• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 10 °C

"Ümit Kaftancıoğlu Cinayeti 36 Yıldır Karanlıkta; Türkiye Sanki Faili Meçhullere İtirazı Olmayan Ülke Gibi"

"Ümit Kaftancıoğlu Cinayeti 36 Yıldır Karanlıkta; Türkiye Sanki Faili Meçhullere İtirazı Olmayan Ülke Gibi"
Halk kültürü uzmanı, yazar, TRT yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu, 36 yıl önce bugün öldürüldü. 12 Eylül öncesinin karanlık cinayetlerinden biriydi Kaftancıoğlu’nun katli.

Yeni Yüzyıl yazarı Cengiz Erdil, ölüm yıl dönümünde Kaftancıoğlu için “Dostun Ölümü” adlı öykü kitabını yazan Ahmet Çakır ve oğlu Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu ile konuştu.

"Daha yakın yıllarda işlenen ve nispeten kolay aydınlatılabilir gibi görünen bu tür cinayetlerin de aynı karanlığa gömüldüğüne tanıklık etmek insanı yoruyor" diyen Ahmet Çakır, "Türkiye sanki bu noktada sürekli bir karanlıkta yaşamaya mahkum edilmiş ve buna da bir itirazı olmayan ülkeye benziyor. O aydınlatılmayan cinayetlerin bizi çürüttüğünü, sağlıklı biçimde yaşama imkanımızın elimizden kayıp gittiğini de göremiyoruz" ifadesini kullandı.

Yeni Yüzyıl'dan Erdil'in sorularını yanıtlayan Ahmet Çakır ve Ali Naki Kaftancıoğlu'nun açıklamaları şöyle:

Ahmet sen de İstanbul Radyosu’nda görevliydin. Kaftancıoğlu ile yakın dostluğun vardı.12 Eylül öncesinin kasvet dolu o günlerine bir dönelim istersen. Ülkede nasıl bir hava vardı?

“O sabah yazar dostum gelmedi…” Ümit Kaftancıoğlu’nun alçakça bir cinayete kurban gidişiyle ilgili “Dostun Ölümü” adlı öyküm bu cümle ile başlar… Birkaç ay sonra 12 Eylül’ün olacağını göz önüne aldığınızda, o dönemde yaşanan cinnetin en koyulaştığı günler içinde bulunduğumuz kestirilebilir. Kasım 1979’da İlhan Darendelioğlu öldürülmüştü. Sağcı bir şair-yazarın öldürülmesinin ardından hemen solcu olanın aynı durumla karşılaşması gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. Ümit Kaftancıoğlu’nun Nisan 1980’de öldürülüşü de böyle yorumlandı. Katillerinin kimler olduğu, cinayetin niye işlendiği hangi cezaya çarptırıldıkları ve buna benzer olayın gerçeğiyle ilgili pek çok şeyi bugün de bilmiyoruz. Aslında bu özel bir durum da sayılmaz. Abdi İpekçi’den Uğur Mumcu’ya, Çetin Emeç’ten Ahmet Taner Kışlalı’ya kadar bu ülkenin çok değerli insanlarının neye kurban edildiklerini hâlâ öğrenebilmiş değiliz. Üstelik onları kaybetmemize yol açan ortam bugün de çok değişmiş gibi görünmüyor. Olayın beni en çok etkileyen boyutu, Ümit Kaftancıoğlu’nu öldürenlerin bunu niçin yaptıklarını bilmelerinin mümkün olmayışı…

Ümit Kaftancıoğlu’nun radyo programlarını ve öykülerini biliyorsun. Nasıl bir insandı?

Ümit Kaftancıoğlu gamlı, kederli konuşmaları hiç sevmezdi. Bulunduğu yere ışık ve neşe saçardı. Bunun kaynağının da Anadolu olduğunu söylerdi. Anadolu ırmakları gibi gürül gürül bir adamdı. Zaten programlarını hazırlamak için zorunlu süreler dışında hemen hiç durmazdı İstanbul Radyosu’ndaki odasında, hemen kendini Anadolu’ya atardı. Programı için topladığı malzemenin yanında destanlar, türküler derlerdi. Sonradan bunları kitaplaştırdı. Olağanüstü çalışkan bir adamdı. İstanbul’dan sıkılıp Anadolu’ya çıkmayı “iman tazelemek” olarak adlandırırdı… Aramızda özel bir bağ vardı diyebilirim. Ben askerlik dönüşü İstanbul Radyosu’na girmiştim. Bir yandan yarım kalmış olan öğrenimimi tamamlamaya çalışıyor, öte yandan yazı-çizi işleriyle uğraşıyor, bir yandan da TRT-DER çalışmaları içinde yer alıyordum. Kaftancıoğlu da benzer yollardan geçtiğinden bu çabalarıma sempatiyle bakıyor, destek oluyordu. Örneğin, 1980’de Yunus Nadi Ödülünü kazandığım ‘Dünyada ve Türkiye’de Sansür’ adlı çalışma sırasında büyük desteğini görmüştüm. O çalışma nedeniyle radyoda sabahladığım günlerde birlikte kahvaltı ederdik. Nasıl bir yokluğun ve yoksulluğun içinden geldiğini, hangi koşullarda okuyup da o gün bulunduğu noktaya geldiğini önce Dönemeç adlı kitabında anlatmıştır. Ardahan’ın Hanak İlçesi’nin Saskara Köyü’ndeki evlerinin yoksulluğunu çok da eğlenceli şekilde anlatırdı. “Rus besteci Şostakoviç’i çocukluk yıllarımda öğrendim” der kahkahalarla gülerdi.

Kaftancıoğlu cinayetinin hâlâ karanlık yönleri var. Silahı ateşleyen sadece 4 yıl kaldı cezaevinde 

Daha yakın yıllarda işlenen ve nispeten kolay aydınlatılabilir gibi görünen bu tür cinayetlerin de aynı karanlığa gömüldüğüne tanıklık etmek insanı yoruyor. Üstelik, bunların aydınlatılmasının yeni cinayetler işlenmemesi için en önemli adım olacağını da yine hepimiz kabul ediyoruz. Türkiye sanki bu noktada sürekli bir karanlıkta yaşamaya mahkum edilmiş ve buna da bir itirazı olmayan ülkeye benziyor. O aydınlatılmayan cinayetlerin bizi çürüttüğünü, sağlıklı biçimde yaşama imkanımızın elimizden kayıp gittiğini de göremiyoruz.

Ümit Kaftancıoğlu’ndan sende kalan diye sorsam. Bence onu en iyi anlatan sözler kendi ağzından çıkmıştır. O uğursuz 11 Nisan 1980 günü İstanbul Radyosu koridorlarında yankılanan sözlerini ömrüm oldukça unutamayacağım: “Şunca yaşamım içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. Bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. Yaşamın içinde olup da ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. Ve üzüntümün ağır basan yanı burasıdır. Ölümümde eşim, çocuklarım ve en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum. Benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler. Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz…”

Asıl adı Garip Tatar olan Ümit Kaftancıoğlu, Ardahan’ın Hanak İlçesi’ne bağlı Saskara Köyü’nde doğdu. Halk aşıklarının, söz sohbet bilenlerin dizinin dibinde destan, masal, türkü, efsane dinleyerek büyüdü. Okuma ve yazmayı çok küçük yaşta öğrendi. İlkokulu bitirdikten sonra köy enstitüsüne girmek için yollara düştü. 1957’de köy enstitüsünü bitirdi. Üç yıl köy öğretmenliği yaptı. 1974’te TRT’de yapımcı olarak çalışmaya başladı. Dönemeç adlı hikâyesiyle 1970 TRT Büyük Ödülü’nü aldı. Köy Odası programlarını hazırlayan ekibin sorumlusu oldu.

Kaftancıoğlu evliydi ve 2 çocuğu vardı. İstanbul Radyosu Eğitim Kültür Yayınları programcısı, öykü ve roman yazarı Ümit Kaftancıoğlu cinayeti de Hrant Dink cinayeti gibi göz göre göre geldi: Kaftancıoğlu’nun ölümünden önce tehdit edildiği devletin yetkili birimlerince biliniyordu. Kaftancıoğlu, 11 Nisan 1980 gününün sabahı, evinden işe gitmek üzere dışarı çıktığında çapraz ateşle öldürüldü. Emniyet’te, “Onu solcu olduğu için öldürdüm” diye ifade veren Ahmet Mustafa Kıvılcım, Askeri Mahkeme’de önce ömür boyu hapse mahkum edilse de cezasını Askeri Yargıtay bozdu. Kıvılcım, 4 yıl tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı; azmettirenler ise yargı önüne hiç çıkmadı.

"En iyi arkadaşımız, masalcımız, kalemiz babamdı"

Ümit Kaftancıoğlu’nun uzman çocuk doktoru olan oğlu Ali Naki Kaftancıoğlu anlatıyor: “Babam öldürüldüğünde 15 yaşında idim. Siyaset, felsefe, edebiyata meraklı, okul harçlığı ile tost almayıp kitap alan bir öğrenci idim. Dolayısı ile o zamanki konjonktürden haberdar ve babamın “Beni öldürecekler, siz düzeninizi bozmayın” tembihleri ile de bilinçaltında hazırlıklı idim. 12 Eylül darbesinden sonra katiller yakalandıklarında buruk bir merakla ne olacak diye bekledik. Dava sürecinde cinayeti görmüş olan kız kardeşim mahkemeye gitti ve orada tutukluların küfür, sataşma ve mahkemedeki çok rahat ve kollandığını bilir tavırlarından rahatsız olduğunu anlattı. 

"Anadolu tutkunu bir insandı"

Dört tetikçi belirlendi. Biri ele geçirilemedi, ikisi delil yetersizliğinden salıverildi, biri 36 yıl ceza aldı ama kırpıla kırpıla 4 yıla indi ve tutukluluğundan sayılıp o da bırakıldı. Babam bizlere hastalık derecesinde düşkün idi. O anaç tavuk biz peşinde civcivleri gibiydik. En iyi arkadaşımız, masalcımız, kalemiz, korunağımız babamdı. Köy enstitüsü eğitiminden gelen becerikliliği ile yorgan kılıfı dikmekten rulman tekerlekli tahta kaykay yapmaya kadar her şeyimizle ilgilenir ve hep bizi kendine hayran bırakırdı. Yazdığı roman ve öyküleri bana da okutur eleştirilerimi alırdı. 

Zaten okutmasa da o kağıt daktilodan çıksa da okusam diye heyecanla beklerdim. Derslerimizde çok başarılı olmamızı isterdi. Ölünce ele güne muhtaç olmadan yaşamımızı sürdürebilmemizi, acıdan, çalışmaktan korkmamamızı aşılardı. Dilbilim, radyo program yapımcılığı, yazarlık, köşe yazarlığı ve derleme gibi birçok işin altından kalkabilecek feraset ve çalışkanlıkta idi. Sosyal ilişkileri çok önemser ve zamanının imkanlarında bile birçok yazar ve yurt dışındaki sanatçı, akademisyen ve özellikle Türkologlarla ilişkisini sürdürürdü. Kendini borçlu hissettiği Anadolu köylüleri başta olmak üzere ezilen kesimin sözcülüğüne adadı.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim