik araçlarla da yapılır. Baskıcı rejimler, yarattıkları korku iklimiyle; seçimleri, partileri, sivil toplum örgütlerini, yazılı ve görsel basını, yargıyı, bürokrasiyi ya zayıflatarak iş yapamaz hale getirirler ya da ortadan kaldırırlar.

Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi.

Son yapılan seçimlerde parlamentodaki çoğunluğunu kaybeden, ama yarattığı fiili durumla hükümet olmayı sürdüren, ‘Türkiye’nin yönetim şekli fiilen değişmiştir’ demekle, devlet de, iktidar da, hukuk da, anayasa da benim diyen Cumhurbaşkanı karşısında ‘pardon biz ne oluyoruz’ diyemeyen, aksine susan, pusan bir Başbakanın, Bakanların, iktidar partisi milletvekillerinin olduğu Türkiye’de, sadece iktidar krizi değil, son derece ciddi bir meşruiyet krizi vardır.

Terörün yeniden tırmanmaya başladığı, her gün şehit haberlerinin geldiği Türkiye yönetilemez durumdadır ve esasen yönetilmemektedir de. Ekonomi de, iç ve dış güvenlik de iktidarın kontrolü dışındadır. İktidarın kendisi olsun, Anayasaya göre ‘Türkiye Cumhuriyetinin, Türk Milletinin birliğini temsil etmekle, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu biçimde çalışmasını gözetmekle’ görevli olan ama bu görevlerini yapmayan Cumhurbaşkanı, hem güvenilirliğini, hem de meşruiyetini yitirmiştir.

Aile ilişkilerinden, arkadaşlık, dostluk gibi kişisel ilişkilerde, çalışanların gerek birbirleriyle, gerekse işverenleriyle olan ilişkilerinde, şirket ortaklarının ve paydaşlarının gerek kendi aralarındaki ilişki de, gerekse müşterileriyle olan ilişkilerinde, her türden ticari ve ekonomik ilişkide, ulusal ve uluslararası ilişkiler ile küresel ekonominin işleyişinde olduğu gibi siyaset ve yönetim biliminde, yani seçen seçilen ilişkisinde en önemli unsur güvendir.

Kendisini ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan yönetim ve yaşam gurusu Dr. Stephen R. Covey, ‘Güven’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Güven yalnızca güvenilirliğin meyvesi değildir; aynı zamanda motivasyonun da köküdür. En yüksek motivasyon biçimidir.

Günümüzde güven, sadece ahlaki bir değer, bir iç ses değil, emek kadar, sermaye kadar, üretim kadar aziz bir şeydir, elle tutulur, gözle görülür bir şeydir, somut bir şeydir. Ticarette olsun, ekonomide olsun, siyasette olsun hemen her şeyi etkileyen, değiştiren bir şeydir. En önemlisi gitti mi asla geri gelmeyecek ve onarılamayacak olan bir şeydir. Aile ilişkilerinde de, arkadaşlık dostluk ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de, ticari yaşamda ve nihayet siyasi yaşamda gitti mi bir daha geri gelmeyecek olan bir şeydir.

Ne yazık ki AK Parti iktidarı en önemli şeyi, yani halkın büyük çoğunluğunun kendisine duyduğu güveni, iş yapma motivasyonunu, en önemlisi meşruiyetini kaybetmiştir. En son yapılan seçimde aldığı %41 civarındaki oy da bunu göstermektedir.

Zor günler yaşayan Türkiye ‘ya bir yol bulmak ya da yol yapmak’ zorundadır. Yeni yapılacak seçimler dileriz buna vesile olur. Türkiye yolunu bulur ve bu yolda huzurla, güvenle geleceğe doğru ilerler. Değil ise, bu güzel ülkeye de, bu ülkenin masum ve güzel insanlarına da yazık olur…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim