• BIST 108.392
  • Altın 143,286
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 29 °C

Olağanüstü Koşullar ve Anayasal Düzen

Olağanüstü Koşullar ve Anayasal Düzen
Taraf gazetesi yazarı Ümit Kardaş bugünkü yazısında olağanüstü koşulları ve anayasal düzeni yazdı.

Şükrü Hanioğlu’nun yaptığı tespitle, Türkiye İmparatorluk döneminden bu yana olağanüstü koşullar ve olağan dışı çözümler sarmalında yaşıyor. Osmanlı ve Cumhuriyet tecrübeleri siyasetin kısa dönemler dışında sürekli kendini tekrarlayan bir olağanüstü hâl sürecinde yaşadığını gösteriyor. Siyaset aslında farkında olduğu ilkeleri ve özgürlük, demokrasi, hukuk gibi idealleri dışlamayı olağanlaştırmış durumda.
 
II. Mahmut ve II. Abdülhamit dönemleri sözkonusu ilke ve ideallerden uzaklaşmanın süreçleri olarak yaşandı. II. Meşrutiyet’le birlikte 1908-1912 arasındaki süreçte bu ideallere yaklaşma umudu doğmuşken, 1912’deki Bâb-ı Âli baskını ile rejim İttihat ve Terakki diktasına evrildi.
 
Cumhuriyet, olağanüstülüğü olağanlaştırmak geleneğini tevarüs etti. Her zaman ülkenin olağanüstü koşulları vardı. 1950’den 2007 yılına kadar geçen dönemde sert askerî darbeler, askerî darbe teşebbüsleri, post-modern darbe ve olağan gibi gözüken dönemlerde de askerî vesayet süreci yaşandı. Türkiye, 2007’den itibaren kadim sorunları ilke ve ideallere yaklaşarak çözmek isterken ve 12 Eylül 2010 Anayasa değişiklikleriyle sürekli bir olağanlaşmanın umudu artmışken, siyasi iktidar 2011’den itibaren otoriterleşme eğilimine girerek yine bu ilke ve ideallerden uzaklaşmaya başladı.
 
Cumhuriyet kurulduğundan bu yana devlet hukukun sınırladığı, hukuk içinde hareket eden bir güç olmadı. Tarihsel alışkanlıkla içinde çeteler üretti, merkeze gelenleri de çeteleştirerek işbirlikçi yaptı. Kumpas ve tuzaklar hazırladı, cinayetler işledi, suçluları korudu. Yargı erki ise sözkonusu devlet anlayışına uygun olarak bireye karşı devleti koruyan milliyetçi-militarist zihniyetle ideolojik ve antidemokratik bir hukuk üretti.
 
Bütün bu olumsuzluklara rağmen şekilde ve görünürde bir yargı ve kurmaca bir hukuk vardı. Ancak 25 Aralık 2013’te önemli bir kırılma yaşandı. İlk kez bir mahkeme kararı siyasi iktidarın emriyle uygulanmadı. Hatta savcı çaresizlik içinde bildiri dağıttı. Bu aslında Anayasa’nın 138. maddesinin son fıkrasındaki düzenlemeye aykırıydı ve cebir kullanarak anayasal düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmek suçunu oluşturuyordu. (TCK m.309) Anayasa’nın 138. maddesine göre yasama ve yürütme organlarıyla idare, mahkeme kararlarına uymak zorundaydı ve bunların yerine getirilmesini geciktiremezdi. Darbe anayasal düzene yargı üzerinden yapılmıştı. Siyasi iktidar ise yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını kendisine karşı bir darbe gibi anlattı. Oysa demokrasilerde siyasi bir saik ve sonuç gözetilerek yapılmış bir soruşturma olsa dahi, böyle ciddi bir iddia karşısında yapılacak olan, anayasal bir darbe yapmak değil, istifa edip, mahkeme kararlarına uymaktır. Eğer yargı kimse için bir teminat değildiyse 12 yıldır bu yargıda adalet arayanların durumuna neden göz yumuldu?
 
Anayasa Mahkemesi, Balyoz davasına ilişkin kararıyla, bireysel başvuruya ilişkin kanuna aykırı olarak temyizden geçmiş hususlarda inceleme yasağını deldi. Bu durumda temyiz incelemesinden geçmiş ve başvuru süresi geçmemiş bütün davalar için yol açılmış oldu. Yine Aziz Yıldırımhakkındaki kesin hükme bağlanmış davada, Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki teknik takibin kaldırılmasına ilişkin değişiklik gerekçe gösterilerek yargılamanın yenilenmesi talebi kabul edildi. Oysa ceza muhakemesinde prensip, değişiklikte derhal uygulanma ilkesidir. Bu değişiklik kesinleşmiş bir hükümde geriye doğru uygulanamaz. Hukukun ilkelerine bu kadar zarar verileceğine af çıkarılsaydı bundan çok daha iyi olurdu.
 
Bunların dışında eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in verdiği soru önergesinde yer alan, hizmet hareketinin bir suç örgütü olarak nitelendirilmesine yönelik delil üretilmeye çalışıldığı iddiası durumun vahametini gösteriyor. Yine TarafGazetesi’nin otomatiğe bağlanmış düzeltmeye ilişkin mahkeme kararlarıyla ve vergi denetimleriyle baskı altına alınıp bunaltılmaya çalışılması tespitimizi doğruluyor.
 
Gelinen noktada ceza ve ceza usul hukukunun temel ilkeleri yok edilmiş, görünürdeki yargı ve anayasal düzen çökmüş, hak ve özgürlükler hukuk güvencesinden yoksun bırakılmıştır. Türkiye gücün egemen olduğu, hukuka ve yargıya güvenin sıfırlandığı olağanüstü koşullarda yaşamakta.

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim