• BIST 107.286
  • Altın 143,230
  • Dolar 3,5609
  • Euro 4,1491
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 29 °C

Metin Feyzioğlu; "Beceriksiz Dış Politikanın Cezasını Herkes Çeker"

Metin Feyzioğlu; "Beceriksiz Dış Politikanın Cezasını Herkes Çeker"
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, yaptığı yazılı açıklamayla gündemdeki konuları değerlendirdi. Feyzioğlu, "beceriksiz dış politikanın cezasını herkes çeker" dedi.

BECERİKSİZ DIŞ POLİTİKANIN CEZASINI HERKES ÇEKER

Dünyanın en vahşi ve kanlı terör örgütü IŞİD tarafından Musul'da rehin alınan yurttaşlarımızın özgürlüklerine, vatanlarına, ailelerine kavuşmalarından tarifsiz bir mutluluk duyduk. İçimiz içimize sığmadı, o gün hepimize bayram gibi geldi. İşte bu, millet olmaktır. Tasada ve kıvançta birliktir.

Konsolosluk kuşatıldığında polislerimiz niçin direnmediler diye sormak, insafsızlıktır. Ağır silahlara sahip binlerce teröriste karşı ateş açmak, Musul'daki her Türk vatandaşının hayatına mal olabilirdi.

Tutsak değillerdi, danışıklı döğüş yaptılar, zamanı gelince de güle oynaya döndüler demek, acımasızlıktır. Kurtulan yurttaşlarımızı evlatlarına, eşlerine, ana babalarına sarılırken izleyip de duygulanmayanımız var mıdır? Peki ya karanlık bodrumlarda o küçücük çocukların ve analarının çektikleri?

Yurttaşlarımızın kurtarılmasında emeği geçen herkese, başbakan, bakan, diplomat, MİT görevlisi, asker, polis, teşekkürü borç biliriz.

Yurttaşlarımızın nasıl kurtarıldığını, pazarlık yapılıp yapılmadığını bu aşamada sormuyoruz, Çünkü bir pazarlık yapılmış ise, teröristlerle pazarlık başka yurttaşlarımızın hayatını tehlikeye atacaktır.

Bunları söyledikten sonra, şimdi asıl soruyu soralım. Ortadoğu'da benden habersiz kuş uçmaz, kanat bile çırpılmaz diyen bir Türkiye'den, Musul'un işgal edilmek ve konsolosluğunun basılmak üzere olduğunun istihbaratını bile alamayan, kanadı kırık bir kuş gibi kaderine razı olan bir Türkiye'ye nasıl geldik? İşte bunu sormak, sorumluluk sahibi her yurttaşın görevidir.

1- Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani'nin beyanatından anlıyoruz ki, konsolosumuza sizi tahliye edelim diye teklif etmişler, kabul görmemiş. Barzani, olaylar çok hızlı gelişti, bu kadarını kimse tahmin etmiyordu diyor (http://www.ntvmsnbc.com/id/25521432/).

Bir konsolos, binayı veya şehri terk etmesi emrini alırsa, gereğini yapmak zorundadır. Demek ki, her türlü istihbaratı tek elde toplayarak değerlendirmesi gereken Ankara’dan bu emir gelmiyor. İlk tehlike belirtisinde Türkiye'ye gönderilmesi gereken eş ve küçük çocuklar bile tahliye edilmiyor.

İşte bunun sebebini sorgulamalıyız. Bir istihbarat zaafı mı vardır? Varsa sebebi nedir? Sorumlusu kimdir? İstihbarat geldi, fakat buna rağmen tahliye emri Dışişleri Bakanlığı tarafından verilmedi ise, bunun sebebi nedir? Sorumluları kimlerdir? Akıl almaz bu ihmaller zinciri şu soruyu açıkça sormamızı gerektiriyor: Yurttaşlarımız rehin mi alınmıştır, rehin mi verilmiştir? Burada sözünü ettiğimiz sorumluluk hukuki, cezai ve idari sorumluluktur. Bırakınız bir hukuk devletini, aşiret ya da kabile standartlarının üzerindeki herhangi bir devlet bu sorgulamaları yapmak zorundadır.

Ortada, bir gurur tablosu yoktur. Türkiye için tarihi fırsatların oluştuğu, akıllı stratejilerle yüründüğü takdirde milli birlik ve beraberliğimizi hiç olmadığı kadar sağlamlaştırabileceğimiz, ekonomik açıdan da inanılmaz kazançlar elde edebileceğimiz bu süreçte; tel tel dökülen, hayalperest, derinlikten yoksun bir dış politika, paranoyalarla şekillenen partizan bir iç politika sebebi ile sonu belirsiz bir kaosun içine sürükleniyoruz.  

 

Bazı satırbaşlarını hatırlayalım;

1- Cemaat ve AKP’nin el ele yürüdükleri günlerde, Balyoz, Ergenekon ve Casusluk Davalarıyla Türk ordusu ve emniyet teşkilatı, ağır zarara uğratıldı. İstihbarat gücü kırıldı. Caydırıcılığımıza büyük darbe vuruldu. Orduda, emniyet teşkilatında ve belki de MİT’te büyük tasfiyeler yapıldı, yetişmiş personel ya düzmece delillerle zindana atıldı ya da emekliye sevk edildi veya kızağa alındı. Liyakatin yerini ilkel bir partizanlık ile yandaşlık-kayırmacılık; “benden ise iyidir, benden değil ise haindir” anlayışı aldı. Aydınlar, basın ve farklı düşünceleri seslendiren herkes üzerinde tam bir engizisyon baskısı uygulandı.

2- Adil yargılanma hakkı yok sayılarak yürütülen KCK davalarında yerel yönetimlerde Kürt siyasetçiler üzerinde büyük baskılar uygulandı, yüzlerce siyasetçi tutuklandı. Bu furyadan avukatlar da nasibini aldı.

3- Özetle, yargı bir öç alma ve siyaseti şekillendirme mekanizması olarak kullanıldı.

4- Cemaat ve AKP’nin pek kanlı geçmekte olan iç savaşında ise paranoyalarla şekillenen cadı avları başladı. Partizanlık yeni boyutlar kazandı. Bu süreçte yargı, emniyet ve muhtemelen istihbarat yine büyük yaralar aldı.

5- Hükümet, içeride hiç görülmemiş bir mezhepçilik söylemini iç politika malzemesi yaptı. 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı’da başımıza gelen Türkiye’nin gördüğü en kanlı bombalama eyleminden sonra bizzat Başbakan, ölenlerin Sünni olduğunu vurgulayarak mezhepçi bir söylemle üzüntüsünü dile getirdi(http://www.youtube.com/watch?v=CHdX6labXpU).  O tarihte bu eylemi mezhepçi El-Kaide terör örgütü sahiplendiğinde, bu örgütü savunurcasına Emniyet Genel Müdürlüğü’ne telaşlı bir açıklama yaptırılarak, adı geçen örgütün sorumlu olmadığı söyletildi (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24841683.asp).

2

6- İç politikadaki bu mezhepçilik, dış politikaya sözde stratejik derinlik olarak yansıtıldı. Yeni Osmanlıcılık, hayalperest ve sorumsuz bir yaklaşımla dış politikamızın merkezine oturdu. Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı sonrası kurulan devletler bölünme tehdidi altındayken, Türkiye bu bölünmeden çıkar sağlamayı hedefleyen hayalperest Osmanlıcılık anlayışıyla sürece destek verdi. Yurtta barış, dünyada barış ilkesinin bizi dünyanın bu en karmaşık coğrafyasında güven içinde yaşattığı gerçeği unutuldu, saplantıların esiri olundu. Dış politikamız, sadece Suriye ve Irak’ın bölünmesine katkı sağlamakla kalmadı, Büyük Kürdistan, Birleşik Kürt Silahlı Kuvvetleri gibi toprak bütünlüğümüzü doğrudan tehdit eden bir zincirleme tepkiyi tetikledi veya güçlendirdi. 

7- Türk Hükümeti’nin Ortadoğu’da başta IŞİD olmak üzere terör örgütlerine ve radikal silahlı gruplara lojistik destek sağladığı, sınırlarından giriş çıkışa göz yumduğu, bu örgütlerin yaralılarını tedavi ettiği ve hatta silah yardımı yaptığı, saygınlığı uluslararası ölçülere göre tartışılmaz olan basın yayın organlarında (http://www.nytimes.com/2014/09/16/world/europe/turkey-is-a-steady-source-of-isis-recruits.html) açıkça ifade edilmekte. Türkiye’de hükümetin kontrolündeki bir kısım gazete ve televizyonun, kendi hükümetlerinin icraatlarına karşı söz söylemekten çekinmeyen bu basın yayın organlarını dış güçlerin borazanlığını yapmakla suçlaması en hafif tabiriyle gülünç. İddialar ciddi boyutta ve elbette araştırılması gerekir. Bunun için bağımsız, tarafsız adil yargılama yapabilen, güvenilir, keyfilikten uzak bir yargıya ve özgür basına ihtiyaç olduğu kuşkusuz. Bir gün elbette böyle bir yargıya ve basın özgürlüğüne sahip olacağız.

8- Nedeni bilinmez şekilde Musul Başkonsolosluğumuzun tahliye edilmemesi sonucunda tam yüz bir gün boyunca yalnızca yurttaşlarımız değil Türkiye de esir alındı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Kerkük’ü, IŞİD’den koruma iddiasıyla işgal etti. Barzani, “Kerkük Kürt şehridir, Türkmenlerin güvencesi biziz” dedi. Bir zamanlar kırmızı çizgileri olan Türkiye, sus pus kaldı. Irak Anayasası’nın 140. maddesine ve 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’na aykırı olan bu işgale karşı, Türkiye Başbakanı kısık sesle olsun bir  “Eyy!” ve Türkiye Dışişleri Bakanı “sabrımızı test etmesinler!" diyemedi. Böylece Türkiye’nin de hoşgörüsü ile büyüyen IŞİD Musul’u, IKBY, Kerkük’ü alıverdi. Kerkük’ü alan IKBY, Irak’tan bağımsız bir Kürt Devleti’ni daha güçlü bir şekilde seslendirir oldu. IŞİD’e karşı PKK’nın güçlendirilmesi de uluslararası çevrelerde konuşulmaya başlandı (http://www.ft.com/intl/cms/s/0/6f22e10a-3f44-11e4-a861-00144feabdc0.html#axzz3EEuzO2iR).

9- Ortadoğu’da devletler bölünme sürecine girip yıkılmaya yüz tutmuşken yaşamsal kaygıyla ve güvenlik ihtiyacıyla insanlar, mezhepsel veya etnik bağlarıyla bir araya gelerek, terör örgütlerinin veya devlet dışı yapıların çatısı altına sığınmaya mecbur bırakıldılar. Musul’u alarak petrol zengini, Irak ordusunun ağır silahlarını ele geçirerek ordu sahibi olan IŞİD, asker ve “halk” ihtiyacını da bu şekilde giderdi. Böylece devletleşmeye başladı. Vahabi-Selefi mezhebi dışındaki Müslümanları kâfir sayıp katledilmelerini meşru gören IŞİD, işgal ettiği topraklarda etnik temizliğe girişti. Sonuçta on binlerce insanı katletti. Milyonlarca insanı topraklarından sürdü. Türkiye, tarihinin en büyük mülteci ve sığınmacı akınına uğradı. İki milyona yakın Suriyeli ülkemizde yaşamaya başladı. Sınırımızın hemen dışında bir güvenli bölge veya hemen gerisinde bir toplanma şeridi oluşturmayı beceremediğimiz için evinden yurdundan kaçmak zorunda kalmış Suriyeliler şehirlerimize akın etti. On yıllarca çözülemeyecek devasa bir insani ve toplumsal sorunla karşı karşıyayız. Sınırı kapayıp, “gelemezsin” demek çare değil; kapıları açıp, “istediğiniz gibi yerleşin” demek çare değil. Devlet bir türlü organize olamıyor. Kaçan Suriyelilere Türkiye’deki yakınları yardım etmek için çırpınıyor. Suriyeliler, potansiyel suç mağdurları ve failleri olarak yaşamak zorunda kalıyor. Toplumsal düzen sarsılıyor. Sokaklarımız güvenli olmaktan çıkıyor.

3

10- 30 Mart 2013 tarihinde, İmralı’da hükümetin aktif katılımıyla kaleme alınan mektubu değerlendirdiğimizde söylemiştik. Baştan sona yeni Osmanlıcı bir zihniyetle yazılmış bu mektup, Ortadoğu’da devletlerin yıkılmasından, sınırların yeniden çizilmesinden söz ediyor demiştik. Bu, barışın değil, Türkmenler, Kürtler, Ezidiler, Şiiler, Nusayriler ve Aleviler gibi Ortadoğu’da yaşayan bütün halkların felaketi olacak savaşların yol haritasıdır diye belirtmiştik (http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/20434-mektuptan-baris-degil-ortadoguya-savas-cikti.html). Maalesef öyle oldu.

Barışın haritası, demokrasidir, insan haklarıdır, hukukun üstünlüğüdür, ırkçılıktan, mezhepçilikten, her türlü ayrımcılıktan uzak eşit yurttaşlıktır ve bütün inançlara saygılı laikliktir. Dini siyasete alet eden, iktidara sahip olanların mezhebini başkalarına dayatan, herhangi bir ırkçılığa prim veren, akılcılıktan bilimsel verilerden kopuk, saplantılı bir dış politika yürüten, hamasi nutuklarla bezenmiş, paranoyaların alevlendirdiği cadı avlarına kapılmış,  “devlet benim” diyen bir anlayış ülkemize ve bölgemize barış getiremez. Hukukun üstünlüğü sağlanmadan toplumsal barış olmaz.

Şimdi birileri diyecek ki “sen dış politika uzmanı da mı oldun?”.  Sayın Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı yaptığı bir ülkede, uzman olduğumu söyleyemem ama dış politikadan anladığımı söylersem herhalde kimse yadırgamaz.

Avukat Prof. Dr. Metin FEYZİOĞLU

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim