• BIST 83.067
  • Altın 146,783
  • Dolar 3,7897
  • Euro 4,0443
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 2 °C

TEKNOLOJİ ÜZERİNE!

Av. Vedat Ahsen COŞAR

Bunların hayalini kuruyorduk. Şimdi yapıyoruz. Bu harika bir şey.’ Steve JOBS

Sanayi Devrimi’nin birincisi geldi önce. Bu devrimin temelinde enerji kullanımı ve makineleşme ile buhar makinesinin icadı vardı. Yaşam kalitesinin artması, mühendislik bilimlerinin gelişmesi bu devrim sayesinde oldu.

Endüstrileşmeye bağlı olarak üretim bandının icadı, buna bağlı olarak üretimin hareket yeteneğinin ve verimliliğinin artması sonucunu doğuran İkinci Sanayi Devrimi geldi daha sonra.

Bunu elektronik otomasyonun, yani bilgisayarların, elektronik cihazların kullanılmasını beraberinde getiren Üçüncü Sanayi Devrimi izledi.

Bu devrimle birlikte ‘analog çağ’ geride kaldı, ‘dijital çağ’ başladı.

Ve şimdilerde bütünüyle dijitallik üzerine kurulu olan Sanayi Devrimi’nin dördüncü aşamasını, yani siber-fiziksel sistemler üzerine kurulu bulunan bilgi ve iletişim teknolojileri zamanını yaşıyoruz.

Bu süreçleri, bu süreçlerin getirdiklerini, götürdüklerini görmeden, anlamadan, ne geçmişin, ne de bugünün anlamını, değerini kavrayamayacağımız gibi, dünyayı, hayatı ve insanlığı doğru okuyamayız, kendimizi, ülkemizi, toplumumuzu, kurum ve kuruluşlarımızı geleceğe hazırlayamayız.

Onun için birey olarak, devlet olarak, kurum, kuruluş, toplum olarak sürekli olarak değişen ve belli sınırlar içinde her değeri alabilen elektrik sinyalleri gibi analog biçimde düşünmeyi bırakmak, elektrik sinyallerini olduğu gibi değil, bunların yerine bunlara karşı düşen rakamları ileten bir sistem olan dijital biçimde, yani sayısal biçimde düşünmek zorundayız.

Böyle düşünebilmek, devrimsel nitelikteki teknolojik değişimi, gelişmeyi ve bunu sonuçlarını kavrayabilmek için, her şeyden önce tarih bilgimizin ve bilincimizin olması, hayal gücümüzün bulunması ve bu gücün özgür olması gerekir. Zira devrim demek, yenilik demektir.

Yenilik ise Joseph Schumpeter’in özlü ifadesiyle  ‘yaratıcı yıkıcılıktır.’ Yani yıktığınızın yerine daha iyisini, daha yenisini, daha işe yarar olanı koymaktır. Zira devrim dediğimiz şey, sayısız kişinin yaşamına çoğu zaman sessiz bir biçimde girer ve onları, anlamadıkları, anlayamadıkları, hatta hayal dahi edemedikleri kurumlarla, durumlarla, fikirlerle, araçlarla, gereçlerle, fırsatlarla karşı karşıya bırakan bir dizi yenilik sokar.

Şimdi teknolojinin serüvenini daha iyi anlayabilmek için geçmişe doğru bir yolculuk yapalım, sadece analitik fütüristlerin değil, yönetim filozoflarının da ilki ve hatta en iyilerinden birisi olan Peter F.Drucker’e bırakalım sözü.

Drucker, okuyucularına ‘geleceğin bir tarihi’ değil, ‘şimdiki zamana bir bakış’ olarak takdim ettiği ‘Kapitalist Ötesi Toplum’ isimli eserinde şunları yazıyor: ‘150 yıllık bir dönem içinde, yani 1750’den 1900’e kadar, kapitalizmle teknoloji dünyayı fethetmiş, bir dünya uygarlığı yaratmışlardır. Kapitalizm de, teknik yenilikler de aslında yeni bir şey değildir. Her ikisi de Batıda ve Doğuda yüzyıllardır tekrarlanan olgulardır. Yeni olan bunların yayılış hızı, kültürleri, sınıfları, coğrafi uzaklıkları aşıp dünyanın her yanına yayılabilmeleridir. Kapitalizmi, kapitalizme, yani bir sisteme çeviren bu hız ve kapsam olmuştur. Teknik ilerlemeleri, Sanayi Devrimi’ne çeviren de budur. Bu değişimi güden şey, bilginin anlamında ve işlevinde yer alan köklü değişikliktir. Hem Batıda ve hem de Doğuda, bilgi her zaman için var olmaya uygulanan bir şey iken, bu gelişmelerle birlikte ve birdenbire varolmak yerine, yapmaya uygulanan bir şey haline gelmiştir. Bir kaynak, bir alet olmuştur. Başlangıçtaki yüzyıl boyunca bilgi, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanmıştır. Sanayi Devrimini, Marks’ın ‘yabancılaştırma/dışarı itme’ dediği şeyi, yani sınıfları, sınıf savaşını ve komünizmi yaratan budur. 1880’den başlayıp İkinci Dünya Savaşı ile sona eren dönemde, yani ikinci aşamada, bilgi artık yeni anlamıyla işlere uygulanmaya başlamıştır. Bundan ortaya Prodüktivite/Verimlilik Devrimi çıkmış, 75 yıl içinde proleterleri orta sınıf burjuvalar haline getirmiş, ellerine üst sınıflarınkine yakın bir gelir geçmesini sağlamıştır. Prodüktivite Devrimi böylelikle sınıflar savaşını ve komünizmi yenmiştir. Son aşama İkinci Dünya Savaşından sonra başlamış ve bilgi bilgiye uygulanır olmuştur. Bu dönem Yönetim Devrimi aşamasıdır. Bu aşamadan sonra bilgi artık son hızla, üretimin tek faktörü haline gelmiş, sermayeyi de, emeği de bir kenara itmiştir. Bugün bizim toplumumuza bilgi toplumu demek için zaman henüz erkendir, böyle bir iddiada bulunmak küstahlık bile sayılabilir. Zira şu ana kadar elimizde yalnızca bilgi ekonomisi vardır. Ama toplumumuzun kapitalist ötesi bir toplum olduğu kesindir.’

Drucker’in 1750’den başlayıp günümüze kadar olan değişimi özetlediği bu süreç, aynı zamanda servet kazanma biçimleri ile güç ve iktidar sistemlerinin nasıl değiştiğinin ve geliştiğinin de özlü bir hikayesidir. Bu hikayenin bize gösterdiği gerçek, günümüzün iş dünyasında, en başta ekonomik sistemler olmak üzere, diğer bütün sistemlerin ‘bilgi tabanı’ üzerine kurulu olması, bütün iş girişimlerinin, sosyal olarak yapılandırılmış olan bilgi kaynağına dayanmasıdır.

Bir diğer yetkin fütürist Alvin Toffler’in son derece isabetli tespitiyle Marks, maddesel temelin öncelikli bulunduğunu, yani ‘insanların varlığını belirleyen şeyin, onların bilinçleri değil; tam tersine, onların bilincini belirleyen şeyin toplumsal varlıkları olduğunu‘ ileri sürmek suretiyle Hegel’i iflas ettirmişti. Günümüzün servet yaratma modeli de Marks’ı iflas ettirerek Hegel’in intikamını almıştır. Öyle ki, Marksistler için donanım her zaman için yazılımdan daha önemli olmuştur. Oysa şimdi bilgisayar ve internet teknolojisi tüm dünyaya bunun tam tersinin geçerliliğini, yani ekonomiyi güden şeyin bilgi olduğunu, bilgiyi güden şeyin ekonomi olmadığını öğretiyor.

Bu da Drucker’in anlattığı hikayenin bize öğrettiği bir diğer gerçektir.

Hemen ifade etmek gerekir ki, diğer başka pek çok şey gibi, bilgi de bugün geldiği yere pek öyle kolay ve birdenbire gelmemiştir. Hemen her toplumda ve tüm zamanlarda karşında bulduğu arkaik düşünce, güç ve anlayışları, her türlü yeniliğe ve değişime karşı statükocu kişileri, kurumları ve kuruluşları aşarak gelmiştir.

Bütün bu engelleri aşmayı sağlayan atakların en önemlileri; mors alfabesi, ideogram, alfabe, sıfır sayısı ve günümüzde bilgisayar olmak üzere yeni araç ve gereçlerin icat edilmeleri olmuştur.

Bütün bunlar tarihin ender noktalarında ortaya çıkan çoğumuzun isimlerini dahi bilmediğimiz ya da hatırlayamadığımız Gottfreid Wilhelm von Leibniz, Charles Xavier Thomas, Charles Babbage, Hermann Hollerith, Howard Hathaway Aiken, Lawrance Roberts, Thomas Merrill, Leonard Kleinrock, Ray Tomlinson, Bob Kahn, Tim Berners, Mare Andreessen, daha yakın zamanda Bill Gates, Steve Jobs, Andy Hertzfeld, Stephen Wozniak gibi vizyonerlerin sayesinde olmuştur.

Tekonojinin dünden bugüne katettiği mesafeye bakıp geleceğe doğru bir projeksiyon yaptığımızda diyebiliriz ki, bugün tarihin ender noktalarından birini değil, sadece ünlem işaretlerinden birisini yaşıyoruz. Neden mi? İnsan bilgisinin tüm yapısı esaslı biçimde değişiyor, eski engeller aşılıyor, bilinen kuramlar, anlayışlar, alışkanlıklar, başkaca şeyler birer birer yıkılıyor da onun için.

Günümüzün şirketleri, kuruluşları, kurumları, devletleri ve ekonomileri kendilerini yeniden yapılandırırken, bilginin ve bilgiyi aktarmak için kullandığı işaret ve sembollerin üretimi ve dağıtımı da yeniden şekilleniyor. Bu amaçla yeni bilgi ağları yaratılıyor, kavramlar birbirine bağlanıyor, mantığa dayalı yeni varsayımlar, kuramlar, modeller, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiriliyor, bütün bunlar yeni dillere, yeni şifrelere dönüştürülüyor. Daha da önemlisi, bunları enformasyon haline getirebilmek için veriler birbirleriyle daha çeşitli, daha değişik biçimlerle ilişkilendiriliyor, onlara içerik kazandırılıyor ve bu suretle oluşturulan enformasyon kümeleri daha geniş modeller halinde birleştirilerek daha büyük modellere ve bilgi yapılarına dönüşüyor.

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve başkaca girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyin yerine ikame ediliyor, gelişmiş/ileri ekonomilerin en önemli kaynağı haline geldiği ve süreç böyle işlediği için bilginin değeri giderek daha da artıyor. Bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan geliştirilen yeni kavramlar birbirleriyle farklı biçimde ilişkilendiriliyor, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşuyor, yeni varsayımlar, yeni diller, kod ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretiliyor.

Bu gelişmelere ve değişikliklere bağlı olarak gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satıyorlar. Bu ülkeler, ekonomileri tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratma ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kuruyorlar. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı, hem de hemen hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların kendi egemenliklerini korumalarını giderek daha da zorlaştırıyor.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğunlaşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey bilginin anlamındaki ve işlevindeki bu temel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin önemli bir ögesi ve hatta klasik, Marksist ve Keynesçi iktisat anlayışlarının öngördüğü sermaye araçlarının dışında etkili bir sermaye aracı haline gelen bilgi, günümüzde sadece aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanmıyor, kendisine de uygulanıyor ve bu suretle bilgiden, bilgilere ulaşılıyor.

Bugün bizim ‘bilgi-işlem’ dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen ve geliştiren disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiriliyor. Ve bütün bunlar, geçmişte olduğundan çok daha fazla miktarda bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlıyor. Bunları enformasyon haline getirebilmek için veriler, birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiriliyor. İş bununla da bitmiyor, bütün bunlara içerik ve işlerlik kazandıran ve bu suretle enformasyon kümelerini daha geniş modeller halinde birleştiren bilgi-işlem mekanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık bilimin hemen her alanında, dahası yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok yaygın biçimde kullanılıyor.

İnanılmaz bir hızla ilerleyen teknolojinin hayatımızı her alanda kolaylaştırmak başta olmak üzere sağladığı büyük olanaklar, nimetler var. Bunlar getirdikleri. Ya götürdükleri! Giderek hemen hepimizi esir alan teknolojinin bizden alıp götürdüğü şeylerin en başında, bizi biz yapan, insan olarak bizi birbirimize bağlayan sosyal ilişkilerimizin, bu ilişkilerin en etkilisi olan temas duygumuzun aşınması geliyor. Sosyal ilişkilerimiz zayıfladığı, temas duygumuz aşındığı için birbirimizin elini tutmuyor, birbirimizin gözüne, yüzüne bakmıyor, sesine kulak vermiyoruz. Bunların yerine hemen hepimiz, birbirimizle, mobil telefonlar, bilgisayarlar, tabletler, face-book, twitter, instagram aracılığıyla temas eder hale geldik. Duygu ve düşüncelerimizi yüz yüze temas ederek ifade etmek yerine sanal biçimde ifade etmeyi tercih ediyor, bu amaçla ‘like etmek‘, ‘kalp işareti koymak‘ gibi değişik semboller, emojiler kullanıyoruz.

Çoğumuzun ekonomik güç elde etme amaçlı ilişkilerden oluşan dikey, yani yükselme, bir şey olma isteğiyle biçimlenen bir yaşam biçimi var. Hemen hiç birimizin entelektüel anlamda büyümek, sosyal ve ruhsal yönden gelişmek, manen tatmin olmak gibi bir derdi, çabası ve hedefi yok.

Diğer insanlarla olan ilişkimiz geçicilik üzerine, kullan-at anlayışı üzerine kurulu. Temas halinde olduğumuz insanların duygu ve düşünce dünyasıyla ilgili olmaktan daha çok, o insanların modülüyle, kılığıyla, kıyafetiyle, eviyle, arabasıyla, yaşantısıyla  ilgiliyiz. Belki de bundan dolayı başkalarıyla olan ilişkilerimize içimizde yer etmiş bir dizi beklentiyle yaklaşıyoruz. Buna bağlı olarak ilişki içinde olduğumuz insanların sayısı giderek artarken, bu ilişkilerin sürekliliği de aynı oranda azalıyor. İnsanlar hayatımıza giriyorlar, bir süre kalıyorlar ve sonra gidiyorlar. Veya biz gönderiyoruz. İlişkilerimizin devir hızı arttıkça, sürekliliği azalıyor, sürekliliğin yerini geçicilik alıyor. Daha düne kadar geçici ilişkilerin yüzeysel, gerçek ilişkilerin, bu ilişkilerin getirdiği dostlukların uzun süreli ve hatta kalıcı olduğunu varsayan kabul ciddi biçimde gerçekliğini yitirmiş durumda.

Peki, ne yapmak gerekiyor?

En başta bu anlayışlarımızı, alışkanlıklarımızı terk etmemiz, sanal ilişki tuzağından kurtulmamız, aramızdaki yardımlaşmayı ve dayanışmayı artırmamız gerekiyor.

Yapmamız gereken diğer şeyleri spritüel danışman Aslı Güder, İzzet Çapa’ya verdiği Hürriyet Gazetesi’nin dünkü Kelebek ekinde yer alan röportajında şu sözlerle ifade ediyor: ‘Eğer genetik kodlarımızı hatırlayıp yeniden birbirimizle temas etmeye başlamazsak, maddeden ibaret varlıklar yerine ruhları olan eşref-i mahlukat olduğumuzu hatırlamazsak, iyice yalnızlaşmaya mahkum olacağız… her birey kaçınılmaz olarak kendi hayatında bunun muhasebesini yapmak zorunda kalacaktır.

Oturup bunlar üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gerekiyor. Değil ise giderek yalnızlaşacak ve buna bağlı olarak ruhumuzu bir daha iyileşmeyecek biçimde hasta edeceğiz.

Ve Tevrat’ın dediği gibi ‘it is not good for man to be alone’, yani ‘insan için yalnız olmak iyi değildir.

Değildir, çünkü yalnızlık önce mutsuzluğu, daha sonra hastalığı davet eder.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim