• BIST 97.726
  • Altın 145,625
  • Dolar 3,5781
  • Euro 4,0001
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 13 °C

PKK’nın Hedefi ve Uluslararası Hukuk

PKK’nın Hedefi ve Uluslararası Hukuk
Büyük umutlarla başlanan çözüm süreci 7 Haziran seçimlerinin ardından yaşanan gelişmelerle sekteye uğramış görünüyor.

Abdullah Tunç / Ankara Strateji Enstitüsü

Kimilerine göre etnik bir sorun; kimilerine göre ise demokratikleşme sorunu[1] olan “Kürt sorunu”nun çözümünde hükümet ibreyi müzakereden tekrar mücadeleye çevirdi. Mücadelenin düzlemi ise “ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın” güvenlik alanındaki tedbirlerle tasfiye edilmesi. Bununla birlikte mücadelenin hukuki boyutu bakımından Türkiye ile PKK arasında hâlihazırdaki çatışmanın yoğunluğu büyük bir öneme sahip.

PKK’nın terörizm eylemlerine başladığı 1984 yılından bugüne kadar Türkiye, “düşük yoğunluklu savaş” olarak tanımladığı PKK terörü ile mücadelesini insan hakları hukuku çerçevesinde sürdürüyor. Diğer yandan “Kürt coğrafyası” olduğunu iddia ettiği Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları içinde “Bağımsız Kürdistan” kurmayı amaçlayan PKK ise çatışmanın uluslararası nitelikte olduğunu vurgulayarak Türkiye'nin PKK ile mücadelesine uluslararası insancıl hukukun uygulanmasının gerektiğini ileri sürüyor. Teknik bir konu gibi görünmekle birlikte eğer PKK eylemleri ile çatışmayı derinleştirerek sorunu uluslararası arenaya taşır ve çatışmaya uluslararası insancıl hukukun uygulanmasını sağlarsa halk hareketi kimliği kazanarak objektif hukuki statü elde edebilecektir. Basit bir dille, PKK hukuki yoldan ayrılık amacına ulaşabilecektir.

30 yıldan fazla süredir devam eden bir çatışma sürecinde söz konusu hukuki sorunu hayati öneme sahip kılan, son dönemdeki gelişmelerin PKK’nın amacı lehine olmasıdır. Geriye doğru ışık tutmak gerekirse çözüm sürecinde muhatap alınan PKK’dan istenen şart, silahların bırakılması ve silahlı güçlerin Türkiye’den geri çekilmesiydi. Ancak 2013 yılından beri devam eden süreçte PKK’nın, silahlarını bırakmak bir yana örgütlenme, istihbarat temini, şehirlerdeki (metropol) yapılanmalarının organize edilmesi ve silah-mühimmat aktarımında bulunması gibi yollarla güçlendiği belirtiliyor.[2] 7 Haziran seçimlerinin ardından ise çatışma sürecini başlatan gelişmeler gerçekleşti: 11 Temmuz’da KCK Yürütme Konseyi çatışmasızlığın sona erdiğini açıkladı, 20 Temmuz’da silahlanma çağrısı yapıldı, 22 Temmuz’da Ceylanpınar'da iki polis şehit edildi. Bu gelişmelerin ardından Türkiye PKK’ya yönelik operasyonlarını başlattı. [3] PKK’nın eylemlerinde 16 güvenlik görevlisi şehit edilirken araç yakılması, gasp ve yolun trafiğe kapatılması gibi çok sayıda mala zarar verme eylemi gerçekleştirildi. Söz konusu gelişmeler ve PKK’nın eylemleri, çatışmanın derinleştirilmeye çalışılarak “yoğun çatışma dönemine” girilme adımları olarak görünüyor.    

Ayrıca, KCK eşbaşkanı Bese Hozat’ın 15 Temmuz’da, Özgür Gündem'deki yazısında “Yeni süreç devrimci halk savaşı sürecidir” açıklaması, 23 Temmuz’daki yazısında “Ateşkes dahi söz konusu olamaz, mevcut durum topyekûn savaş durumudur” ifadesi ve Cemil Bayık’ın halka silahlanma çağrısı[4] bilinçli bir şekilde PKK’nın çatışmayı derinleştirerek halk hareketi kimliğinde mücadelesini sürdürmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Diğer bir deyişle PKK’nın şehir yapılanmalarını güçlendirmesi ve halk desteği ile çatışmaya girme çabası, amacının sorunu uluslararası hale getirip çatışmaya uluslararası insancıl hukukun uygulanmasını sağlayarak hukuki statü kazanması olduğunu ortaya koyuyor. Bu hedef ve tehlikenin farkındalığı açısından sorunun hukuki boyutunu ele almak gerekiyor.

PKK ile Mücadelede Uygulanacak Hukuk

Terörle mücadelede uygulanacak hukuka ilişkin olarak iki temel hukuk bulunmaktadır; i) Uluslararası İnsan Hakları Hukuku ii) Uluslararası İnsancıl Hukuk.[5] Hem barış zamanı hem de savaş zamanı uygulanan Uluslararası İnsan Hakları Hukuku çerçevesinde terörle mücadele devletin görevidir ve anayasal düzeni koruma ve ülke bütünlüğünü sağlama gibi hedeflerle devletin silahlı kuvvet kullanma hakkı bulunmaktadır. Devletin terörle mücadelede kuvvet kullanma hakkının sınırlarını ise Uluslararası İnsan Hakları Hukuku belirlemektedir. Buna göre devlet, terörizmle mücadelede taraf olduğu Uluslararası İnsan Hakları belgelerini, kendi Anayasa ve Ceza hukukunu uygulayacaktır. Bu şekilde terörle mücadelede uygulanan güvenlik politikası ile insan hakkı arasında bir denge kurulmaktadır. Somut olarak ifade etmek gerekirse devlet güvenlik politikalarını uygularken sivilleri hedef almamakta ve teröristlere karşı orantılı kuvvet kullanımında bulunmaktadır.[6]

Başlıca kaynakları 1899 ve 1907 La Haye Sözleşmeleri ve Bildirileri; 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve 1977 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek Protokoller olan Uluslararası İnsancıl Hukukun dört ana kaynağı vardır. Bunlar: i) Martens hükmü; ii) ortak madde 3; iii) II Numaralı Ek Protokol; iv) 1998 Roma Statüsü md. 8 (2) (c-f) dir.[7] Uluslararası Silahlı Çatışmalar Hukuku, çatışmanın taraflarının istedikleri savaş yöntemi ya da araçlarını kullanma hakkını sınırlayan ve çatışmadan zarar görebilecek kişi ve malları koruyan uluslararası kurallardır. Uluslararası İnsancıl Hukuk yalnızca silahlı çatışma hallerinde uygulanmakta olup iç gerilim ve iç karışıklık durumlarını kapsamamaktadır. Roma Statüsü'nün 8. maddesi’nde Cenevre Sözleşmeleri ortak 3. maddesinin ihlali ile ilgili düzenlemenin ayaklanma, kargaşa, izole şiddet olayları ve buna benzer durumları kapsamadığı ifade edilmektedir.[8]

Terör örgütlerinin devletle girdikleri çatışmanın uluslararası nitelikte olduğunu vurgulayarak, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin tamamının uygulanmasını sağlamak istemelerinin arkasında çeşitli nedenler vardır. Öncelikle, silahlı çatışmalar hukukunda çatışmanın tarafı savaşan taraf (belligerent) statüsünü kazanırsa birtakım haklara sahip olmaktadır. Örneğin bir grubun savaşan taraf statüsünün elde etmesi halinde teslim olan ya da sağ ele geçirilen militanları savaş esiri statüsü ayrıcalığı elde etmektedir. Savaş esiri yalnızca çatışma hukuku kurallarının ihlali bağlamında yargılanması mümkün olduğundan militanlar bulundukları ülkenin cezai yargı yetkisinden çıkmaktadır.[9] Uluslararası İnsancıl Hukukun uygulanmasının istenilmesindeki en önemli sebep ise hiç kuşkusuz hukuki statü elde ederek devlete karşı yapılan eylemlere meşruiyet kazandırılmasıdır.

Bununla birlikte devlet dışı aktör olan terör örgütlerine karşı yapılan mücadelede uluslararası insancıl hukuk yerine insan hakları hukuku uygulanmaktadır. Devlet dışı aktör olan terör örgütleri uluslararası hukukun süjesi olarak kabul edilmemekte; gerçekleştirdikleri terör eylemleri ise uluslararası nitelikteki bir silahlı çatışma teşkil etmemektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü madde 8 (2) (f)’de yer alan silahlı çatışmanın tanımı, terörizmin, bir “silahlı çatışma” teşkil etmediğini açıkça ifade etmektedir. 1949 Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. maddesi, 1977 tarihli II Numaralı Ek Protokol de başvurulması yasak olan yöntemler arasında terörizmi saymaktadır.

Ayrıca, devlet dışı aktörlerin uluslararası nitelikte bir çatışmaya taraf olabilmesi için; devletler tarafından savaşan (belligerent) statüsünün tanınması gereklidir. Savaşan taraf statüsünün elde edilebilmesinin en önemli şartı ise devlet dışı aktörün ülkenin belirli bir bölümünde etkin kontrolünün bulunmasıdır. Ancak devletler genellikle terör örgütlerine savaşan statüsünü verme yoluna gitmemektedirler.[10] Bunun yanında terör örgütleri Cenevre Sözleşmelerine göre “yasal savaşçı” olarak kabul edilmemektedir. 1949 Cenevre Sözleşmelerine Ek I numaralı Protokol’ün 43.maddesinde yasal savaşçıya ilişkin belirlenen temel ölçüt ‘’emir komuta zincirinin sorumluluğunu üstlenebilecek bir biçimde ast-üst hiyerarşisine dayanarak organize edilmiş silahlı birlikler” niteliğidir.[11] Bir grubun yasal savaşçı olarak kabul edilmesi için ayrıca uzaktan tanınabilen sabit bir işaretlerinin olması; silahlarını açıktan taşımaları ve eylemlerini savaş hukukunun kurallarına, uygun gerçekleştirmeleri gerekmektedir.[12] Dolayısıyla sivillerin öldürülmesini de içeren terör eylemlerinde bulunan grupların yasal savaşçı olarak tanınmaları mümkün değildir.

Özetle, çatışmanın yüksek yoğunluklu silahlı çatışma teşkil etmemesi halinde, devlete muhalif silahlı grubun ülkenin belirli bir bölümünde etkin kontrolü bulunmuyorsa, bu grup yasal savaşçı olarak kabul edilmemişse ve gruba savaşan taraf statüsü verilmemişse çatışma halinde uluslararası insancıl hukuk yerine insan hakları hukuku esas alınmaktadır. Bu durumda PKK’nın söz konusu şartlara uyup uymadığının belirlenmesi gerekmektedir.

PKK Terör Örgütü mü?

1978 yılında Diyarbakır’ın Fis köyünde resmi olarak kurulan ancak varlığını 1984 tarihinde gerçekleştirdiği Eruh ve Şemdinli jandarma karakol baskınlarına duyuran PKK kendini gerilla hareketi olarak tanımlamaktadır. Buna göre PKK, “baskıcı yönetime karşı, gerilla düsturunu benimsemiş; terörizm olarak adlandırılan eylemlerini ise meşru müdafaaya dayandıran bir halk hareketi” niteliğinde olduğunu iddia etmektedir. [13] Hatta bu çerçevede PKK’nın bir bağımsızlık hareketi olarak tanınmasını isteyen Abdullah Öcalan 1995 yılında PKK’nın 1977 tarihli I Numaralı Ek Protokole bağlı olduğunu ilan etmiştir.[14] Belirtmek gerekir ki gerillalar Cenevre Sözleşmelerine göre yasal savaşçı olarak kabul edilmektedir.

Bununla birlikte Türkiye, ABD, AB ve BM tarafından PKK terör örgütü listesine dâhil edilmiştir. Türkiye, iç hukukunda hem terörizmin tanımını yapmış hem de terör eylemlerini listelendirmiş ve bu çerçevede PKK örgütünü terörist olarak nitelendirmiştir. Ayrıca, Türkiye, Güneydoğuda bir silahlı çatışmanın varlığını reddederek, terörizmle mücadelesini, “ülke içi terörizme karşı koyma harekâtı (domestic counter terrorism)” olarak nitelendirmektedir.[15]

Fiili durum ele alındığında Güneydoğu’daki durumun yüksek yoğunlukta bir silahlı çatışma oluşturmadığı, PKK’nın düzenli silahlı birlikleri olmayan, asker-sivil ayırt etmeyen bir terör örgütü olduğu şüphe götürmemektedir. PKK’nın Cenevre Konvansiyonlarına ve Uluslararası İnsancıl Hukuka terör eylemleri nedeniyle aykırı davrandığı ve bu nedenle yasal savaşçı statüsünde kabul edilemeyeceği de açıktır. PKK’nın insancıl hukuk kurallarına saygı göstermeyen niteliği nedeniyle PKK ile mücadelede insancıl hukukun esas alınması yalnızca terör örgütünün hedefine uygun düşecektir.

PKK’nın Hedefi

Sonuç olarak, hukuken PKK terör örgütüdür ve PKK ile mücadelede Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukunu esas alan tutumu yerindedir. Ancak konuyu PKK’nın saldırılarının arttığı bir dönemde bu kadar önemli hale getiren PKK’nın “hukuki statü” hedefi doğrultusunda bilinçli eylemleri ve bölgedeki siyasi gelişmelerdir.

PKK’nın son dönemde başlattığı saldırılarda hedef güvenlik güçleri olmuştur. Bu durum PKK’nın gerilla kimliği vurgusu bakımından önem taşımaktadır. PKK kurulduğundan itibaren eylemlerinde genel olarak iki farklı eğilim söz konusudur.[16] İlki, kırsal alanda silahlı kuvvetlere karşı girişilen mücadele; ikincisi ise PKK’nın büyükşehirde (metropol) sivilleri hedef alan eylemleridir.  PKK’nın ulusal kurtuluşu gerçekleştirmek amacıyla silahlı kuvvetlere yönelik eylemlerini gerilla savaşı olarak tanımlamıştır. Uluslararası hukuka göre gerilla eylemleri boyutuyla PKK, yasal savaşçı kimliği kazanma hakkına sahiptir.[17] Ancak ikinci eğilim olan halk üzerinde korku ve baskı yaratma amacıyla metropollerde sivilleri hedef alan bombalama, suikast, sabotaj gibi çeşitli terör eylemleri PKK’nın terörist kimliğini vurgulamakta ve yasal savaşçı kabul edilmesini engellemektedir. PKK’nın çözüm sürecinin sekteye uğramasından sonraki eylemlerine bakıldığında silahlı kuvvetlerin hedef alındığını metropolde sivillere yönelik saldırıların gerçekleştirilmediği görülüyor. Son dönemdeki eylemleri, PKK’nın uluslararası meşruiyet oluşturma çabasıyla stratejik adım attığına işaret etmektedir.

Ayrıca PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD, Türkiye’nin terör örgütü listesinde olmakla birlikte Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelesi nedeniyle küresel aktörler tarafından meşru görülmektedir. Hatırlanacak olursa PYD, ABD ve AB’nin terör örgütü listesinde olan PKK’ya bağlıyken IŞİD’e karşı Suriye’nin kuzeyinde verdiği mücadele sonrası ABD’den yapılan açıklamada PYD’nin terör örgütü olarak kabul edilmediği belirtilmişti.[18]Dolayısıyla konjonktüre bağlı olarak terör örgütlerinin yasal savaşçı olarak görülmeleri imkân dâhilindedir. Hâlihazırda bazı yabancı basın organlarında PKK’nın gerilla kimliğine vurgu yapılmakta iken bölgedeki diğer gelişmelerle birlikte PKK’nın uluslararası alanda meşruiyet kazanması söz konusu olabilir. Bunun yanında Türkiye’nin Uludere’de olduğu gibi PKK ile mücadelede sivil zayiat veren hadiselerin yaşanması halinde meşruiyet görüntüsü değişime uğrayabilir.    

 

 


[1] Mehmet Özcan, Değişen Ortadoğu'da PKK ve Çözüm Süreci, http://www.ankarastrateji.org/ko-e-yaz-s/de-i-en-ortado-uda-pkk-ve-cozum-sureci/

[2] Merve Önenli Güven, PKK’nın Seçim Sonrası Başladığı Eylemlerinin Analizi, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2015/07/30/8259/pkknin-secim-sonrasi-basladigi-eylemlerinin-analizi

[3] Davutoğlu'ndan terörle mücadele açıklamaları, http://www.milliyet.com.tr/davutoglu-ndan-terorle-mucadele/siyaset/detay/2095367/default.htm

[4] Taha Akyol, HDP Faktörü, http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/hdp-faktoru_29739999

[5] Fatma Taşdemir, İnsan Hakları Hukuku ve İnsancıl Hukuk Açısından Türkiye’nin Ayrılıkçı Terör Örgütü PKK ile Mücadelesi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.16, Yıl:2012, Sayı:1, s. 108

[6] Sadi Çaycı, “PKK Terörüyle Mücadelede Uygulanacak Hukuk”, Stratejik Analiz, Eylül 2007, s.36

[7] Taşdemir, a.g.m, s. 110

[8] Ayşe Nur Tütüncü, İnsancıl Hukuka Giriş, İstanbul, Beta yayınları, 2006, s. 4

[9] Çaycı, a.g.m, s.38

[10] Silja Vöneky, “The Fight Against Terrorism and The Rules of The Law of Warfare”, (ed, Walter Christian, Vöneky Silja et al,) Terrorism as a Challenge for National and International Law: Security Verusus Liberty? (içinde), Berlin/Heidelberg, 2004, s. 931-932

[11] Cenevre Sözleşmeleri için bkz. https://www.icrc.org/eng/home/languages/turkish/files/sozlesmeleri-protokolleri-conventions-protocols.pdf

[12] Hamide Zafer, Ceza Hukukunda Terörizm, Beta Yayınları, İstanbul, 1998, s. 72

[13] Sercan Semih Akutay, Davut Ateş, Türkiye’nin Sınır Ötesi Operasyonlarının Hukuki Çerçevesi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XVII, Y. 2013, Sa. 3, s. 110

[14] Akutay-Ateş, a.g.m, s. 126

[15] Taşdemir, a.g.m, s. 132

[16] Akutay-Ateş, a.g.m, s. 126

[17] Akutay-Ateş, a.g.m, s. 126

[18] PYD not terrorist under US law, Turkey should provide them support, http://www.hurriyetdailynews.com/pyd-not-terrorist-under-us-law-turkey-should-provide-them-support-state-department.aspx?pageID=238&nid=73259

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim