• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 9 °C

Sosyal Medya Beyanları Nedeniyle Soruşturma

Sosyal Medya Beyanları Nedeniyle Soruşturma
"Sosyal Medya Paylaşımları Nedeniyle HSYK’na Hakim ve Savcılarla ilgili çok sayıda şikayet yapılmaktadır. Konunun önemine binaen şu ana kadar verilen kararlara yazılan muhalefet şerhinden bir bölüm paylaşıyorum."

Mahmut Şen- HSYK 2. Daire üyesi

İfade hürriyeti, evrensel hukukta pek çok sözleşme ve bildirge ile teminat altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Bu hak; çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliği teminat altına aldığı için, demokratik bir toplum düzeninin en önemli unsurlarındandır.

Demokratik bir toplumda, hiçbir birey düşünce ve görüşlerini paylaşması sonrasında, cezalandırılma korkusu taşımamalıdır. Aksi halde, kamusal otoriteler ile toplumun çoğunluğu tarafından tasvip edilmeyen fikirlerin paylaşılması oto kontrol yoluyla engelleneceğinden, demokratik toplum düzeninin ön şartlarından birisi olan çoğulculuk sağlanamayacaktır. AİHM'nin, Handyside kararına göre ifade hürriyeti, sadece hoşa giden veya zararsız fikirler için değil, fakat devlete veya toplumun bir kısmına ters gelen, şok edici ya da üzüntüye sevk edenler için de geçerlidir.

Bununla birlikte ifade hürriyeti mutlak haklardan olmayıp, belirli şartlarla sınırlanabileceği kabul edilmektedir. İfade hürriyeti, içerik olarak demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı beyanları kapsamadığı kabul edilmektedir. Bu kapsamda, şiddet ve nefreti teşvik eden, bireysel mahremiyet ve kamu güvenliğini tehlikeye atan, kişilerin şeref ve onurunu zedeleyen, adil yargılamayı ve yargı organının otoritesini sarsan içerikteki görüş açıklamaları, Sözleşme kapsamında korunmamaktadır.

Hâkim ve savcıların ifade hürriyetinin sınırlarına gelince;

Yargıya olan güvenin korunması açısından konunun önemi herkes tarafından kabul edilmesine karşın, ülkemizde ‘hâkimin kararı ile konuşacağı’ yönündeki klasik yaklaşımın dışında bu alanı düzenleyen somut kurallar bulunmamaktadır. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nda; 'meslektaşlarına, emrindeki personele, görevi nedeniyle muhatap olduğu kişilere veya iş sahiplerine karşı kırıcı davranmak’, ‘hizmet içinde ve dışında, resmi sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmak’, ‘yaptıkları işler veya davranışlarıyla görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırmak’, ‘göreve dokunacak surette ve kendi kusurlarındın dolayı meslektaşlarıyla geçimsiz ve dirliksiz olmak’ şeklinde konu daha çok görev yerinde çalışma uyumunu bozan, iş verimini düşüren söz ve davranışlar ile kamuoyu nezdinde saygınlık, itibar ve tarafsızlığın sorgulanmasına neden olacak iş ve eylemler üzerinden disiplin yaptırımı olarak ele alınmıştır.

Yargı mensuplarının ifade hürriyetinin kapsam ve sınırlarının kanun ya da düzenleyici idari işlemlerle somut olarak belirlenmemesi, uygulamada çok ciddi bir belirsizlik ve kafa karışıklığını beraberinde getirmiştir. Bu durum HSYK tarafından şu ana kadar verilen kararlara da yansımaktadır. Kriter tartışması yapılmadan, bazen söz, yazı ve beyanlar ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmekte, bazı durumlarda ise, disiplin yaptırımının demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması gerektiği yönündeki ilke ihlal edilerek en ağır ceza önerilmekte ve uygulanmaktadır.

AİHM tarafından yapılan değerlendirmelere göre, yargı mensupları da toplumun diğer bireyleri gibi düşünce ve kanaat, bilgiye ulaşma ve fikirlerini başkaları ile paylaşma hakkına sahiptir. Kudeshkina, Kayasu, Albayrak, Wille ve Baka kararlarında AİHM tarafından yapılan değerlendirmelere göre, ülkedeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlerden doğan her türlü uyuşmazlığı makul bir sürede, adil yargılanma hakkına uygun bir şekilde çözümlemesi beklenen yargı mensuplarının, ülke meseleleri ile ilgili görüşlere sahip olmasından daha doğal bir şey olamayacağı aşikârdır. Bu noktada hâkim ve savcılardan, toplumun her bireyi gibi sahip oldukları düşünce ve kanaatlerini açıklama hürriyetinden görevleri icabı tamamen feragat etmesi beklenmemektedir.

Pek çok ülkede yargı mensuplarının ifade hürriyetini sınırlandıran katı standartlar, AİHM içtihatları doğrultusunda yumuşatılmıştır. Buna göre, içerik olarak hâkim ve savcıların; ülkenin yargı politikası, mahkemelerin kurumsal organizasyonu, yargı bağımsızlığı, hâkim teminatı, adil yargılanma hakkı, yolsuzluk politikaları, suçla mücadele, maaş ve özlük hakları gibi konularda görüş ve düşüncelerini açıklayabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Zira yargısal süreç içerisinde belirtilen konulardaki aksamaları en iyi şekilde belirleyip öneride bulunabilecek olanlar yargı mensuplarıdır. Buna karşın, bakmakta oldukları davalar ve bu davanın tarafları ile siyasi konular hakkında hâkim ve savcıların görüş açıklaması AİHM tarafından uygun görülmemektedir.

Bununla birlikte, bu haklar kullanılırken hâkim ve savcılar, azami özen ve ihtiyat yükümlülüğü altındadır. AİHM’ne göre, hâkim ve savcılar ifade hürriyetini kullanırken üstlenmiş oldukları kamu görevi ile devlete olan sadakat yükümlülüğünü dikkate almalıdır. Dolayısıyla yargı mensuplarının ifade hürriyeti, tarafsızlıklarının ve yargı organının itibar ve saygınlığının korunması ile doğrudan ilgilidir.

Bir yanda siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki her türlü ülke meselesi hakkındaki görüş ve düşüncelerini paylaşmak suretiyle kamuoyunda tartışılan ülke sorunlarının çözümüne katkıda bulunabilecek olan yargı mensuplarının toplumun bir bireyi olarak sahip oldukları ifade hürriyeti yer alırken, diğer yanda uyuşmazlıkların tarafsız, bağımsız, adil, alanında yetkin ve liyakatli arabulucular eliyle yürütüldüğü yönündeki yargıya olan kamuoyu güveninin sürdürülmesi söz konusudur. AİHM, bu noktada bireysel yarar ile kamusal yarar arasında adil bir denge kurarak sorunu çözmeye çalışmaktadır.

AİHM, söz ve beyanların içerik olarak Sözleşme kapsamında korunacak nitelikte olmadığı kanaatine ulaştığında, ifade hürriyetine yönelik müdahalenin meşru olup olmadığını tespit ederken 3 kriteri dikkate almaktadır: İfade hürriyetine yönelik yaptırım; kanunla öngörülmüş olmalı, meşru bir amaca yönelmeli ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olmalıdır.

Somut olayda; sosyal medyada ilgili tarafından yazılan ifadeler, yargı sisteminin işleyişi, adil yargılanma vs. konularında bir eleştiri niteliğindedir. AİHM içtihatları dikkate alındığında, hâkim ve savcılar yargı sisteminin işleyişi konusunda görüşlerini açıklayabilir.

AİHM içtihatları dikkate alındığında, ilgili tarafından dile getirilen görüşler kamuoyunda tartışılan konulara ilişkindir. Türk kamuoyu tarafından, eleştiri konusu yapılan hususlara ilişkin uzun süredir tartışma yapılmaktadır. Bu kapsamda, … Hakkında kamuoyunun aynı görüşte olmadığı, birbirine taban tabana zıt iki farklı görüşün başta basın ve yayın organları olmak üzere farklı mecralarda dillendirildiği bilinmektedir. Bu noktada, tüm kamuoyunun tartıştığı bir mesele hakkında yargı mensubu olarak ilgilinin de görüş ve düşüncelerini ifade etmesi doğaldır. Bu noktada, belirli süreçler ve ülkenin yargı politikası hakkında eleştiri hakkını kullanan hâkim ve savcılar hakkında soruşturma başlatılmakta, caydırıcı etkisi düşünülmeden mevzuattaki en ağır ceza önerilmektedir.

AİHM'ne göre eleştiriler kamu görevlilerine veya resmi kurumlara yönelik ise, eleştiri sınırı daha geniştir. AİHM'nin Axel-Springer kararında belirlediği kriterlere göre; ifade hürriyetinin başkasının şeref ve onuru ile çatıştığı durumlarda, dile getirilen görüş ve eleştirilerin somut bir dayanağının olup olmadığı, değer yargısı içeren beyanların olgularla desteklenip desteklenmediği, bilgi ve yorumların dile getirilmesinde kamu yararı bulunup bulunmadığı, ifadeleri dile getiren kişinin amacının kamusal bir tartışmaya katkıda bulunmak mı yoksa hedef kişinin itibar ve saygınlığına zarar vermek mi olduğu, eleştirilerin muhatabı olan kişinin toplum tarafından yakından tanınan bir kamusal figür olup olmadığı gibi kriterler AİHM tarafından bir arada değerlendirilmek suretiyle karar verilmektedir.

Dolayısıyla, AİHM tarafından kişilerin hak ve şöhretlerinin korunması kapsamında ifade özgürlüğüne müdahalenin demokratik toplumlarda gerekliliği konusunda sade vatandaşlarla, kamuya mal olmuş kişiler arasında ayrım yapılmaktadır. Kamuya mal olmuş kişilerin, özellikle siyasetçilerin, kamu görevlilerinin ve gazetecilerin şöhreti söz konusu olduğunda toplumun bu kişilerle ilgili olarak haber alma hakkı da dikkate alınarak daha fazla eleştiriye tahammül etmeleri gerektiği ve bu alanda ifade ve basın özgürlüğünün daha geniş olduğu kabul edilmektedir. Bu görüş, resmi kurumlar içinde geçerlidir.

Öte yandan, ifade ve beyanların AİHS’nin 10. Maddesine göre korunacak nitelikte görülmediği durumlarda bile Teklif Edilen ve verilen ceza, Ölçülü olmalıdır.

AİHM, Sözleşme’de düzenlenen bir hakka yönelik müdahalenin hukuka uygun ve meşru olup olmadığını denetlerken üç kriteri değerlendirmektedir. Bu kriterler; kanunla öngörülme, meşru bir amaca yönelik olma ve demokratik bir toplum düzeninde gerekliliktir. Hâkim ve savcıların İfade hürriyetine dair konularda ihlal kararları genellikle, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılıktan verilmektedir. Bir disiplin cezası kararında hükmedilen cezanın demokratik toplum düzeninde gerekli olduğu Sözleşmeye taraf devlet tarafından ortaya konulmak zorundadır. Hâkimlerle ilgili disiplin cezalarından dolayı ülkemiz aleyhine ihlal kararlarının verildiği Kayasu, Albayrak ve Özpınar davalarının hepsinde verilen cezalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bulunmamıştır.

Mahkeme yukarıda yer verilen ilkeler doğrultusunda, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk ilkesi açısından ‘baskılayıcı bir sosyal ihtiyaç’, bu ihtiyacı kanıtlayan ‘uygun ve inandırıcı yeterli gerekçe’, müdahale teşkil eden ‘tedbirin ölçülülüğü’, ‘bireysel ve genel yarar arasındaki denge ve tercih’ ölçütlerini dava konusu somut olaya uygulayarak bir karara varmaktadır. Baskılayıcı bir sosyal ihtiyacın olmadığı, hükümet tarafından gösterilen gerekçelerin yeterli ya da olay ile ilgili görülmediği, uygulanan yaptırımın meşru amaçla orantılı ve ölçülü olmadığı ya da kamu yararına uygun bulunmadığı durumlarda yapılan müdahale, demokratik bir toplum düzeninde gerekli addedilmemektedir.

Ölçülülük ilkesi açısından ise AİHM, öngörülen amaca ulaşmak için daha az sınırlayıcı bir alternatif olup olmadığına bakmaktadır. Yaptırım, meşru amaca ulaşma hedefinden çıkıp cezalandırma amacına yöneldiğinde, Mahkeme tarafından ölçülü kabul edilmemektedir. Bu noktada, başvurulan tedbirin niteliği, uygulama alanı, ulusal makamların başvurduğu yöntem ve araçlar, başkaca bir tedbirle aynı sonuca ulaşmanın mümkün olup olmadığı, tedbir kaldırıldığı zaman ortaya çıkan sonucun diğer haklar açısından değerlendirilmesi ve başvurulan tedbirin diğer bireyler üzerindeki caydırıcı etkisi gibi unsurlar dikkate alınmaktadır.

Örneğin, mevcut karara çok benzeyen Kudeshkina davasında 18 yıldır hâkimlik görevini sürdüren bir kişinin, ülkede yargı bağımsızlığının durumu ve yargısal süreçlere siyasi aktörlerce müdahalede bulunulduğu yönündeki beyanlarından sonra hâkimlik görevi ile ilişiğinin kesilmesine dair yaptırım, AİHM tarafından ölçülü görülmemiştir.

Mahkeme, ilgiliye disiplin hükümlerindeki en ağır yaptırımın uygulandığına dikkat çekmiştir. Bu kanaate varılmasının bir nedeni de, verilen cezanın benzer açıklamalar yapmak isteyen yargı mensupları üzerindeki caydırıcı etkisidir.

Bu davada, Moskova Mahkemesinde hâkim olan başvuran, bakmakta olduğu bir yolsuzluk davasına müdahale edilmesi ve dosyanın elinden alınması sonrasında, Rusya’da yargı bağımsızlığı, hâkim teminatı ve siyasi aktörler tarafından yargısal süreçlere yapılan müdahaleler konusunda basın yayın organlarına açıklamalarda bulunmuştur. Başvurana göre, belirli kararların verilmesi için, mahkemeler üzerinde siyasi baskı kurulması, ülkede sık rastlanan bir durumdur. Kamuoyunda, davaların kanuna uygun olarak, hâkimlerin vicdani kanaatine göre karara bağlandığı yönünde bir inanç kalmamıştır. Eğer tüm hâkimler sessiz kalmaya devam ederse, ülkede hukuksuz bir yargı sistemi kalacaktır. Başvurana göre, sıradan insanların davalarında hukuk uygulanırken, önemli konumda olan insanların davalarında mahkeme başkanı ya da başsavcılık kanalıyla müdahale edilmekte ve önce tavsiye sonra ima ve tehdit ile doğru kararın ne olması gerektiği dikte edilmektedir. Bu ifadelerden sonra ilgili, Moskova yargı konseyi tarafından yapılan şikâyet üzerine, hâkimlik mesleğinden çıkarılmıştır. Karara göre, başvuran tarafından sarf edilen ifadeler, kamuoyunda bağımlı, taraflı ve yolsuzluğa batmış bir yargı algısına yol açmış, tarafsız ve adil karar verilmediği imajı ise, yargının güvenilirliğini zedelemiştir.

AİHM yaptığı değerlendirmede, açıklamaların zamanlamasının, üst düzey kamu görevlilerine dair bir yolsuzluk dosyasının ilgilinin elinden alınması sonrasında olduğunu tespit etmiştir. Mahkemeye göre, açıklamaların arkasındaki neden ise, kişisel hınç ya da şahsi bir kazanç değildir. Bilgilerin gerçeğe uygunluğu noktasında, davacının sarf ettiği bazı ifadelerin sert ve politik sonuçları olduğu görülmekle birlikte, ifadeler tamamen temelsiz de değildir. Nitekim siyasi aktörler tarafından yargısal süreçlere yapılan müdahaleler, mahkemede görev yapan bazı kişiler tarafından da doğrulanmıştır. Kamu yararı açısından bakıldığında, Rusya yargı sistemi üzerine rapor hazırlayan uluslararası kurumlar tarafından, yargı bağımsızlığı konusunda benzer eleştiriler dile getirilmiştir. Dolayısıyla bu konular bir süredir kamuoyunda tartışıldığından, yargısal süreçlere yapılan müdahalelerin saklanması yerine bir yargı mensubu tarafından kamuoyu ile paylaşılmasında kamu yararı bulunmaktadır.

Guja- Moldova Kararı’nda AİHM, gizli bilgileri basına sızdırdığı gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılan bir kişi hakkında öngörülen tedbirin, meşru amaçla orantılı ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığına karar vererek ihlal bulunduğuna hükmetmiştir. Bahsi geçen dosyada, yargısal süreçlere yasama ve yürütme organı mensuplarınca müdahale edilmesine ilişkin mektuplar, savcılıkta görev yapan başvuran tarafından kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu konuda başvuran, suç işlendiğini gören kamu görevlisi haber vermezse suçların önlenemeyeceğini ve cezasız kalacağını ileri sürmüştür. Kamu görevlisi olarak mektupları sızdırmasının tek amacının, yolsuzlukla mücadele edilmesine yardımcı olmak ve üst düzey siyasi figürlerce işlenen nüfus ticareti suçunu açığa çıkarmak olduğunu belirtmiştir. Başvurana göre, anılan yıllarda Moldova’da yirmiden fazla savcının görevine son verilmiştir. Bu husus, savcılık müessesesinin sadece mevzuatta teminatlara sahip olduğunu, pratikte ise bu teminatların göz ardı edildiğini göstermektedir. Başvurana göre, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bir şekilde, yargısal süreçlere sistematik olarak müdahalede bulunulduğundan, suçun önlenmesi ve suçluların cezalandırılması için disiplin cezasına konu fiil işlenmiştir.

Mahkemeye göre, bu davanın merkezinde ifade hürriyetine yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının tespiti yatmaktadır. AİHM’ne göre, kamu görevlisinin görev mahallinde işlenmekte olan suç ya da yürütülen hukuka aykırı uygulamaları ifşa etmesi, belirli şartlarla ifade hürriyetinin korunmasına ilişkin hükümlerden yararlanır. Kamu görevlisinin sahip olduğu ifade hürriyetine yapılan müdahalelerin demokratik bir toplumda zorlayıcı bir sosyal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı değerlendirilirken mahkeme tarafından bilgi ve belgenin açıklanmasında kamu yararının olup olmadığına bakılmaktadır. Kamu yararı açısından değerlendirildiğinde ise, evrensel normlara göre hem mahkemelerin, hem de soruşturmaları yürütecek savcıların siyasi müdahalelerden bağımsız olmasının gerekliliğine vurgu yapılmaktadır.

Bu kapsamda yasama meclisi üyeleri hakkındaki her türlü isnadın bu ilkeler ışığında değerlendirilmesi gerektiği, meclis başkan yardımcısının yazdığı notun içeriği ve kullanılan ton dikkate alındığında bunun başsavcılık üzerinde siyasi bir baskı amacıyla yazıldığının açık olduğu, bunun dışında Moldova yargı sistemi hakkında rapor hazırlayan uluslararası kuruşlar ve medyanın da kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı konusunda ciddi sıkıntılar bulunduğuna dair rapor ve yazılara yer verdiği, bu bilgiler ışığında başvuran tarafından basına sızdırılan mektupların ülkede kuvvetler ayrılığı ve yargısal süreçlere üst düzey siyasi aktörler tarafından yapılan müdahalenin boyutları gibi konularda kamuoyunu tartışmaya çektiği, soruşturma makamlarının bağımsız ve siyasi olarak tarafsız olduğuna ilişkin kamuoyu inancının sürdürülmesinde üstün kamu yararı olduğu, demokratik bir toplumda siyasi figürlerin müdahalesi ile ceza soruşturmasının sona erdirildiğine ilişkin bilginin paylaşımı o kadar önemlidir ki savcılık kurumunun otoritesinin korunması amacına göre daha ağır bastığı, bu nedenle başvurana verilen cezanın demokratik bir toplumda gerekli olmadığı ifade edilmiştir.

Uygulanan yaptırımın öngörülen meşru amaçla orantılı olup olmadığı açısından ise, mahkemece verilen cezanın niteliği ve sonuçları dikkate alınmıştır. Mahkemece bu noktada kanunda öngörülen yaptırımlardan en ağır olanının uygulandığı, daha hafif cezaların uygulanması mümkün iken en ağır olanın seçilmesinin, hem başvuranın mesleki kariyerini sona erdirdiği, hem de hukuka aykırı uygulamalara şahit olan diğer kamu görevlilerinin bu hususu ilgili mercilere bildirme ya da kamuoyu ile paylaşmaları konusunda caydırıcı bir etkiye sebep olduğu, bu yüzden cezanın ağırlığı konusunda da haklı nedenlerin olmadığı tespiti yapılmaktadır.

Mevcut olayda olduğu gibi, resmi kurumlar ile kamu görevlilerinin eleştirildiği her olayda HSYK tarafından AİHM içtihatlarına aykırı olarak eleştiri sınırı çok dar olarak kabul edilmekte ve söz ve beyanları üzerinden yargı mensuplarına ölçüsüz bir şekilde en ağır cezalar önerilmekte/verilmektedir. Bu durum, AİHM önünde yeni davalara neden olacak kadar vahimdir.

Ülkemiz gündemini uzun süre meşgul eden Kayasu- Türkiye Davası'nda ise başvuran, şikâyet dilekçesi nedeniyle kendisine verilen kınama cezasının ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sorumluları hakkında düzenlediği ve savcılık mesleğinden çıkarılmasına ve sonunda da avukatlık mesleğini icra etmesinin yasaklanmasına neden olan iddianame nedeniyle mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğüne haksız müdahale oluşturduğundan bahisle başvuru yapmıştır. Başvurusunda Sacit Kayasu, AİHS’nin 7. maddesine atıfta bulunarak, vatandaş olarak Anayasal bir hak olan dilekçe hakkını kullandığını ve bu hakkını kullanması nedeniyle cezalandırılmasının söz konusu hükmü ihlal ettiğini belirtmektedir. Başvuran, ayrıca, savcı olarak, ihtilaflı iddianameyi hazırlamaya yetkisi olduğunu ve savcılık yetkilerine dayanarak gerçekleştirdiği bir eylemden dolayı cezai mahkûmiyet almasının da AiHS’nin 7. maddesinin gereklilikleri ile bağdaşmadığını ifade etmiştir.

AİHM, başvurana verilen cezaların her birinin temel özelliğinin başvuranın 1980 darbesinin sorumluları olan generaller hakkında “kovuşturma başlatılması hususundaki ısrarı” olduğu tespitini yapmıştır. Ayrıca mevcut davada, disiplin süreci sırasında, başvuranın, amacının hukukun üstünlüğünün sağlanmasına katkıda bulunmak olduğunu ifade ederek dilekçe hakkına atıfta bulunduğunu belirtmiştir. Bu hususlar, başvuranın davasının, ifade özgürlüğü kapsamında incelenmesi için yeterli görülmüştür.

İfade hürriyetine müdahale edildiği tespitinden sonra Mahkemece, bu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafında yer alan zorunlulukları karşılamadığı sürece meşru görülmediği hatırlatılmıştır. Müdahalenin meşru olup olmadığı belirlenirken; «yasa ile öngörülüp öngörülmediği», “meşru amacının bulunup bulunmadığı” ve bu amaçlara ulaşmak için başvurulan yaptırımın “demokratik bir toplumda zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı ve meşru amaçla orantılı olup olmadığı” araştırılmıştır.

Bu noktada Mahkeme, başvuranın yürütmekte olduğu savcılık mesleğinin hukukun üstünlüğünün korunması açısından üstlenmiş olduğu misyona vurgu yapmıştır. Buna göre, başvuranın savcı olmasından kaynaklanan özel durumunun adaletin tecellisi için adli yapı içinde kendisine öncelikli bir rol yüklemektedir. Başvuranın, görevi icabı, vatandaşın korunması ve suçun önlenmesi ve bastırılması amaçlarıyla kanunu doğrudan uygulama yetkisi bulunmaktadır. Bu görev başvurana, adaletin iyi işlemesine ve böylece halkın adalete olan güveninin sağlanmasına katkıda bulunmak suretiyle, bireysel hakların ve hukuk devletinin koruyucusu olma yükümlülüğünü getirmektedir.

Bu değerlendirmelerden sonra AİHM, Sacit Kayasu tarafından kaleme alınan iddianamenin içeriği ve şekli ile içeriğinin basına taşınmasını değerlendirmiştir. Buna göre iddianamede yer alan ifadeler, 12 Eylül 1980 darbesinin sorumlularının cezai soruşturmaya tabi tutulup tutulamayacakları ile ilgilidir. Zira ifadeler, suç işlediği iddia edilen darbe sorumlularına karşı cezai bir kovuşturma başlatılmasını savunmakta ve bu süreci başlatan enstrüman olmak istemektedir. Bu niteliği itibariyle, suçun önlenmesi ve suçlu olduğu tespit edilirse faillerin cezalandırılması gibi toplum açısından üstün kamu yararı bulunan bir durum söz konusudur. Bu nedenle, AİHM, üstün kamu yararı bulunan bir konunun varlığının, ifade hürriyeti açısından üst düzeyli bir koruma gerektirdiğini belirtmektedir. AİHM’ne göre, Sacit Kayasu tarafından düzenlenen iddianame her şeyden önce suç işlediği şüphesi bulunan kişilerle ilgili bir soruşturma başlatmayı amaçlayan bir metindir. Takipsizlik kararı verilmesinden sonra, bu metinler, başvuran tarafından bilgilendirilen veya kendiliğinden bilgi sahibi olan basının haberdar olmasıyla kamuoyuna açık beyanlar şeklini almıştır. Sonuç olarak AİHM, başvurana uygulanan yaptırımın demokratik bir toplumda hiçbir zorlayıcı sosyal ihtiyaca cevap vermediğini ve isnat edilen fiille orantılı olmadığı kanaatiyle ihlal kararı vermiştir.

Bu kararda savcı olarak yazdığı iddianame nedeniyle cezalandırılan Sacit Kayasu’ya verilen cezanın diğer yargı mensupları üzerindeki caydırıcı etkisine (chilling effect) özellikle vurgu yapılmıştır. AİHM’NİN İFADESİYLE, BİR YARGI MENSUBUNA CEZAİ BİR YAPTIRIM UYGULANMASI DOĞASI GEREĞİ YALNIZCA İLGİLİ HÂKİM VE SAVCI ÜZERİNDE DEĞİL, İCRA ETTİĞİ MESLEK ÜZERİNDE DE CAYDIRICI BİR ETKİ YAPAR. TOPLUMUN ADALETİN TECELLİ EDECEĞİNE GÜVEN DUYMASI İÇİN HÂKİM VE SAVCILARIN HUKUK DEVLETİ İLKELERİNİ ETKİLİ BİR BİÇİMDE TEMSİL ETME KAPASİTESİNİN OLDUĞUNA İNANMASI GEREKİR. YÜRÜTMÜŞ OLDUĞU SORUŞTURMA NEDENİYLE BAZI YARGI MENSUPLARININ CEZAİ VEYA İDARİ YAPTIRIMLARA MARUZ BIRAKILMASI, BENZER SORUŞTURMALARIN KORKMADAN, ETKİLİ BİR ŞEKİLDE YÜRÜTÜLMESİNİ İMKÂNSIZ HALE GETİRECEĞİ GİBİ TOPLUMUN BU MÜESSESELERE OLAN GÜVENİNİ SARSACAKTIR.

Yukarıda yer verilen AİHM kararları dikkate alındığında, sosyal medyada yer alan beyanlar üzerinden bir yargı mensubunun mevzuatta öngörülen en ağır yaptırımlara maruz bırakılması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun değildir.

Bu tasarruflar, mağdur olarak yazılan kurumlara karşı eleştiri hakkının kullanılmasını imkânsız hale getirmekte, hâkim ve savcılar üzerinde caydırıcı bir etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle, verilmiş olan karar, demokratik toplum düzeninin gerekleri olan; hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, hoşgörü ve açık fikirlilik ilkelerine aykırı ve işlendiği iddia edilen fiil ve güdülen amaca göre ölçüsüzdür. Öngörülen yaptırım, meşru bir amacı ve kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik değil, ilgili yargı mensubunu en ağır şekilde cezalandırarak benzer eleştirileri dile getirecek yargı mensuplarını caydırmaya yöneliktir.

HUKUK MEDENİYETİ.org

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim