• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C

“Pek Çok Defa Kayyım Olarak Atandım, Böylesini Ne Gördüm Ne de Duydum”

“Pek Çok Defa Kayyım Olarak Atandım, Böylesini Ne Gördüm Ne de Duydum”
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talebiyle Koza İpek Holding ve bünyesindeki şirketlere Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğince kayyım atanması kararına tepkiler sürüyor.

Hukukçular kayyım atamasının ardından iki kanalın polis zoruyla karartılmasına sert tepki gösterdi.

Hukukihaber.net'e önemli açıklamalarda bulunan Türkiye Barolar Birliği eski Başkanı Av. Vedat Ahsen Coşar, "Bu suçlama inandırıcılıktan uzak. Ortada suçun varlığından daha çok, siyasi hesaplaşmalardan kaynaklanan bir suç imal etme gayreti var" dedi.

İşte Türkiye Barolar Birliği eski Başkanı Av. Vedat Ahsen Coşar ile yapılan o röportajın tamamı;
 
Koza-İpek Grubuna kayyım atanmasını ceza hukuku bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ceza hukuku uygulaması yönünden şirket yönetimi için kayyım tayin edilebilmesi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 133.maddesi hükmüne göre Türk Ceza Kanununda yer alan; ‘Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (Madde 79, 80), / Uyuşturucu veya uyarıcı Madde imal ve ticareti (Madde 188), / Parada sahtecilik (Madde 197), / Fuhuş (Madde 227), / Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (Madde 228), / Zimmet (Madde 247), / Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (Madde 282), / Silahlı örgüt (Madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (Madde 315), / Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (Madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337), / Ateşli Silahlar ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (Madde 12) / Bankalar Kanununun 22 nci Maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet, / Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren, / Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü Maddelerinde tanımlanan’ suçlardan birisinin işlenmiş olması koşuluna bağlıdır. 

'BU SUÇLAMA İNANDIRICILIKTAN UZAK'

Basında yer alan haber ve bilgilerden, Koza-İpek Grubuna isnat edilen  suçun, yukarıda sayılan suçlardan TCK.nun 314 ve 315.maddelerinde düzenlenen silahlı örgüt veya bu örgütlere silah sağlama suçu olduğunu anlamaktayız. Silahlı örgüt de sanırım Fethullah Gülen’in başında bulunduğu cemaat. Bu örgütün veya cemaatin silahlı bir örgüt olduğu hususundaki delillerin neler olduğu konusunda, ne şahsen benim, ne de kamuoyunun sağlıklı bir bilgisi yok. Dahası kamuoyunda oluşmuş böyle bir kabul veya kanaat de yok. Dolayısıyla bu suçlama inandırıcılıktan uzak. Ortada suçun varlığından daha çok, siyasi hesaplaşmalardan kaynaklanan bir suç imal etme gayreti var. 

Daha düne kadar ‘ne istediniz de vermedik’ diyen, yine ‘beraber yürüdük bu yollarda’ diyen bir siyasi iradenin, eski ortağına yönelik bir suç isnat etme çabası var.  Eğer bu cemaat bir suç örgütü ise, silahlı bir çete ise, bugün bu isnatta bulunan siyasi irade önceki beyanlarına göre bu örgütün ortağıdır. Her ne kadar siyasi irade, bu olay bizimle ilgili değil, bizim dışımızda ve yargı tarafından başlatılan hukuki bir süreç diyor ise de bu doğru değil. Kamuoyundaki ortak kabul de bu yönde. Onun için olay hukuki olmaktan daha çok siyasi. 

'KURT KIRMIZI BAŞLIKLI KIZI YEMEYE KARAR VERMİŞ'

Olayı duyduğumda aklıma Grimm Kardeşler’in ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ hikayesi geldi. Hani şu Kırmızı Başlıklı Kız’ı yemekte kararlı olan Büyükanne kıyafetindeki kurdun, kendisinden kuşkulanan Kırmızı Başlıklı Kız’ın ‘Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?’ sorusuna, ‘Seni daha iyi kucaklamak için!’ / ‘Kulakların neden büyük, peki?’ sorusuna, ‘Seni daha iyi duyabilmek için!’ / ‘Gözlerin neden kocaman, peki?’ sorusuna,  ‘Seni daha iyi görebilmek için,’ /  ‘Dişlerin neden sivri peki?’ sorusuna, ‘Seni daha iyi yiyebilmek için,’ diye cevap veren kurt. Yani kurt Kırmızı Başlıklı Kız’ı yemeğe karar vermiş bir defa. Olay tamamen bu. Onun için kurdun kanun pozunda, hukuk pozunda, savcı pozunda, hakim pozunda, kayyım pozunda, polis pozunda olmasına aldanmamak gerekir.    

GÜCÜ ELİNDE BULUNDURAN, BİR NEDEN BULUR!   

Buna uygun düşen bir de fıkra var. Canı sıkılan tilki ile kurt kendilerini eğlendirmek için bir oyun planlamışlar. Ormanda uygun bir yerde oturmuşlar, ilk gelen hayvanı dövelim demişler. Az sonra neşeyle tavşan görünmüş. ‘Senin neden başında şapka yok’ deyip dövmüşler tavşanı. Tavşan ağlayarak geri dönmüş. Şapkasını giymiş geri gelmiş. Bu defada ‘senin şapkan neden eğri’ diyerek dövmüşler tavşanı. Tavşan gözünde yaşlarla canı yanarak ormana geri gitmiş. Kurtla tilki artık oradan ayrılmıştır diye geri dönmüş. Bakmış ki kurtla tilki yine aynı yerdeler. 

Bu defa dayak atmazlar diyerek yoluna devam etmiş. Yanlarına gelince tilki ‘git bize sigara al’ demiş. Bunlar ‘fitreli alsam neden filtreli aldın, filtresiz alsam neden filtresiz aldın diye bahane edip beni yine döverler’ diye düşünerek, ‘filtreli mi olsun, filtresiz mi olsun’ diye sorunca, ‘vay sen kim oluyorsun da bize soru soruyorsun’ diye bir daha dövmüşler tavşanı. Yani siyasi irade cemaati dövmeye karar vermiş bir defa. Buna karar verince gücü elinde bulunduran bir neden bulur. Nitekim bulmuş da.            

'HEM ANAYASAYA HEM DE TANRININ İRADESİNE BİR SALDIRIDIR'

Koza-İpek Grubuna kayyım atanmasını Anayasa temelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anayasa ile güvence altında olan mülkiyet hakkı kutsal bir hak. Büyük İngiliz düşünürü John Locke’un nitelemesiyle ‘Tanrı bağışı’ olan bir hak. Tanrı bağışı niteliğinde olmakla, dünyevi güçler, iktidarlar tarafından bağışlanmış bir hak değil. Dolayısıyla dünyevi iktidarlar tarafından geri de alınamayacak bir hak. Tanrı vermiş, Tanrı alır. Koza-İpek Grubuna kayyım atanması, bu yolla bu grubun malvarlığına, mülkiyetine, mülkiyet hakkına el atılmış olması, hem Anayasaya, hem de Tanrı’nın iradesine, tasavvuruna karşı ve de çok ağır bir saldırıdır. 

Yine teşebbüs özgürlüğü de Anayasa ile teminat altında olan bir haktır. Koza-İpek Grubuna kayyım atanması, bu yolla bu grubun teşebbüs hakkının elinden alınması açıkça Anayasa’ya aykırıdır.   

'BÖYLE DAVRANMALARI AMACIN NE OLDUĞUNU GÖSTERİYOR'

İpek grubu 22 şirketten oluşuyor... Kayyımların ilk iş medya kuruluşlarına yönelmesini nasıl değerlendiriyor ve yaşananların seçime birkaç gün kala meydana gelmesi konusunda neler söylersiniz?

Kayyımların görev emrini alır almaz, daha şirkete mahkeme kararı tebliğ edilmezden önce İpek Grubuna ait medya kuruluşlarına yönelmiş olması amacın ne olduğunu tek başına gösteriyor zaten. Amaç siyasi iktidara, AK Parti’ye muhalif bir medya kuruluşunu susturmak, muhalif diğer medya kuruluşlarına da gözdağı vermek. Yani tavrınızı, tutumunuz değiştirmeseniz eğer, sizi de böyle yaparız, sizin akibetiniz de böyle olur demek. Ve elbette bütün bunlar önümüzdeki seçimlere yönelik ataklar, hukuku ve yargıyı araç olarak kullanan siyasi hamleler. Yani bütün bu yapılanlar, hukukun ve yargının siyasallaştırılmış olmasının somut örnekleri.  

ANAYASANIN 30. MADDESİ AÇIKÇA İHLAL EDİLDİ  

Bu sorunun ceza hukuku boyutu dışında bir de anayasal boyutu var. O da şu: Dün attığım bir tweette de ifade ettim. Anayasa’nın ‘Basın araçlarının korunması’ başlıklı 30. maddesi hükmüne göre ‘Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.’ Kayyım atamak yoluyla, göreve başlayan kayyımların ilk iş olarak İpek grubuna ait televizyon kanallarının yayınlarını durdurmalarıyla/karartmalarıyla sadece ifade özgürlüğü kapsamında olan basın özgürlüğüne ağır bir darbe ve ihlal yapılmamış, Anayasa’nın yukarıda ifade ettiğim 30.maddesi hükmü de ihlal edilmiştir.  

TÜRKİYE HUKUK TARİNDE BİR İLK

Yılların hukukçususunuz daha önce Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla bir holdinge kayyım atanmasına şahit oldunuz mu? Kayyımların AK Parti üyesi veya AK Parti ile organik bağları olduğu iddiaları var. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir? 

Kırk yıldır avukat olarak yargı camiasının ve uygulamasının içindeyim. Özel hukuk uygulaması bağlamında, mahkemeler tarafından pek çok defa kayyım olarak tayin edildim ve görev yaptım. Ceza hukuku bağlamında bir şirkete kayyım tayin edildiğini bugüne kadar ne duydum, ne gördüm, ne de tanık oldum. Sanırım bu Türkiye hukuk tarihinde bir ilk.   

YARGI ETİĞİNE AÇIKÇA AYKIRI

Kayyımların AK Parti üyesi veya AK Parti ile organik bağları olması durumunda mahkemenin/hakimin bu seçimi/tercihi anayasal güvence altında olan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkelerine ve yine iç hukukumuzun bir parçası olan, yargı mensuplarının uyma zorunluluğu bulunan 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’nin ‘Bağımsızlık, Tarafsızlık, Doğruluk ve Tutarlılık’ başlıklı bölümlerinde kabul edilen ve düzenlenen yargı etiği ilkelerine açıkça aykırıdır. 

ŞÜPHE VARDIR, HASTALIKLI ŞÜPHE VARDIR...

Sulh Ceza Mahkemesi'yle (Sulh Ceza Hakimliği) makul şüpheyle holdingin yönetimine kayyım atanır mı? Makul şüphe kavramı konusundaki genel değerlendirmeniz nedir? Kayyımın yetki ve görev alanının sınırları nelerdir?

Mevcut düzenlemeye göre atanabilir. Bu atama kanuna uygun olur belki ama hukuka, evrensel hukuk ilkelerine ve normlarına uygun olmaz. Neden olmaz? Bunu doğru analiz edebilmek için makul şüphe kavramını, bu kavramın evrensel hukuk temelindeki yerini ve değerini değerlendirmek gerekir. Şüphe insani bir duygudur. Sağlıklı şüphe vardır, hastalıklı şüphe vardır. Sağlıklı şüphe yararlı, hastalıklı şüphe zararlıdır. Mesela bilimin temeli meraktır, şüphedir. Merak ve şüphe sizi araştırmaya yöneltir. Her ikisi de öğrenmeyi tetikleyen özelliklerdir. Hastalıklı şüphe adı üzerinde zarar veren şüphedir. Bana göre hukuk uygulaması bağlamında makul şüphe, sağlıklı şüphe değil, hastalıklı şüphedir. Bu şüphe ile hareket ettiğinizde şüphelendiğiniz kişiye zarar verirsiniz. 

GEÇMİŞTEKİ DÜZENLEMELERİN NİYE YAPILDIĞI ŞİMDİ DAHA İYİ ANLAŞILIYOR

Çünkü makul şüphe kavramı son derece soyut ve subjektiftir. İstismara, kötüye kullanılmaya son derece elverişlidir. Bu kavramın ve kıstasın getirilmesi sonrasında somut delil olmadan arama ve gözaltı kararı verilmesi kolaylaşmış, kişilere ait taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma kapsamı  genişlemiş, daha önce ‘silahlı örgüt’ veya  ‘örgüte silah sağlama’ suçundan el koyma kararı verilirken, iktidarın hedefinde olan kişi ve kurumların mal varlığına el konulmasına imkan verecek şekilde ‘Anayasa’yı ihlal’, ‘yasama organına karşı suç’, ‘hükümete karşı suç’, ‘hükümete karşı silahlı isyan’, ‘silahlı örgüt’, ‘silah sağlama’, ‘suç için anlaşma’ soruşturmalarında el koyma kararı verilebilme yolu açılmış, telefon dinlemenin kapsamı genişletilmiş, daha önce şüphelinin telefonları ağır ceza mahkemesi kararıyla dinlenirken, bunun yerine hakim kararıyla dinlenmesi mümkün hale getirilmiştir. Bu düzenlemelerin hepsi birey hak ve özgürlükleri yönünden son derece tehlikeli düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin neden yapıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. 

YAŞANANLAR NEDE GERİ DÖNÜLDÜĞÜNÜ GÖSTERİYOR

Yasada yer verilen makul şüphe kavramına gelince: bu şüphe kısaca yaşamın olağan akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. CMK'da daha önce de yer alan makul şüphe kavramının yerine önce somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesi kavramı getirildi. Daha sonra bu da değiştirildi ve makul şüphe kavramına geri dönüldü. Doğrusu ‘somut delillere dayalı kuvvetli şüphe’ iken, pek çok Avrupa ülkesindeki düzenleme böyle iken, AİHS'nin ‘Özgürlük ve Güvenlik Hakkı’ başlıklı 5. maddesi ile ‘Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması Hakkı’ başlıklı 8. maddesinde özgürlüklerin ancak ‘ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, ülkenin ekonomik refahının, suç işlenmesinin önlenmesi, özgürlüklerin korunması’ için ‘kuvvetli şüphe’ şartıyla kısıtlanabileceği öngörülmüş iken,  Aralık 2014’de yapılan değişiklikle ‘makul şüphe' kavramına geri dönüldü. Yaşananlar neden geri dönüldüğünü gösteriyor. Bütün bunları yapabilmek için geri dönülmüş yani.

KAYYIMIN TARIK TOROS'U GÖREVDEN ALMASI...

Ceza Kanununda, Ceza Muhakemesi Kanununda kayyımın görev ve yetkileri hususunda bir düzenleme yok. Sadece Ceza Muhakemesi Kanununun 133.mahkemesinin ilk fıkrasında, hakimin şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyım atayabileceği, atama kararında, yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğinin kayyımın onayına bağlı kılındığı veya yönetim organlarının yetkilerinin tümüyle kayyıma verildiği hususunun yazılması gerektiği belirtilmektedir. Kararı görmediğim için kayyımlara 133.maddede yazılı olan yetkilerden hangisinin verildiğini bilmiyorum. Mahkeme kararı ile yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliği kayyımın onayına bağlı kılınmış ise eğer, kayyımların şirketlere bağlı medya kuruluşlarının yayın akışını düzenleme, yayına doğrudan müdahale etme, yayın politikasını belirleme, ekran karartma, BUGÜN TV Genel Yayın Müdürü Tarık Toros’u, diğer çalışanları görevlerinden alma hakları ve yetkileri yoktur. 

EKRAN KARARTMA YETKİLERİ YOK

Yok eğer yönetim organlarının yetkilerinin tümü kayyımlara verilmiş ise, kayyımların yayın politikasını belirlemeye, yayın akışını düzenlemeye yetkileri olmakla birlikte, ekran karartma yetkileri yoktur, bu durumda kayyımların Anayasa’nın ‘Basın hürdür, sansür edilemez’ diyen 28.maddesi hükmünün ve yine ‘Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar.’ diyen 26/1.maddesi hükmünün kendilerini bağladığını da dikkate almaları gerekir.   

'YARGI MAALESEF KULLANILDI'

Koza İpek Grubu'na kayyım atanmasının yargının, bir kez daha iktidar mücadelesinin ve muhalifleri sindirebilmenin aracı olarak kullanıldığı iddia ediliyor? Hem bu konuda, hem de hukuk/iktidar/siyaset ilişkileri ile yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Yukarıda da ifade ettim Koza İpek Grubu'na kayyım atanmasının referansı hukuki değil, siyasidir. Ve ne yazık ki bu süreçte yargı, iktidar mücadelesinin ve muhalifleri sindirebilmenin aracı olarak kullanılmıştır. Türkiye olarak toplumda, insanlarımızın bir kısmı, siyasetçilerimizin büyük bit kısmı nezdinde ne yazık ki hukuka aidiyet üzerine bir bilinç oluşturamadık. 

‘İnsanlığın temel sorunu adaletsizlik ve anlamsızlıktır. Adaletsizliğe karşı hukuku, anlamsızlığa karşı sanatı bulduk. Ama insanlar hukuka, sanat da insanlara ulaşamadı’ diyor Nietzsche. Niçin ulaşamadı? İnsanlar istemediği için değil elbette. Büyüklerimiz, yönetenlerimiz, siyasilerimiz istemedikleri için ulaşamadı. Sanat insanlara, ‘Sanatına tükürürüm’ diyen yöneticilerimiz olduğu için ulaşamadı. Hukuk insanlara, ‘Anayasa bir defa delinse ne olur’ diyen, ‘Anayasa de facto değişmiştir’ diyen Cumhurbaşkanlarımız olduğu için, Yassıada yargılamalarında ‘ben ne yapabilirim sizi buraya getiren siyasi irade böyle istiyor’ diyen mahkeme başkanları, hakimler olduğu için ulaşamadı. 

BU KADAR 'YOKLAR'IN OLDUĞU ÜLKEDE, NE KADAR HUKUK OLUR?

Bugün insanlık olarak teknolojik anlamda sahip olduğumuz ne varsa, bunları ‘akıl’ dediğimiz şey yaptı. Şiir dediğimiz, müzik dediğimiz, roman dediğimiz, hikaye dediğimiz, yani sanat dediğimiz, bizi yumuşatan, bizi arıtan, bizi olduran, bize insan olduğumuzu hatırlatan her ne varsa, bunları da insanın ‘kalbi, yüreği’ yarattı. ‘Hayat kısa, sanat uzun’ diyor büyük hekim Hipokrat.  Toplum yaşamında, insanlarımızın yaşamında sanatın ne değeri var? Sanatçının ne kadar değeri var? Hemen hiç yok. Akıl bizim düşünce aletimiz. O aleti terbiye eden, o alete düşünmeyi öğreten, sorgulamayı öğreten felsefe diye bir şey var. Bizim eğitim sistemimiz içinde felsefenin yeri ne kadar, değeri ne kadar? 

Neredeyse sıfır. Böylesine yokların olduğu bir ülkede ne kadar hukuk olur? Bugün Türkiye’de olduğu kadar olur, yani çok fazla olmaz. Hukuka saygı konusunda sade vatandaşın olumsuz bir refleksi genel olarak yok aslında. Aksine toplumun çok büyük bir kısmı hukuka karşı, yasaya karşı saygılı. Burada sorun olan, sorunlu olan, en makro düzeyden, en mikro düzeye kadar iktidar sahipleridir. Hukuku sevmeyen, hukuku tanımayan, hukuku işine geldiği gibi eğip büken onlardır. 

İdeoloji/siyaset ile hukuk arasında tarih boyunca ve birçok toplumda çatışma olmuştur. Hukuk anlayışı esas itibariyle liberal öğretiden türemiştir. Bu öğreti, büyük ölçüde sosyal sözleşme kuramından yararlanmak suretiyle hukuku, sivilleşmiş ve düzene sokulmuş bir varoluşun esas güvencesi olarak tasvir eder. Bu yaklaşım temelinde hukuk koruyucu bir rol üstlenir. Bu rolün işlevi toplumun her bireyini, aynı toplumun diğer bireylerine karşı korumak ve böylelikle bireylerin hak ve özgürlüklerine tecavüz edilmesinin önüne geçmektir.

HUKUK İLE SİYASET ARASINDA...

Bu koruma, toplumu ve toplumun her bir üyesini kapsadığından, yani hukuk önünde herkes eşit olduğundan hareketle liberal öğreti, hukukun tarafsız olduğunu iddia ve kabul eder. Bu kabule göre hukuk ideolojinin de, siyasetin de üstündedir. Hukukun bu işlevini hakkıyla yerine getirebilmesi için, hukuk ile siyaset arasında katı bir ayrılığın var olması, yani kuvvetler ayrılığının olması gerekir.  

Bu yaklaşım, kişiler arasında çatışma çıktığında, hukuku yorumlamak ve hüküm vermekle görevli olan yargıçların mutlak olarak bağımsız ve siyaset dışı aktörler olmalarını öngörür. Kuramsal olarak durum böyle olmakla birlikte pratikte elbette bu böyle değildir. Aksine yargı hem hukuksal, hem de siyasal bir kurumdur. Zira yargılama faaliyetinin asli özneleri olan yargıçlar, çatışmaların çözüme kavuşturulması ve devlet otoritesinin korunması gibi konularda hukuki olmaktan daha çok siyasi bir işlevi yerine getirirler. Özellikle ceza davalarında, idari yargıda ve anayasa yargısında görülen davalarda, yargının devlet odaklı olan siyasi ve ideolojik yönü daha fazla kendisini gösterir. 

YARGI KARARLARI SİYASİ BASKILAR TARAFINDAN BİÇİMLENDİRİLİYOR

Burada önemli olan husus, yargı kararlarının, siyasi kaygılar ve baskılarca biçimlendirildiği için mi siyasi olduğu ve yine yargıçların, siyaset aktörlerine, siyaset kurumuna ait alanlara ve sorumluluklara el attıkları için mi siyaset yapmak durumunda kaldıkları hususudur. Türkiye bağlamında yargı kararlarının siyasi kaygılar ve baskılar tarafından biçimlendirildiğini, o nedenle yargının siyasi olduğu rahatlıkla söylenebilir, esasen öyledir de. Bunun hem günümüzde, hem de geçmişte yaşanmış pek çok örneği vardır. 

İdari yargı ile anayasa yargısı alanlarında yargısal denetime tabi tutulan ihtilaflar, yürütmenin ve yasamanın tasarrufları olmakla, bundan hareketle yargıçların siyasi alana el atmak siyaset yapmak durumunda kaldıkları kabul edilmesi gereken bir vakıadır. Esasen anayasa, hukuki olmaktan daha çok siyasi bir metin olmakla, anayasa yargısı da hukuki olmaktan daha çok siyasi bir yargıdır. 

Yargının tarafgirliği harici tarafgirlik olabileceği gibi içsel tarafgirlik de olabilir. Harici tarafgirlik, parti, meclis ve hükümet gibi siyasi kurumların yargı üzerinde kullanmaya muktedir oldukları etkiden kaynaklanır. Bu anlamda tarafgirlik, harici baskılar aracılığıyla yargısal değerlerin ve kültürün siyasal ya da ideolojik tercihlere göre şekillenmesini sağlar. Bunun önüne geçmek için, yargıç ve savcıların gerek mesleğe kabullerinde, gerekse staj, meslek içi eğitim gibi süreçlerde yürütme erkinin etkisini sıfırlamak ya da bu etkiyi en aza indirgeyecek sistemleri tercih etmek suretiyle yargı bağımsızlığını sağlamak gerekir. 

İçsel tarafgirlik, yargıçların, özellikle yargısal karar alma sürecine dahil olan kendi önyargı ve sempatilerinden, siyasal ve ideolojik tercihlerinden kaynaklanır. Bunu önlemek çok da kolay değildir. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin eşcinsel evlilikler konusunda aldığı karar mesela hukuki olmaktan daha çok siyasidir, ideolojiktir. Lehe de, aleyhe de oy kullananların referansı/motivasyonu hukuk değil, siyasettir, ideolojidir. 

Bu konuda Batıyla bizim aramızdaki fark, Batı da yargıçlar insan odaklı, birey odaklı karar verirken, insan hakları ihlalleri konusunda daha duyarlı hareket ederken,  bizim yargıçlarımızın daha çok devleti koruma refleksiyle karar vermeleri, ‘devletin menfaatini korumayı adalet zannetmeleridir.’ Tam olarak olmasa da bu sorun aklı özgür, vicdani özgür bireyler,  özerk bireyler yetiştirmekle mümkün olur. Bu da daha yukarıda değindiğim eğitim sistemiyle yakından ilgili olan bir husustur. 

Anayasal demokrasilerin egemen olduğu ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde, Batı Avrupa ülkelerinde, yargıçlardan, siyasi tarafsızlığa sıkı biçimde uymaları beklenir. Liberal anayasalcılık ilkesine bağlı olan bu devletlerde, hukukun otoritesi, onun siyasal olmayan karakterine bağlıdır, bu da, hukukun bağımsız ve tarafsız yargıçlarca yorumlandığı varsayımına dayanır.

Liberal demokrasilerde, yargının bağımsızlığı ile harici tarafsızlığı, yargıç güvencesiyle, yargıçların göreve alınmaları ve mesleklerinde ilerlemeleri konusunda siyasi organların müdahalesinin engellenmesi amacıyla getirilen özel düzenlemelerle, objektif standartlarla sağlanmaktadır. İçsel tarafsızlığı sağlamak için de eğitime özel bir önem verilir. Eğitimin her aşamasında, analitik düşünmeyi, sorgulamayı esas alan ‘Sokratik Eğitim’ esas alınır.     

Anayasal demokrasilerin ya da liberal demokratik ülkelerin aksine, totaliter ya da otoriter sistemlerin, yargının bağımsızlığı ya da tarafsızlığı hususunda hiç bir iddiaları ve kaygıları yoktur. Rahmetli olan Ortodoks komünist rejimlerde varolan ilke ‘sosyalist yasallık’ ilkesiydi ve bu ilke yargıçlara, komünist partisinin ideolojik otoritesine tabi bir şekilde hukuku yorumlamalarını dayatıyordu. Bunun sonucu olarak yargıçlar, yalnızca rejimin kendi politik ve ideolojik amaçlarını yerine getiren memurları konumundaydı. Benzer şekilde Nazi döneminde Alman mahkemeleri de, ideolojik bastırma ve politik yıldırma aracı olarak kullanılmıştı. Günümüzde İran’da, Suudi Arabistan’da, dünkü ve bugünkü Mısır’da, benzeri diğer ülkelerde olan da bundan farklı değildir.  

HSYK'NIN O KARARLARI SİYASİDİR...

Diğer liberal demokrasilerde olduğu gibi Türkiye'de de, yargı ve devletin diğer erkleri arasında kuvvetler ayrılığının sulandırılmış şekli olan kuvvetlerin işbirliği ilkesi vardır. Yargıçların bağımsızlığı ve sahip oldukları mesleki güvence kaynağını anayasadan alır. Yargı bağımsızlığının, yargıç güvencesinin bekçisi olması gereken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun Başkanı Adalet Bakanıdır, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurul'un doğal üyesidir. Sonuç olarak, yargıç ve savcıların mesleğe kabulleri, denetimleri, atanmaları, terfileri, meslekten çıkarılmaları, disiplin cezasına tabi tutulmaları siyasi tercih ve etkilere son derece açıktır. HSYK’nın verdikleri kararlar nedeniyle kimi yargıçları,  yürüttükleri soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle kimi savcıları meslekten uzaklaştıran, kimileri hakkında disiplin cezası tayin eden kararları siyasidir.  

Batı, yargının siyasallaştırılmasının, bağımsız ve tarafsız olmamasının acılarını, sıkıntılarını, yaşadıklarından ders alarak tamamen olmasa da büyük ölçüde çözmüştür. Türkiye olarak biz bu konulara geç başladığımız için hala debelenip duruyoruz. Batı’dan örnek aldığımız Tanzimat, hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesiydi. Çok fazla olmasa da mesafe aldırdı. Cumhuriyet de tıpkı Tanzimat gibi hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesiydi. Başarılı oldu. İyi bir yolda giderken kırılmalar yaşandı. Demokrasinin asli ve vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin demokrasiyi içselleştirememeleri nedeniyle Cumhuriyet demokrasi yolunda ve yönünde yeteri kadar evrilemedi. Tam üye olmaya çalıştığımız, aday ülke olduğumuz Avrupa Birliği’de özünde, hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesidir. 

'YASAK VAR DEMEK BİLE YASAK...'

AK Parti bizi bu dolmuşa bindirdi, oraya gidiyoruz dedi. Bizi o yolda ve hedefte biraz gezdirdi, sonra getirdi Orta Doğu bataklığında bıraktı.  Üç ’Y’’yi, yani ‘yolsuzluğu, yoksulluğu, yasakları’ kaldırmayı vaat etti, Türkiye’yi getirdiği bu noktada hepimiz yoksullaştık, yolsuzluk diz boyu, yasak var demek bile yasak artık. İfade özgürlüğü, onun bir parçası olan basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı/özgürlüğü, protesto hakkı yasak. Onların yerine Tomalar var, biber gazı var. 

GÜMDEM DEĞİŞTİRME ÇABASI

Sizce, İpek grubuna kayyım atanması, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu, Ankara'da patlayan bomba, bunlara ilişkin gizlilik kararı ve IŞİD'le devlet arasındaki ilişkilerin kapatılmasına ve farklı muhalif sesleri kısmaya yönelik bir çaba mıdır? 

Ben şahsen bütün bunların, siyasi iktidarın gündemi değiştirme, toplumun bu ve diğer hususlarda sağlıklı bilgi edinme ve haber alma hakkının ve olanağının elinden alınmasına yönelik çabalar olduğu düşüncesindeyim. 

TÜRKİYE ÇOK KÖTÜ BİR HESAPLAŞMAYA DOĞRU GİDİYOR  

Böyle bir karara (keyfiliğe) imza atanlar verdikleri karardan dolayı sizce yargılanırlar mı?

Türkiye burası. Siyasi istikrar yok, hukuki istikrar ve hukuk güvenliği yok. Yarın ne olacağı belli değil. Türkiye çok kötü bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Şairin dediği gibi ‘sabahın bir sahibi var / sorarlar bir gün sorarlar / biter bu dertler acılar / sararlar bir gün sararlar’ 

Zaman zaman ‘Kuvvetler Ayrılığı’ ilkesi ile ilgili tartışmalar yaşanıyor. Bu ilkenin şu anda aldığı pozisyon nedir? Siyasetin şu anda hukuku etkileme gücü ne orandadır? 

Bizim anayasamızda öngörülen model kuvvetler ayrılığının klasik formulasyanu olan katı şekli değil, onun yumuşatılmış, sulandırılmış şekli olan kuvvetlerin işbirliği ilkesidir. Birey hak ve özgürlüklerini korumak için siyasi iktidarın sınırlandırılması demek olan anayasacılığın da temelini oluşturan en önemli ilke kuvvetler ayrılığı ilkesidir. ‘Limited Government/Sınırlı İktidar’ kavramıyla anayasacılığın temellerini atan, daha sonra kuvvetler ayrılığı ilkesini vaaz İngiliz düşünür Locke’un, ‘iktidarı iktidar durdurur’ diyen ve kuvvetler ayrılığı ilkesini günümüzdeki şekline ulaştıran Fransız düşünür Montesquieu’nun amacı birey hak ve özgürlükleri yönünden en büyük tehlike olan iktidar temerküzünü, yani iktidarın tek bir kişinin veya kurulun veya meclisin elinde toplanmasına engel olmaktır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kuramsal boyutu bu, işlevi iktidarı bölerek güç temerküzünü engellemek, Anglo Saksonların ‘check and balance’ dedikleri ‘denetleme ve dengeleme’ mekanizmasıyla, yani üç temel organ olan yasamanın, yürütmenin ve yargının birbirlerini hem denetleyen, hem de dengeleyen güç olmasıyla sistemin çalışmasını, işlemesini sağlamak. Şimdi gelelim bu ilkenin Türkiye boyutuna. Yumuşatılmış, sulandırılmış şekli de olsa anayasa böyle bir modeli emrediyor. Ama sistem çalışmıyor. 

Çalışmıyor çünkü yasamada çoğunluğu elinde tutan yürütme erki yasama erkinin kendisini denetlemesine ve dengelemesine izin vermiyor. Yasamanın yürütmeyi denetleme araçları olan soru, gensoru, meclis araştırması, meclis soruşturması gibi araçların kullanılması yasamayı kontrol eden yürütmenin izin vermemesi nedeniyle mümkün değil. Devlet Denetleme Kurulu’nun çalışması Cumhurbaşkanı’nın keyfine kalmış. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu sadece isim olarak var. Sayıştay denetimini takan yok. HSYK’nın özelleştirilmiş, yani hükümetin denetimi altına girmiş olmasına bağlı olarak yargı denetleme ve dengeleme işlevini yerine getiremez durumda. 

'TÜRKİYE ERDOĞANLAND OLMUŞ DURUMDA'

Tablo bu. Bütün bunları kontrolü altında tutan bir tek kişi var. Thomas Hobbes’un birden fazla parmağı, eli, ayağı, kulağı olan Leviathan’ı gibi olan bir tek kişi var. Devlet onun şahsında kişiselleşmiş durumda. O kişi de ‘ben anayasaya uymam, siz anayasayı bana uydurun’ diyor. Türkiye ne yazık ki Parti Devleti, Polis Devleti, AK Parti’de Recep Tayyip Erdoğan partisi ve hatta Türkiye Erdoğanland olmuş durumda. Siyasi terminoloji itibariyle Türkiye siyaseten, siyasi rejim itibariyle ‘seçilmiş diktatörlük’ süreci yaşıyor. Sayın Cumhurbaşkanın, diktatörlük olsa siz bunları yapabilir misiniz, söyleyebilir misiniz demesi bu gerçeği değiştirmiyor. Yurtsever olmanın, aydın olmanın sorumluluğu içinde olup bitene tanıklık ediyoruz. Sonucu her ne olursa ve ne olacaksa olsun görevimizi yapıyoruz. 

Weimar Anayasasında ‘Mülkiyet mükellef kılar’ diye bir hüküm vardı. Bu ülke bizi mülk sahibi yaptı, okuttu, emek verdi bize, bizi meslek sahibi yaptı, bizim de ülkemize karşı mükellefiyetlerimiz var, bunları söyleyerek ve yaparak o mükellefiyetlerimizi yerine getiriyoruz, yani bu ülkeye, bu halka olan borcumu ödüyoruz.       

Siyasetin şu anda hukuku etkileme gücü ne orandadır sorusuna gelince, bunu demek az gelir. Hukuk da, yargı da siyasetin tam olarak kontrolü altındadır. Yargının ara sıra yüzümüzü güldüren kararlar vermesi bizi yanıltmasın. O kararların bir kısmı iş kazasıdır, bir kısmı dostlar alışverişte görsün kararıdır, bir kısmı da işini, görevini yapan yargıçların kararıdır.         

Bilindiği gibi 17 Aralık 2013’te başlatılan soruşturmasıyla birlikte yargı ile ilgili sarsıcı tasarruflarda bulunuldu. Görevden almalar, ihraçlar ve tutuklamalar. Bu süreci nasıl karşılıyorsunuz?

Tek kelimeyle vahim. Hukuk önünde kimse imtiyazlı değil, herkese dokunulabilir diye biliyorduk, ama öyle değilmiş. Bir ülkede mahkemelerin, yargıçların olmasının adaletin gerçekleşmesi, hukukun işlemesi anlamına gelmediğini, sadece o ihtimalin, o umudun varlığına yeteceği anlamına geldiğini biliyorduk. 17 ve 25 Aralık sonrasında olanları gördükten sonra o umudu da, o ihtimali de kaybettik. Veya ben kaybettim. George Clooney’nin yönettiği filmde gazeteci Edward R.Murrew’un bir cümlesi var, hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle diyor ‘Muhalefetle ihaneti karıştırmamak lazım. Suçlamanın sadece bir iddia olduğunu, kanıt olmadığını hepimizin bilmesi gerekir. 

Hükmün, hukuk çerçevesinde edinilmiş delillere bağlı olduğunu da hepimizin bilmesi gerekir.’ Bütün bunların hepsi, yani suç var mı, yok mu, iddianın dayanağı olan deliller iddiayı kanıtlamak için yeterli mi, bu deliller hukuk çerçevesinde elde edilmiş deliller mi, bunların hepsi yargılama sonunda ortaya çıkacak şeylerdi, ama yargılama yapılamadı, bunların ne olduğu, ne olmadığı anlaşılamadı. Paralel dendi, haşhaşi dendi, hain dendi, darbe dendi ortalık toz duman oldu. 

Haklarında soruşturma yürütülenlerin yargılanması gerekir iken onlar yargılanmadı, yargılanamadı, soruşturmayı yürüten, yani görevlerini yapan savcıların başına ise gelmeyen kalmadı. Bunlar hukukun üstün ve egemen olduğu bir ülkede olacak şeyler değildir. Bizde oldu. Neden oldu? Türkiye bir hukuk devleti olmadığı, emirname devleti olduğu için oldu.             

Bazı gazeteciler şu anda haberlerinden dolayı ya cezaevindeler ya da haklarında dava ve soruşturma mevcut. Bu durumu medya ve hukukun bağımsızlığı açısından değerlendirmenizi istesem?

Demek ki medya da, hukuk da bağımsız ve özgür değil. Bu durum önce bu tespiti yapmayı gerektirir. Şimdi demokrasi diyelim ve oradan devam edelim.   

Demokrasi sadece özgür ve adil biçimde yapılması gereken seçimler den ibaret bir kavram, bir kurum, bir rejim değil. Çok daha fazla bir şeydir. Fazla olan bu şeyler, yurttaşların, ceza tehdidi altında olmaksızın, siyasal meseleler hakkında, rejim hakkında, sosyo-ekonomik düzen hakkında görüş ve düşüncelerini açıklayabilme, siyasi iktidarı eleştirebilme, yani ifade özgürlüğüne sahip olma, toplumsal ve siyasal kararların oluşmasında etkili olabilmek için siyasi partiler ve diğer menfaat grupları dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurabilme, başkalarıyla haberleşebilme, hemen her konuda, ama özellikle resmi ve kamusal konularda bilgi/haber alabilme, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilme hak ve özgürlüklerine sahip olmalarıdır. Bütün bu hak ve özgürlükler, sağlıklı bir demokrasinin varlığı ve sürdürülebilirliği için gerekli olan asgari koşullardır.

Temeli ifade ve düşünce özgürlüğüne basın özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, gazeteciye düşüncelerini, haberlerini hiçbir korkuya kapılmadan, herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan ifade edebilme, yayabilme hakkını verir. Bu kapsamda olan bir diğer husus, demokrasilerde, devletin ya da siyasal iktidarın yayın tekeline sahip olmaması, alternatif haber kaynaklarının bulunması, yurttaşların bu kaynaklara hiçbir kısıtlamayla, engellemeyle karşılaşmadan erişebilme olanağına sahip olmalarıdır.  

Demokratik bir toplumda, devletin temel işlevi ve görevi, her bir bireyin, başta ifade ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere, diğer bütün temel hak ve özgürlükleri, sadece tanımakla sınırlı olmayıp, bu hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmak, bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak, bunları güvence altına almaktır.

Hal böyle iken Türkiye’de durum tam aksi yöndedir. Ne demek gerekir? ‘Ozanını tutuklayan toplum kendisini de tutuklar, bir büyük hapishanedir artık orası, devlet adamı da tutukludur orada bir bakıma, Muş ovasında ot biçen bir köylü de’  diyor şair.  Bundan hareketle demek gerekir ki; gazetecisini, aydınını susturan, tutuklayan toplum kendisini de susturur, kendisini de tutuklar. Böyle bir toplum da sadece gazeteciler, aydınlar değil,  devlet adamları da, siyasetçiler de, yargıçlar da, savcılar da, yurttaşlar da tutukludur. Bir büyük hapishanedir artık orası. Bilmem anlatabildim mi?  

Bir diğer husus, yargıçların ceza değil, tedbir olan tutuklamayı cezaya çevirmiş olmaları, tutuklamaya alternatif tedbirler olmasına rağmen, bu tedbirleri uygulamayıp tutuklama yoluna gitmeleridir. Giden iki şey geri gelmez, birisi sağlık, diğeri özgürlüktür. O nedenle yargıçların yargılama sonunda sanığın beraat etme ihtimali olduğunu da göz önüne alarak, esasen istisnai olan tutuklama tedbirini istisnai durumlarda uygulamaları, asıl olanın tutuklama değil, tutuksuz yargılama olduğunu göz önüne almalarıdır. 

Büyük İngiliz düşünürü John Locke’un ifade ettiği gibi hukukun amacı; ‘Özgürlükleri kaldırmak ya da kısıtlamak değil, aksine bunları korumak ve alanını genişletmektir.’ Hukuk uygulayıcısı olan yargıçların en büyük değeri özgürlüğe vermeleri gerekir. Çünkü Tanrı bağışı olan üç temel hak olan, ‘yaşama, mülkiyet, özgürlük’ hakkından ve bunların türevi olan diğer bütün haklardan en değerli olanı yaşama hakkı, ikincisi ise özgürlük hakkıdır.       

Kaynak: Hukukihaber.net

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim