• BIST 107.156
  • Altın 143,632
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,1538
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 25 °C

Sessiz Ol...

Sessiz Ol...
Aydın Barosu Başkanı Av. Gökhan Bozkurt, BAROTÜRK Dergi için yazdı.

BAROTÜRK Dergi

Av. Gökhan BOZKURT / Aydın Barosu Başkanı

Yıllar önce Polonya’da ziyaret ettiğim Auschwitz Toplama Kampı’nın barakalarında, duvarlarda bir yazı dikkatimi çekmişti: “SEI RUHIG !”. Türkçe’de en nazik bir tercüme ile “Sessiz ol!” anlamına gelebilecek bu emir cümlesinin Almanca’da kullanılan en sert ve hakaretamiz “Sessiz ol” cümlesi olduğunu belirtmek isterim. Hitler ve adamları kampa topladıkları insanlardan sessiz, sakin, uysal olmalarını, boyun eğmelerini istiyor, emrediyorlardı bu yazılarla.

Hukuk devleti kısa bir tanımlama ile; sınırları içerisinde kamu gücünün hukuk düzenine bağlı olduğu, yürütmenin ve yasama organının iş ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olduğu devlet anlayışıdır. Mutlakıyetçi devletlerden farklı olarak devlet gücü, vatandaşların keyfi uygulamalardan korunmaları amacıyla, bu anlayışa uygun bir anayasa ve anayasaya uygun olarak çıkarılan yasalarla sınırlanır ve denetlenir. Yasaların yanı sıra, vatandaşların temel haklarını, özgürlüklerini ve hukukunu koruyan içselleştirilmiş prensipler, bir hukuk devletinin olmazsa olmazlarıdır.

Demokratik yollarla iktidara geldikten sonra, esasen (demokrasiye) darbe olarak nitelendirilebilecek çalışmalar sonucunda otoriterleşmiş hükümetler ve sürecin sonunda diktatörleşmiş hükümet başkanları tarihte yerlerini alırken, başta kendi halkları olmak üzere insanlık âlemine de ibret verici dersler ve unutulmaz acılar bırakmışlardır.

Aslında bu yazının konusu diktatörler, halkları ve sonları idi. Diktatörlerin hepsi direkt bir darbe ya da ihtilal ile iş başına gelmemiştir. Yukarıda da yazdığım ve bilindiği üzere bir kısmı demokrasi sayesinde gelip demokrasinin kurallarını ve hukuk devletinin temellerini yıktıktan sonra diktatörleşmişlerdir.

Sonunda intihar eden Pol Pot,  idam edilen Saddam Hüseyin, son kurbanını sevgilisi Eva olarak seçtikten sonra hayatına son veren Adolf Hitler, büyük işkencelere maruz kaldıktan sonra kurşuna dizilen Mussolini, yine karısı ile birlikte kurşuna dizilen Nikolay Çavuşesku ve sonları hep birbirine benzeyen diğerleri… Evet, yıllarca baskıyla, zulümle hükmettikleri devletleri tarafından devlet töreni yapılmadan gömülüp giden, geride bıraktıkları sadece kan, sadece zulüm, sadece gözyaşı olan ve bugün arkalarından bir damla gözyaşı dökülmeyen devrik diktatörler bunlar değil midir?

Her birinin ülkeleri, halklarının milliyetleri, devletleri ve adları farklı fakat sonları hep aynı; zulmün payidar olmadığına ve mazlum halkların ahlarının yerde kalmadığına şahitlik eden kimsesiz diktatör mezarları, ihtişamlı yollarının sonu değil midir?

Arkalarından bir kez rahmet okunmayan bu devrik diktatörlerin benzer sonları anlayana ibretlik derstir sadece. Gözleri olup görmeyen, kulakları olup duymayanlara değil elbette. Bizi ilgilendiren ise onların sonu değil, sona giden yolda halklarının başına gelen felaketlerdir.

Tarihi ve doğal alanları yok etmek pahasına kendisine Casa Popolurui adında bir saray yaptıran Çavuşesku ile eşi Elena, terk edilmiş bir çiftlik duvarının önünde kafalarına ikişer kurşun sıkılarak infaz edildiler. O sırada artık iki bin koruma onları korumuyordu…

Yetmiş beş sarayı olan Saddam Hüseyin küçücük bir çukurda bulunduktan sonra asıldı. Komşu ülkede bile sarayı olan Kaddafi, sarayından kaçmayı başarabilse de halkının elinden kaçamadı ve linç edilerek çekip gitti bu dünyadan.

Pinochet, iktidarının ilk üç yılı içinde yaklaşık 130 bin kişi tutuklanırken, iktidarda kaldığı 17 yıllık dönemde yaklaşık 2.279 kişi siyasi nedenlerle öldürülürken 1.000'den fazla insan kaybolmuş, 30.000 civarında kişi işkence görmüş ve sayısı birkaç bini bulan kişi sürgün edilmiştir.

Romanya’da Çavuşesku Rejimi, ülke nüfusunu arttırmak, düşük nüfus artış hızını ve doğurganlık oranını yükseltmek için kürtajı yasakladı. Bu kararname, 25 yaşından sonra çocuğu olmamış evli veya bekâr erkek ve kadınlara %10 ile %20 arasında değişen özel vergileri de içeriyordu. Bu uygulamalarda tıbbi nedenlerle üreyememe nedeni dahi fark etmiyordu. Kürtaja sadece kadının 42 yaşından büyük veya hali hazırda 4 çocuk sahibi olması halinde izin veriliyordu. En az 5 çocuk annelerine, önemli avantajlar sağlanıyordu. Çok çocuk emri vermek ve ödüllendirmek diktatörlüğün şanından olmalı ki Romanya Devleti tarafından en az 10 çocuk annelerine kadın kahraman derecesi veriliyordu. Ancak çok az sayıda kadın bu payeye ve ödüllere kavuşurken çok sayıda kadın yasadışı, gizli kürtajlar sırasında öldü veya sakat kalmıştır. Bundan da anlıyoruz ki diktatörlerin yol açtığı ölümler sadece doğrudan öldürme ile de sınırlı kalmamıştır.

Diktatörlerin insanlığa zulmü, katliamı yalnızca kendi vatandaşları ile de sınırlı değildir. Mesela Adolf Hitler 17 milyon insanın ölümüne yol açan bir çılgın olarak tarihe geçmiştir. Bir başka diktatör Belçika kralı 2. Leopold, yaptığı soykırım ile Kongo nüfusu 20- 30 milyondan 9 milyonun altına düşürmüştür.

Yine bir diğer diktatör Pol Pot Kamboçya nüfusunun beşte birinin ölümüne yol açmıştır. İktidara gelmek ve iktidarlarını muhafaza etmek için canilikte hiçbir sınır tanımayan bu gibi katil zihniyetlerin milyonlarca insanı katletmekten geri kalmadığına dair örnekler sadece bu birkaç kişi ile de sınırlı değildir.

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bütün diktatörler ve diktatörlük heveslileri “Hukukun üstünlüğü prensibi“ ile eleştiriyi, hiçbir şekil ve şartta denetlenmeyi, hesap vermeyi ve yetkilerinin sınırlandırılmasını asla kabul etmezler.

Onlar, sadece kendi kafalarındaki doğruları yasa kabul eder, evrensel hukuka, hukukun üstünlüğüne ve eleştiriye idarelerinde asla yer vermezler.

Diktatörlerin hayatları ve sonları incelendiğinde, hep benzer manzaralar çıkar karşımıza. Kendi halkları da dâhil olmak üzere insanlığa kan, gözyaşı ve zulümden başka bir hatıra bırakmayan bu liderlerin hepsi, katlettikleri doğanın ve tarihin yerine diktikleri saraylarda sefahat içinde; ama hep korkuyla, hep tedirgin, hep uykusuz, hep binlerce koruma ve muhafız ordusu ile yaşamışlardır. Sonunda ise, ya kendi kanlı ellerinin düşürdüğü bir tetiğin ateşlediği kurşunla, ya içlerindeki gibi bir zehiri yutmak suretiyle intihar ederek ya kurşuna dizilerek  ya da yağlı bir urganın ucunda bitmiştir sonsuz zannettikleri hayatları.

Bir kısmının ölümü ise, zulümleriyle inlettikleri halklarının insanları elinde parçalanarak, linç edilerek gerçekleşmiştir. Belirtmek gerekir ki; soytarılarının sonunu da pek farklı yazmaz tarih kitapları…

“Sessiz ol!”, “Boyun eğ !”...

Toplama kampının baraka duvarlarında yazıya dönüşmüş bu emirler, bütün diktatörlerin, dikta heveslilerinin, otoriter rejimlerin muhalif her sese, her eleştirel bakışa bir seslenişidir aslında.

Diktatörler; kadın, erkek, çocuk demeden her aracı kullanarak kendilerince aykırı sesleri susturmaya, muhalif hareketleri yok etmeye çalışır, karşı çıkanlara acımasızca zulüm yaparken halkın boyun eğmesini, sessiz kalmasını ister, sessiz kalmayanları ise sustururlar. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki; eninde sonunda sıra hep o esnada sessiz kalanlara ve susmayı tercih edenlere de gelmiştir...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim