• BIST 107.478
  • Altın 151,228
  • Dolar 3,6615
  • Euro 4,3022
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 19 °C

OHAL'i Yaşayan Hukukçular OHAL’i Değerlendirdi

OHAL'i Yaşayan Hukukçular OHAL’i Değerlendirdi
Bölgede 15 yıl boyunca uygulanan OHAL döneminde avukatlık yapan avukatlar uygulanan hukuksuzlukları ve yapılması gerekenleri anlattı.

Diyarbakır Barosu eski Başkanı Mehmet Emin Aktar, toplumun geldiği bilinç düzeyi itibariyle 90'lı yıllardaki uygulamalara dönülmesine izin vermeyeceğini belirtirken, Avukat Mesut Beştaş da, insanların hak arama yollarını zorlamaktan asla kaçınmamasını önerdi.

Askerin 15 Temmuz'daki başarısız darbe girişimi ardından, Meclis’in Türkiye genelinde 3 ay süresince ilan ettiği OHAL, akıllara 90'lı yıllarda bölgede yaşanan uygulamaları getirdi. Bölge illerinde 1987'de başlatılan 2002 yılında kaldırılan OHAL hafızalara köy yakma, "faili meçhul" cinayetler, infazlar, gözaltında kayıplar, işkence ve hukuksuzluk olarak kazındı. Her türlü muhalefet, farklı seslerin ve hak arama mücadelesinin acımasız şekilde bastırıldığı bu karanlık dönemde çalışan hukukçular yaşadıklarını anlattı. 1990 yılında Diyarbakır’da avukatlık mesleğine başlayan Mesut Beştaş, o döneme ilişkin olarak, "Bir kere hukukun önemli oranda askıya alındığı yerde hukukçu olmak büyük bir talihsizlikti. Biz de bunun talihsizliğini yaşadık. Belli bir hukuki standardın olmadığı bir yerde hukukçular olarak bundan ıstırap duyduk. Hak arama yollarını zorlamaya, bu yolları hep öğretmeye çalıştık. Ancak önümüze hep engeller çıkardılar" dedi.

'Resmi kurumlara gözaltıları kabul ettirme arayışındaydık'

OHAL döneminde gözaltına alınanlara hukuki yardım yollarının kapatıldığını söyleyen Beştaş, resmi kurumlara gözaltına alınan kişilerin yaşadığını ve bunların gözaltında olduğunu kabul ettirme yönünde girişim içerisinde olduklarını söyledi. Beştaş, "Savcılık, emniyet ve diğer resmi kurumlara yaptığımız başvurularda gözaltına alınan kişilerin resmi olarak gözaltına alındığını, bu kişilerin gözaltında kaybettirilmemesinin arayışı içerisindeydik" diye belirtti.

'Tanığı sanığı ve mağduru olduk'

Beştaş, 90'lı yıllarda yaşanan gözaltı ve "faili meçhul" cinayetlerde katledilen bir arkadaşının cenazesini teşhis ettiğini söyledi. O dönemde insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütlerinin yeterli olmasa da verdiği çabanın çok değerli olduğunu anlatan Beştaş, "Ben de o dönemde hukukçuluk ve hak arayışı içerisinde olan gerçekten mağdurdan yana tutum sergileyen herkes kadar zorluk çektim. Tehdit edildim, gözaltına alındım, işkence de gördüm, tutuklandım. OHAL'in şüphelisi olduk, sanığı olduk, tanığı, mağduru olduk. İsterdik ki OHAL'in yargılanmasının hakimliğini savcılığını yapalım. Ne yazık ki bu şansı bulamadık. Tanığı, sanığı, mağduru olduğumuz OHAL'in yargılanmasını sorgulanmasını da konusunda hala umudumuzu kaybetmedim" diye kaydetti.

'Ne olursa olsun hakkınızı koruyun'

Bundan sonraki süreçte insanların hukuksuzluk ve keyfiliklere karşı hak arama yollarını zorlayacağını belirten Beştaş, "Bu ülkemizin ve insanların geleceği açısından önemlidir. Her insanın hak arama yollarını zorlamaktan asla kaçınmasın derim. Evet, zorlanabilirsiniz, horlanabilirsiniz, işkence görebilirsiniz. Ama asla haklarınızı takip etmeyi takipçisi olmayı bırakmayın. Peşini bırakmayı derin" diye belirtti.

'O dönemde toplum karanlığın içinde yürütülüyordu'

Sıkıyönetimin kaldırıldığı OHAL'in ilan edildiği 1987 yılında avukatlık mesleğine başlayan Diyarbakır Barosu eski Başkanı Mehmet Emin Aktar ise 1990'ların başında çıkarılan Başbakanlık genelgesiyle daha önce vekâletini aldığı gözaltındaki müvekkilleriyle bir kereye mahsus olmak üzere görüşmeye başladıklarını söyledi. Aktar, "Gözaltına alınan birçok insanın önceden avukatta vekâleti yoktu. Vekâleti olmayınca haliyle avukattan yararlanamıyordu. Sonra bilinçlenen birçok insan 'Her an başıma bir şey gelebilir. Önceden vekâletname çıkarayım avukatta bulunsun' diyordu. O şekilde vekâletini bulunduran çok sayıda müvekkilim vardı. Çünkü o dönemde toplum karanlığın içinde yürütülüyordu" diye belirtti.

Gözaltına alınanların tutuldukları 30 günlük sürede, yıkanma, tıraş olma, elbisesini değiştirme imkânı olmadığını anlatan Aktar, "Bu insanlar gözaltında yeterli beslenmediği için çok zayıflamış, sakalları uzamış perişan bir halde adliye getiriliyorlardı. Bu görüntü çok korkunç ve kötüydü. Adliyede bu manzarayla her gün karşılaşıyorduk" dedi.

Yargılamalarda insanları hayrete düşüren kötü uygulamaların olduğunu belirten Aktar, "DGM'lerdeki duruşmalarda bir sanık mahkemeye karşı politik bir tutum aldığında, slogan attığında, askerler mahkeme başkanını dinlemeden herhangi bir işaretle bu tutukluyu döverek ve yerlerde sürükleyerek duruşma salonundan çıkararak götürüyordu. Bunların tümü bir pratik olarak sürekli bir biçimde uygulandı. Bu uygulamayı zaman zaman protesto ettik. Duruşmalar girmeme kararı aldık" diye belirtti.

'Haksızlığı ve keyfiliği kabul etmemeleri lazım'

90'lı yıllarda karakollarda yaşanan işkence ve kaybettirmeler nedeniyle karakolların hala kendisine kötü şeyler çağrıştırdığını söyleyen Aktar, "Bu jandarma ya da polis karakolu olabilir. Hala hiç bir karakol bize sempatik gelmez. Çünkü karakollar bize gözaltında kaybı, işkenceyi hatırlatıyor. Güvenmiyorsunuz. Girdiğinizde çıkıp çıkmayacağınıza ilişkin bir güvenceniz yok o dönemde" diye anlattı. Toplumun geldiği bilinç düzeyi nedeniyle 90'lı yıllara dönülmesine izin verilmeyeceğini vurgulayan Aktar, "OHAL döneminde toplum tamamen bir güvensizlik korku atmosferine sokulmaya çalışıldı. Bu korku atmosferini olmayacağını görerek kendi imkânlarıyla aştı. Partiler ve dernekler kurarak bir araya gelerek bunu aşamaya çalıştı. Bundan sonra bunu yapmanın çok rahat olmayacağını düşünüyorum. Çünkü toplum buna karşı ciddi bir tepki ve direnç gösterir. Bunun yanında 90'lı yılları göre günümüzde sivil toplum alanı da güçlendi. Toplumdaki dayanışma bilinci gelişti. Toplum da 90'lı yıllara göre daha öz güvenli" diye konuştu.

OHAL döneminde yaşanacak keyfi uygulama ve hukuksuzluklara karşı vatandaşlara çağrıda bulunan Aktar, "Haksızlığı ve keyfiliği kabul etmemeleri lazım. Güçleri yetmiyorsa bunu teşhir etmek, başkalarına duyurmak ve bunu belgelemek gibi imkânları varsa bunu yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Bunun bir kamera veya video kaydıyla geniş kesimlere gösterilmesi aynı zamanda caydırıcılık rolü de oynar. Keyfi tutum ve hukuksuzluğun önüne de geçer. Caydırıcı olur" dedi.

DİHA

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim