• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara -2 °C

"Yargıtay ve Danıştayda İktidarın Bakışını Zorlamayan Bir Yapılanma Yaratılıyor"

"Yargıtay ve Danıştayda İktidarın Bakışını Zorlamayan Bir Yapılanma Yaratılıyor"
YARSAV Eski Başkanı ve hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu Oda TV'den Nurzen Amuran'ın sorularını yanıtladı.

Bu söyleşimizde sizinle tarihsel süreçte FETÖ’nün hukuksal durumunu konuşalım istiyorum. Nereden nereye gelindi. Ancak daha önce sizin bir müracaatınızla ilgili bir sorum olacak. Darbe girişiminden sonra bir kısım yargıç, savcı, yüksek yargıçlar hakkında, hukuka aykırı verdikleri kararlara ilişkin ”FETÖ üyeliği ve anayasayı ihlal suçlarından işlem yapılması için” 19.7.2016 tarihi itibarıyla suç duyurusunda bulunduğunuzu duyduk. Suç duyurusunun içeriğinde hangi iddialarınız yer aldı?

FETÖ hakkındaki suç duyurumu, hukuk ve yargı ile ilgili konularda yaptım. FETÖ’yü ve ayrıca bu örgütün de yargıda kadrolaşmasına, yargıdaki kadroların ve Cumhuriyet hukuk sisteminin içinin boşaltılmasına yönelik eylemlerini, bu bağlamda FETÖ’nün tarafıma da yönelik eylemlerini, yaptığım suç duyurusuna konu ettim.

11 yıl önce  Cumhuriyet Gazetesinde Fethullah Gülen’in hukuksal konumunu dile getiren bir makaleniz yer almıştı. Yazınızda Fethullah Gülen’le ilgili Sıkıyönetim Mahkemelerinde ve DGM’ de görülen davalarda Cemaat yerine “cemiyet, örgüt” kavramının kullanıldığını yazmıştınız. Mahkemelere gelen bilirkişi raporlarında da örgüt denilmekteydi.  O davaların hukuki sürecini anlatarak başlayalım söyleşiye.

Dediğiniz gibi 17.1.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bu makalemde, o tarihe kadar Fethullah Gülen hakkında açılmış bulunan ceza davalarını ve akıbetlerini aktarmıştım.

Gülen ve mensubu olduğu Nurculuk, 1991 yılında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası (TMY) kabul edilinceye kadar söz konusu olan mahkeme kararlarında, yasadışı bir cemiyet olarak nitelenmiştir. Çete ile aynı anlamda kullanılan bu cemiyet ise, devletin sosyal, siyasal ve hukuksal düzenini dini esas ve inançlara uydurmak amacı güden bir cemiyet şeklinde nitelenmiştir. Bu niteleme ise o dönemdeki düzenlemelere göre eski TCY’nın 163 üncü maddesine göre, laikliğe aykırı eylemlerin cezalandırıldığı madde kapsamında kalmaktadır ve suçtur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 20.9.1965 tarih ve 234/313 sayılı kararında Said-i Nursi’nin fikirlerine dayanan Nurculuk’un, neden laikliğe karşı bir cemiyet olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koymuş, bu cemiyetin, devletin laik anayasal düzenini uzun vadede silah olmadan da değiştirmeyi amaçladığını belirtmiştir.

Bu kararda Said-i Nursi’nin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanı ile bağlantısının görüldüğü ve 1928 yılında bir yıl hapis cezası ile cezalandırılmış olduğu bilgisine de yer verilmiştir.

Fethullah Gülen hakkında Nurculuk faaliyetleri nedeniyle, bir dava açılmıştır. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde F.Gülen TCY’nın 163 üncü maddesi uyarınca Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı da gerekçe yapılarak, 20.9.1972 tarih ve 3/36 sayılı kararla üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ancak alınan  karar temyiz edilmiş, Askeri Yargıtay 24.10.1973 tarih ve 146/272 sayılı kararıyla, suçu sabit görmesine rağmen, ceza miktarının hesaplanmasında yapılan fazlalık nedeniyle bozma kararı vermiştir.

Söz konusu bozma kararı yerel mahkemeye döndükten sonra İzmir Sıkıyönetim Mahkemesindeki yargılama yeniden başlamış, ancak bu arada Bülent Ecevit Başkanlığındaki 37 nci hükümet döneminde 18.5.1974 tarihinde yürürlüğe giren 15.5.1974 tarih ve 1803 sayılı af yasası çıkmıştır. Bunun üzerine İzmir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Fethullah Gülen hakkındaki davanın söz konusu af yasası kapsamında kaldığını ifade etmiş ve 21.5.1974 tarih ve 12/10 sayılı kararla davanın düşürülmesine hükmetmiştir.

Yargıtay, Nurculuk’un TCY’nın 163 üncü maddesi kapsamında kaldığını konuya ilişkin kararlarında ifade etmeye devam etmiş olup,  Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.12.1978 tarih ve 371/485 sayılı kararı da yine bu paraleldedir.

50 YIL ÖNCEKİ YARGI KARARLARINDA BİLE BUGÜN YAŞANANLARA AÇIK AÇIK İŞARET EDİLDİ

Bu mahkeme kararlarında görüldüğü üzere davaya dayanak olan nedenleri bir kez daha sıralayalım.

Bu kararlarda önemli olan nokta, Gülen’in de içinde olduğu Nurculuğun, “suç teşkil eden çete, cemiyet” olarak nitelenmesi, laikliğe aykırı bu hareket bireysel bir faaliyet değil, örgütlü bir yapılanma olarak görülmesidir. Bu örgütün nihai hedefinin de “islam birliğini oluşturmak”, dolayısıyla “anayasal düzeni ortadan kaldırmak” olduğu belirtilmiştir. Bugün yaşanan duruma, daha 50 yıl önceki yargı kararlarında bile açık açık işaret edilmiştir. Şunu da eklemek de yarar var: Laikliğin korunmaması ve laikliğe yönelik saldırılar, TCY’nın 163 üncü maddesinin tartışılmasına ve bu maddenin anlam ve sonucunun kavranamamasına da yol açmıştır. Yıldırım Akbulut başkanlığındaki 47 nci hükümet döneminde 12.4.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası (TMY) çıkartılmış, bu yasa ile birlikte ise TCY’nın 163 üncü maddesi de yürürlükten kaldırılmıştır.

1991 tarihli Terörle Mücadele Yasasında terör tanımı yapılmış, cebir ve şiddet, korkutma, sindirme, yıldırma gibi yöntemlerle anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik örgütlü eylemler bu kapsamda değerlendirilmiştir. Bu düzenlemeye göre, terör örgütü veya terör eylemi olarak nitelendirilebilmek için, “cebir ve şiddet” ön koşul olarak aranmamıştır. Dolayısıyla bir örgütün terör örgütü sayılabilmesi için, mutlaka silah koşulu da öngörülmemiştir. Bu düzenleme, cebir ve şiddete başvurmayan, baskı, sindirme gibi yolları kullanan islami örgütlerle mücadele yönünden bir boşluk ortaya çıkarmadığı gibi sunulmuş ise de yaşananlar öyle olmamıştır. Kaldı ki TCY 163 üncü maddenin kaldırılmasından kaynaklı olarak uygulamada ortaya çıkan duraksama, mücadelenin ayrıca geri plana itilmesine yol açmıştır. Bu yasadan sonra Ankara DGM Başsavcılığı, Fethullah Gülen’in Terörle Mücadele Yasası’nın 7 nci maddesi kapsamında cezalandırılması istemiyle 31.8.2000 tarihli iddianameyi düzenlemiştir. Ankara 2 no.lu DGM’nde bu dava devam ederken, Bülent Ecevit Başkanlığındaki 57 nci hükümet döneminde bir yasa çıkarılmıştır. 22.12.2000 tarihinde yürürlüğe giren, 21.12.2000 tarih ve 4616 sayılı yasa ile 23.4.1999 tarihine kadar işlenen ve üst sınırı 10 yılı geçmeyen suçlara ilişkin davaların da, kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi öngörülmüştür. Ankara 2 no.lu DGM, F. Gülen hakkındaki davadaki suç tarihinin ne olduğunu tartışmış, 3713 sayılı Yasa’daki terör örgütü kavramının, sadece silahlı terör örgütlerini değil, henüz silahlı aşamaya geçmemiş terör örgütlerini de kapsadığını vurgulamıştır. Bu suçun devamlılık taşıyan bir suç olduğunu, suç tarihinin normalde hukuki kesintinin oluştuğu iddianame tarihi olan 31.8.2000 değil de, Gülen’in ABD’ne gittiği 21.3.1999 tarihi olduğunu, çünkü yurt dışına çıkmakla bu suçu “işleme olanağının kalmadığını”belirtmiş, böylece hukuki kesinti ve suç tarihi 21.3.1999 olarak kabul edilince de, 4616 sayılı yasa kapsamında kaldığını belirttiği bu suça ilişkin 2000/124 Esas sayılı davanın, 10.3.2003 tarih ve 20 sayılı kararla, kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar vermiştir.

Bu karar sonuçları itibariyle nasıl değerlendirilmelidir?

Hukuki kesintinin iddianame ile gerçekleşmesine, yurt dışına çıkmakla suç işleme durumunda kesinti ortaya çıkmamasına rağmen, bu karardaki suç tarihi yönünden hatalı değerlendirme yapılmış, davanın 4616 sayılı Yasa kapsamına sokulmasına yol açmıştır. Bu süreçte yapılan başka bir hukuksal hata ise, anılan kararın Yargıtay denetiminden de geçmemesine neden olmuştur.

Ankara 2 no.lu DGM’nin bu kararına hem sanık F. Gülen vekili itiraz etmiş, hem de Cumhuriyet savcısı suç tarihinin yanlış belirlendiğini, suç tarihinin iddianame tarihi olduğu ve o tarih itibarıyla da bu davanın söz konusu erteleme yasası kapsamına girmediği itirazında bulunmuştur. Ankara 1 no.lu DGM, 03.4.2003 tarih ve 420 değişik iş sayılı kararıyla bu başvuruları reddetmiştir.

Bu açıklamalarınız biraz teknik oldu ama başka türlü de açıklanamazdı. Bundan sonraki süreçte Fethullah Gülen’in  lehine olacak yasal düzenlemeler çıktığını görüyoruz, değil mi?

Evet. Bu süreçten sonra Erdoğan başkanlığındaki 59 uncu hükümet döneminde AKP iktidarında 3713 sayılı Yasa’nın 1 inci maddesindeki terör tanımında değişikliğe gidilmiştir. 19.6.2003 tarih ve 4903 sayılı Yasa ile, örgüt sayılabilmek için, korku, baskı, sindirme gibi yöntemler yeterli görülmeyerek, ön koşul olarak “cebir ve şiddet yoluyla” bu yöntemlere başvurma durumu da ayrıca aranmıştır. Evrensel düzenlemelere de aykırı biçimde düzenlendiğini de eklemek gerekir. Bu düzenleme aynı zamanda, dinsel temele oturan örgütlerin silaha başvurmadıkça yasa dışına yani terör örgütü kapsamı dışına çıkartılmasını amaçlayan da bir düzenlemedir. Söz konusu yasa değişikliği  önce Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmiş ancak daha sonra, aynı düzenleme 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı yasa ile tekrar kabul edilmiştir. Bu arada, 30.7.2003 tarih ve 4963 sayılı Yasa ile ise, TMY’nın 7 nci maddesinde yapılan değişiklikle, ( 1 inci maddedeki örgütlerle ilgili) bu maddede cebir ve şiddet ön koşulu aranmayan bir düzenlemeye yer verilmek suretiyle, islami yapılanmaların yine bu madde kapsamında kaldığı düşüncesi öne çekilerek, kendi içinde çelişen bir düzenleme yaratılmıştır. 2004 yılında kabul edilip 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Yasası’nda da, eski TCY 163 üncü maddenin karşılığını oluşturabilecek bir hükme yer verilmemiştir. Bu arada F. Gülen vekilleri, 07.3.2006 tarihli dilekçeleriyle yapılan değişikliği gerekçe göstererek, dosyanın yeniden ele alınmasını istemişler, beraat talebinde bulunmuşlardır. DGM’lerin kapatılması sonrasında, bu mahkemelerin yerine görev yapan CMY 250 nci maddesi ile görevli Ankara 11 inci Ağır Ceza Mahkemesi, 05.5.2006 tarihli ek kararı ile, “4928 sayılı yasa ile yapılan değişiklik karşısında, suç oluşturan eylemin bulunmadığı ve atılı suçun da unsurları oluşmadığı” gerekçesine dayanarak sanık F. Gülen’in beraatine karar vermiştir. Yine bu arada 29.6.2006 tarih ve 5532 sayılı Yasa ile, TMY’nın 7 nci maddesi de, daha önce 2003 yılında 4928 sayılı yasa ile yapılan düzenleme paralelinde değiştirilmiş, böylece her durumda terör örgütleri konusunda, cebir ve şiddet kullanma ön koşulu aranmıştır. Ankara 11 inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı da Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmiş olup, Yargıtay 9 uncu Ceza Dairesi, mahkumiyete yeterli kanıt bulunmadığı şeklindeki gerekçe ile 2007/6083 Esas, 05.3.2008 tarih ve 1328 sayılı kararıyla, mahkemenin ek kararını onamıştır. Bu karara ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı suç tarihinin yanlış belirlendiği ve davanın yapılan yasa değişiklikleri karşısında zamanaşımı nedeniyle düşürülmesi gerektiği gerekçesiyle itirazda bulunmuş, bu itiraz ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 24.6.2008 tarih ve 82/181 sayılı kararı ile usul yönünden reddedilmiştir. Bu arada ise AKP hakkında demokratik ve laik Cumhuriyete aykırılığın odağı olduğundan hareketle 14.3.2008 tarihli iddianame ile Anayasa Mahkemesine kapatma davası açılmıştır.

Fethullah Gülen’in eylemleri, özellikle açtığı okullar ve bu okulların desteklenmesi konusundaki AKP hükümetinin 2003 yılındaki genelgeleri de kapatma davasında eylem olarak gösterilmiştir. Söz konusu kripto genelgeler, o dönemde görevli olduğum Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmemesi karşısında, o dönemde AKP soruşturmasını yapan Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olmam nedeniyle  bizzat tarafımca Dışişleri Bakanlığına gidilmek suretiyle elde edilmiştir. Kapatma davasına konu eylemlerin, suç boyutuna varması gerekmemektedir. Kapatma iddianamesine ek.72 nci klasörde, bu konulara yer verilmiştir. AKP, 30.7.2008 tarih ve 01/02 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında laik ve demokratik eylemlere aykırılığın odağı olarak nitelenmiş ise de, bu eylemleri ağır bulmayarak kapatma yaptırımı yerine, devlet yardımından yarı oranında yoksun bırakılmasına hükmedilmiş, Fethullah Gülen ile ilgili eylemleri ise, bu yaptırıma dayanak eylemler içerisinde gösterilmemiştir. Gülen hakkındaki aykırı eylemlere dayanılmaması ise son derece dikkat çekicidir.

2005 yılında kaleme aldığınız yazınızda Adalet Bakanının 12.07.2003 tarihli demecine değinmiş, Bakanın ''Gülen'in ülkeye dönmesinde yasal yönden hiçbir engel ve hukuksal sorun bulunmadığını'' açıklaması üzerine yazınızda Cumhuriyet savcılarına bir gönderme yapmışsınız: “Bu beyan 'dava açmama' emri veya isteği niteliğinde yorumlanabilir ki, böyle bir beyanın Cumhuriyet Başsavcılıkları yönünden bağlayıcılığı yoktur.” demiştiniz. Daha sonra Cumhuriyet Savcılıkları, neden soruşturma açmadılar, siyasal ortam mı müsait değildi?

Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek 12.7.2003 tarihli demecinde, ABD’de bulunan Fethullah Gülen hakkında, ülkeye dönmesinde hukuksal yönden bir sorun olmadığını ifade etmiştir.

TMY nedeniyle, TCY’nın 163 üncü maddesi yürürlükte değil ise de, (TMY’de 15.7.2003’te yapılan değişiklik öncesindeki) bu açıklamanın yapıldığı tarih itibarıyla TMY’de yer alan terör tanımında, şiddet ve cebire mutlaka başvurmasa da anayasal düzeni hedef alan her türlü baskı, sindirme, yıldırma, cebir gibi herhangi bir yöntemi benimseyen örgütlenmeler de terör tanımı içinde görülmekteydi.

FETÖ bu kapsamda kaldığı için, örgüt lideri F. Gülen hakkında da bu kapsamda işlem yapılması gerekmekte idi. Bu hukuksal gerçekliğe rağmen, bir Adalet Bakanı çıkarak, Gülen’in ülkeye dönmesinde hukuksal sorun olmadığını belirtebilmiş yani, ortada bir suç ve suçlu bulunmadığı, dolayısıyla işlem yapılacak bir durum olmadığı yolunda çok açıkça Cumhuriyet savcılarını yönlendirici beyan da bulunulabilmiştir.

FETÖ hakkında, Ankara 2 No.lu DGM’deki davadan sonrada FETÖ’nün eylemleri sürdüğü için, bu davadan sonraki eylemleri için de yeni bir soruşturma, yeni bir dava açılması gerekmekte iken, bu yönlendirici beyanlar ve savcılığa bağlı olmayan kolluk nedeniyle de yeterli kanıt elde edilmemesi ve toplanmaması durumu, sonraki olaylar için yeni bir soruşturma açılmamasına neden olunmuştur.

Bu süreçte ise AKP, ayrıca TMY’deki terör tanımını değiştirmekle meşguldü. TMY’nda yapılan değişiklik, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilmişti. AKP’nin amaçladığı değişiklik gerçekleşirse silah söz konusu olmadıkça artık FETÖ, bir terör örgütü olarak nitelenemeyecekti. Adalet Bakanı bu sözünü böyle bir ortamda sarfetmekle, yapılan bu yasa değişikliğinin FETÖ ile ilgisi olmadığı izlenimi ve algısı da yaratılmak istenilmiştir.

Sonuçta, gerek soruşturma açılmaması, gerekse yasa değişikliği konusunda, AKP yarattığı algı ile amacına ulaşmıştır.

AKP ve F. Gülen arasında bir çatışma ortaya çıkmadığı, adeta bir güç birliği, bir koalisyon hükümeti durumu söz konusu olduğu için, aralarında çatışma söz konusu olana kadar da bu konuda herhangi bir soruşturma açılmamıştır. Bu durum öte yandan yargı bağımsızlığının ne durumda olduğunu göstermesi yönünden de ibret vericidir.

SİYASAL KAYGILARLA ETKİN BİÇİMDE ÜZERİNE GİDİLMEDİ

Bu terör örgütünün faaliyetleri sizin yakından ilgilendiğiniz konulardan biriydi. Örgütün temel felsefesi gizlilik üzerineydi. Nasıl bir yapılanma içinde faaliyetlerini sürdürdüler, açılan ilk davalarda bu konu irdelenmiş miydi?

FETÖ hakkında açılan davalarda, askeri okullarda veya çeşitli okullarda dini bilgi verme adı altında öğrencileri etki altına aldıkları görülmektedir. Süreçteki yasa değişiklikleri bu mücadeleyi sekteye uğratmış, açılan bir çok dava ve soruşturmada da, bu eylemler, din ve inanç özgürlüğü bağlamında değerlendirilmiş, devletin anayasal düzenini dinsel esaslara dayalı bir devlet kurma düşüncesiyle hareket etmeye yönelik faaliyet kapsamında değerlendirilmeyen eylemleri nedeniyle, takipsizlik veya beraat kararları verilmiştir. FETÖ, öğrenci evleri ışık evleri üzerinden, geleceğe yönelik kadrolaşarak hareket etme yoluna gitmiştir. Din ekseninde bir araya gelme şeklindeki faaliyetlerin üzerine siyasal kaygılarla etkin biçimde gidilmemiştir. Nurculuk’la ilgili açılan davalarda yine Ankara 2 No.lu DGM’de açılan davalarda, öğrenci evlerindeki faaliyetler konu edilmiştir. FETÖ, faaliyetlerinde, bir silahlı bir örgüt eylemini ifade etmeden, gerçekleşmiş bir silahlı eylemi de sahiplenmeden, yapılanması için tüm faaliyetlerini gizlilik içinde yürütmüştür.

Uzun yıllar savcılık ve Yargıçlık yaptınız. FETÖ nedeniyle de çok haksızlıklara uğradınız. Sonunda Yargı’dan ayrılmak zorunda kaldınız. Bugünden sonraki hukuki süreç üzerine konuşalım: Medya yargıya belge bilgi konusunda da destek olabilir. Ancak yanlış yönlendirilme riski de var bu işin içinde. Bilgi kirliliğinin önüne geçmekte de sorumlu davranılmalı değil mi?

Kuşkusuz öyle. Medya sorumlu hareket etmelidir. Ancak medya üzerinden toplumun her zaman gerçek bilgiye ulaşması ortamı yaratılmamaktadır. Bunu da olağanüstü halin bir sonucu olarak mı yorumlamak gerekmektedir.

Halkımız artık neredeyse hangi kanalda hangi televizyondaki hangi programlara hangi kişilerin çıkabileceğini, o kişilerin de neler konuşabileceğini öngörebilir olmuştur. Televizyon programları için bir andıçlanma durumu yaşanmaktadır. Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın her konuşması canlı yayınlanmaktadır. Basın, elinden gelen çabayı sergilerken; iktidar da, basının üzerindeki bu kontrollü gücünü ve bu gücün varlığını hissettirme anlayışını terk etmelidir. Bir televizyon programında yaşanan Nurşen Mazıcı olayı ve Sayın Mazıcı’ya yapılanlar, herkes demokrasiye sahiplenmek isterken, öte yandan demokrasinin ayaklarımız altından kayıp gittiğini açıkça ortaya da koymuştur.

Ayrıca hatırlatmakta yarar var: Bu süreçte soruşturmaların veya işlemlerin hızlıca yürütülmesi zaman zaman sağlıklı olmayan durumlarla karşılaşılmasına yolaçabilir.  Yeterli bilgi ve belge olmadan işlem yapılabilmesi ya da bir fırsat gibi görülüp cadı avı niteliğindeki işlemlerle bir takım kişi ve kurumların muhatap olma riskiyle de karşılaşılabilir. Her ne olursa olsun FETÖ ile mücadele hukuk içinde yürütülmelidir.

Eğer bu mücadele, hukuk içinde yürütülmez, temelinde hukuka aykırılıklar yaratılırsa, kuşkusuz bu mücadelenin gelecekte çökmesi ve sonuçsuz kalması söz konusu olacaktır. Bu nedenle her ne olursa olsun asla ve asla hukuktan uzak kalınmamalıdır

Biraz önce 59. hükümet döneminde 15.7.2003 tarihinde kabul edilen yasa ile ''örgüt'' tanımı değiştirilmeseydi askeri okullarda baskı korku yöntemleriyle Atatürkçü gençler okullardan uzaklaşmak mecburiyetinde kalmayacaktı. Bugün bu konuda baskı yapılan gençler için hukuken neler yapılabilir?

O yasa değişikliği söz konusu yapılanmayı gizleme amacı ile yapılmıştır. Ancak bu okullarda etki altına alamadıkları öğrencileri, söz konusu okullardan uzaklaştırmak veya daha sonra görevlerinde etkisiz kılmak için her türlü yol ve yöntemlere başvurulduğunu görmekteyiz. Bunlar bir ölçüde geçmişteki FETÖ ile ilgili dava dosyalarına da yansımakta idi. Hak kayıpları konusunda FETÖ’nün faaliyetinden kaynaklandığını ortaya koyan gençler için hak arama yolları kuşkusuz açıktır. Ancak, bu durum zor ve uzun bir hukuksal süreç. O dönemde, gençlerin aleyhine işlem yapan kişiler hakkında şimdi FETÖ’den işlem yapılması tek başına yeterli olmayıp, o kişilerin de bu amaçla hareket ettiğinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu söylediğim gibi, uzun ve zorlu bir hukuksal süreç.

Ancak işte toplum vicdanı, kamu vicdanı burada ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde hak kayıpları söz konusu olanlar için devletin düzenlemeler yapması, bu kayıplarını gidermesi, bir hukuk devletinde yapılması gereken davranıştır. Kaybedilen hakların sadece dava ile değil, bu yollarla da elde edilmesi, kuşkusuz hukuk devleti olmanın gereğidir.

Kumpas davaları mağdurlarının FETÖ yargı ayağında açılacak davalarda müdahil olarak katılma olanağı var. Bu konuda neler öneriyorsunuz?

Özel görevli ağır ceza mahkemelerinde yargılamalara ve o mahkeme nezdindeki savcılıklardaki soruşturmalara muhatap olanlar hakkındaki işlemlerin hukuk içerisinde yürütülmediği ortada. Daha açık bir ifade ile o davalar ve soruşturmalar, FETÖ eylemi olarak ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla, o dava ve soruşturmalara muhatap olanlar, örgüt eylemine muhatap olmak nedeniyle, FETÖ davasına, yakınıcı olup katılabilirler. Katılmaları da gerekir. Özel görevli mahkemeler, FETÖ’nün yargı üzerinden operasyonel güce ulaştığı düşüncesi hakim olunca ortaya çıkartılmıştır. Faaliyetleri de bu bağlamdadır. FETÖ’den mağdur olanların hak kayıplarının yaşanmaması için, ortak hareket etmek ve etkin sonuç almak anlamında, bir ortak hareket planının belirlenmesinde yarar bulunmaktadır.

2003 yılında FETÖ’nün örgüt olduğunu güvenlik kurumlarımız dışında bilen başka kurumlarımız da mevcuttu. Biraz önce  Dışişleri Bakanlığı’nın bir yazısından söz etmiştiniz.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olduğum dönemde, Dışişleri Bakanlığına 2003 yılında yazdığım yazıda, Abdullah Gül Dışişleri Bakanı iken, F. Gülen okullarının desteklenmesi yolundaki kripto genelgeleri istemiş, bu genelgelerin varlığını ortaya çıkarmış ve AKP soruşturma dosyası içine koymuştum. Dışişleri Bakanlığına yazdığım bu yazıda, dayanaklarını da belirterek Fetullah Gülen örgütlenmesinin, “devlet kademelerinde demokratik yollardan kadrolaşarak devletin anayasal düzenini ortadan kaldırmaya ve islam birliği yaratmaya yönelik laikliğe aykırı bir örgütlenme” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı da cevabi yazısında, bu yapılanmayı örgüt olarak nitelemiş, genelgeleri kabul etmiş ancak destek olmadıklarını belirtmiştir.

FETÖ ile iktidarın çatışması ortaya çıkana kadar ilişki durumu reddedilemez nitelikte… Dışişleri Bakanlığı’nın bu yazısına bile bakıldığında, FETÖ’nün örgüt olduğunu bilmiyorduk ifadesi gerçeği yansıtmamaktadır. AKP kapatma davasına Ek.72 no.lu klasör olarak ifade edilen bu yapılanma ile ilgili olarak da, aynı dava içinde bu yapılanmanın amaç ve faaliyetleri ortaya konulmuştur. AKP, söz konusu örgütle bağlantısını 2010 referandum sonrasındaki çatışma anına kadar kesmemiştir. Hatta hala daha kendi içindeki bu örgüt mensuplarını üye olarak barındırmaya bile devam etmektedir.

İtiraflarına rağmen halen görevini sürdüren Van  eski savcısı Ferhat Sarıkaya’nın  tanık olarak verdiği ifade  için neler söyleyeceksiniz?

Ferhat Sarıkaya, yaptıklarının farkına varamadığını ifade etmektedir. Dediğiniz gibi görevine devam etmektedir. İktidardan her gün bir kişi, aldatıldık, kandırıldık, anlayamadık demektedir. Yaşamlarına bu şekilde hukuken hesap vermeden devam etmektedirler. Yargı herkesten etkin biçimde hesap soracaksa, tüm bunların üzerine gitmek durumundadır. Soruşturma açılmadan kimin ne oranda etkisinin olup olmadığının bilinemeyeceğine, bu konular tartışmasız biçimde soruşturma konusu edilmelidir. Suç ve cezadan kurtulma konusunda, anlamadım, kandırıldım gibi bir neden söz konusu değildir. Hukuk devletinde, bunların mutlaka hukuk içinde hesabının verilmesi, yargı organlarının da bu hesabı sorması, bundan uzak durmaması gerekmektedir.

Bugün darbe girişimi davası zor bir dava olacak. Çünkü silaha başvurularak yapılan başarısız girişimde tarafların açıklamaları ve darbecilerin ifadeleri arasında çelişkiler var. Siz de savcılık yaptınız. Savcılığın soruşturma aşaması uzun sürebilir. Bu süreçte siyasetin elini çekmesi ve yargının yargıya bırakılması önemli. Bu dava tarafsız ve bağımsız Türk adaletinin  tarihi bir örneği olmalı, değil mi?

Bu dava Türkiye yönünden de Türk yargı tarihi yönünden de son derece önemli bir dava. Yargının yargıya bırakılması, yargını da hukukun üstünlüğünü esas alarak hareket etmesi gerekmektedir. Bugün de aynı koşullar söz konusudur. İktidar, bu davayı kendi aralarında yaşanan olayların hesaplaşmasına fırsat olarak görmektedir. İktidar bu bakışını terk etmelidir. FETÖ’nün siyaset ayağının bulunmadığını söylemek olanaksız. Geriye doğru olarak zamanaşımı dolmayan tüm siyaset bağlantıları da, siyasi ayağı da etkin bir biçimde soruşturulmalıdır. Geçmiş iktidarların FETÖ konusunda kuşkusuz sorumlulukları vardır. AKP ise, iktidara adeta FETÖ koalisyonu ile gelmiştir. Çıkarları çatışınca ise yollar ayrılmıştır.

Yargı tarihinde baktığımızda, yargının iktidardan hukuk içinde etkin biçimde hesap sormak bir tarafa hesap bile sorabildiğini söyleyebilmek çok zor. Bu nedenle bu olayda iktidar partisi dahil tüm siyaset ayağının da üzerine gidilmesi gerekmektedir. Ancak bunun için siyasetin, iktidarın bu soruşturmadan elini çekmesi gerekmektedir ki, iktidar kanadından yapılan açıklamalarda, aksine olabildiğince soruşturmanın iktidarın bilgisi dahilinde yürüdüğü veya yürütüldüğü sonucu ortaya çıkmaktadır.

YARSAV’ın kurucu başkanıydınız. FETÖ ile ilişkilendirilerek KHK ile kapatıldı. YARSAV’ da neler oldu?

YARSAV yargıdaki kadrolaşmaya, FETÖ eylemlerine, cemaate, cemaat etkisindeki yargılamalara yönelik ilk mücadeleyi başlatan örgütlenmedir. 2006’da kurulan YARSAV, içine cemaat kökenli sızmalar gerçekleştiği için, 2009 yılında yapılan seçimde ben kurucu başkanı olduğum YARSAV’ın yönetim kurulu dışında kaldım. Bu durum, cemaatin gerçekleştirdiği operasyonel bir sonuçtur. Gerek YARSAV’ın açtığı, gerekse YARSAV’ın hukuksal yardımda bulunarak açılan davalarda, Danıştay 2009 ve öncesinde yargıç adaylığı mülakatlarında kamera konulması kararı verilmiştir. Bu gibi kararlar, iktidarın amaçladığı kadrolaşma önünde engel oluşturmuştur. 2010 Anayasa oylaması sonrasında iktidar, çıkardığı KHK’larla, Devlet Memurları Yasası başta olmak üzere, akla gelebilecek yargıç adaylığı da dahil  tüm kurumların yasalarındaki personel alım maddelerine, “mülakatlar hiçbir biçimde kayda alınamaz” hükümlerini eklemiştir. Demokratik hukuk devletinde açıklık, şeffaflık esastır. Halen yürürlükte olan bu maddelerin neden eklendiğini, şimdi iktidar açıklamak durumundadır.

Daha önce hakkında iki kez kapatma davası ve soruşturması, iki kez kapatma yasa tasarısı hazırlanılan ve bunlardan amaçladığı sonucu elde edemeyen iktidarın, şimdi YARSAV’ı, bu süreçte bir KHK ile kapatma yoluna gitmesi, hukukla ve FETÖ ile mücadele ile açıklanamaz.

Tüm kurumlarda olduğu gibi YARSAV’ın içine söz konusu olan sızmalarla ilgili gerekli işlemler yerine böyle bir tutum sergilenmesi, iktidarın bütünüyle darbe teşebbüsünün gerekli kıldığı adımları atma amacı içinde olmadığını da ayrıca göstermektedir. Yine YARSAV Başkanı Murat Arslan için de yapılan, üstelik içeriği ve akibeti belirsiz işlemler, hukuksal adımları değil, gerçekleştirilen saldırıları göstermektedir. YARSAV, 2014 yılındaki HSYK seçimlerine “ne iktidar ve ne de cemaat” söylemiyle katılmıştır. Şimdi ortaya çıkan bu kapatma sonucu, ülkedeki özgürlükler yönünden kaygı vericidir.

YARGITAY VE DANIŞTAY’DA İKTİDARIN BAKIŞINI ZORLAMAYAN BİR YAPILANMA YARATILIYOR

HSYK’nin son kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

HSYK şimdi cemaatle mücadele amacını öne çekmektedir. YARSAV, geçmişte Ergenekon’un yargıdaki uzantısı, ben de Ergenekon’un yargı kolu sorumlusu suçlamasına muhatap kalmıştım. Yine dönemin HSYK üyesi ve de Yargıtay üyesi Ali Suat Ertosun, cemaat faaliyetlerine Yargıtay ve HSYK’da karşı durmuş ve cemaate de hedef olmuş iken, Yargıtay’ın yapılandırılması sürecinde, cemaat mensuplarının tasfiye edildiği söylenen bugünkü süreçte Yargıtay üyeliğine seçilmemiştir. Bunun gibi örnekleri artırmak olanaklıdır. HSYK’nın son kararlarıyla Yargıtay ve Danıştay’dan cemaat dışlanırken, bu kurumlarda iktidarın bakışını zorlamayan bir yapılandırma yaratılmaktadır. Bu tablodaki yargı, iktidarı rahatsız etmeyecek biçimde yapılandırılmaktadır.

Koşullar nedeniyle olağanüstü hal nedeniyle bazı önlemlerin alınması zorunluydu. Bu nedenle Hükümet olağanüstü hal KHK’lere başvurmuştur. Burada özen gösterilmesi gereken nedir?

FETÖ, bir darbe teşebbüsü gerçekleştirmiştir. Bu darbe teşebbüsü ile mücadele kuşkusuz hukuk çerçevesinde olacaktır. Etkin biçimde FETÖ ile mücadele de edilmelidir.  Bunun için yargı organlarının yapacakları dışında, hükümetin de, idarenin de alacağı acil önlemler ve bu bağlamda da düzenlemeler söz konusudur. Darbe teşebbüsü nedeniyle olağanüstü hal ilan edilince, olağanüstü halin gerekleri içinde kalmak, yani ilan edilme amacını ve sınırlarını aşmamak koşuluyla, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu olağanüstü hal KHK’leri çıkarabilmektedir.

Bu KHK’lerle nelerin yapılabileceği, nelerin yapılamayacağı Anayasa’nın 121 ve 15 inci İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15 inci maddesinde açıkça ortaya konulmuştur.

Anayasa ve İHAS’taki anılan düzenlemeler uyarınca, olağanüstü KHK’ler ile Anayasa’ya ve İHAS’a aykırı tedbirler alınabilmektedir. Bu durum, söz konusu KHK’lar ile her şeyin yapılabileceği anlamına gelmemektedir.

Bakıldığında Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü hal ile ilgili ilgisiz hemen her konuda olağanüstü hal KHK’sı çıkarmaktadır. Şu ana kadar 667, 668, 669 sayılı olarak çıkartılan KHK’ların üçünde de durumun gerekli kıldığı sınırlar fazlasıyla aşılmıştır.

Diğer dönemlerde çıkan KHK’lerle bu kararnameler arasındaki en önemli fark nedir?

Olağanüstü hal KHK’larına yargı yolu kapalıdır. Anayasa'nın 148/1 maddesinde, olağanüstü hal KHK'larına karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamayacağı belirtilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, bu hükmün olağanüstü hal amaç ve sınırları aşılmadan, olağanüstü halin gerektirdiği koşullarda çıkarılan KHK'lar için geçerli olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Bu nedenle, çıkartılan düzenlemenin adına bakarak, adında olağanüstü hal KHK'sı ifadesinin yer almasının, tek başına iptal başvurusu için ret nedeni sayılmayacağını belirtmiştir. Anayasa mahkemesi incelemesini, her durumda, bu düzenlemelerin içeriğine bakarak yapacağını, düzenlemenin içeriğinde amaç ve sınırların aşılması veya durumun gerektirdiği koşulların aşılmasını saptadığında, iptal kararı vereceğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi, olağanüstü halde çıkarılan KHK'lar yoluyla yasalarda değişiklik yapılır ise, bu durumda olağanüstü hal sonrasına sarkan düzenlemeler ortaya çıkacağını, bunun olağanüstü halin kalıcı kılınması anlamına geleceğini vurgulayarak, bu gibi durumları KHK içeriğine bakarak saptadığında, iptal kararları vermiştir. Anayasa Mahkemesi, eğer olağanüstü hal KHK'larında, bu KHK'ların çıkarılabileceği koşullar aşılmış ise, çıkarılan bu KHK'ların iptal edileceğini 1991, 1992 ve de 2003 yılındaki 424, 425, 430 ve 285 sayılı KHK'lerle ilgili iptal kararlarında açıkça ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu kararları uyarınca, Anayasa Mahkemesi'ne bu KHK'lar aleyhine, bu KHK'ler yasalaşmadan da başvurulabilmesi söz konusudur.

Tüm bunlara rağmen, iktidar bildiğini olağanüstü hal KHK’sı altında okumaya devam etmekte, muhalefet ise bu KHK’lar aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurma adımını atmaktan uzak durmakta, sadece eleştirmekle yetinmektedirler.

Olağanüstü hal KHK’leriyle kalıcı ve yapısal kararların alınmasının neden sakıncalar yaratacağını da açıklar mısınız?  

Bu olağanüstü KHK hükümleri ile, örneğin kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanı’na bağlanmıştır. Başbakan veya Cumhurbaşkanı’na doğrudan kuvvet komutanlarına emir verebilme yetkisi tanınmıştır. Adalet Bakanı ki aynı zamanda HSYK Başkanıdır, Yüksek Askeri Şura üyesi yapılmıştır, yani bir Yüksek Askeri Şura üyesi HSYK Başkanı olmuştur. Bu düzenlemelerin, darbeyi önleme ile ne ilgisi vardır…

Bu gibi düzenlemeler, devleti yeni baştan yapılandırma amacı güden düzenlemelerdir. Cumhurbaşkanı’nın tek başına vereceği emirler aleyhine Anayasa’nın 105 inci maddesi uyarınca yargı yolu kapalıdır. Yani Cumhurbaşkanı artık kuvvet komutanlarına emir verebilecek olup, vereceği bu emirlere de yargı yolu kapalıdır. Böyle bir sistem, başkanlığın dahi ötesine geçen bir sistemdir. Artık Erdoğan’ın başkanlık istemesine gerek kalmamaktadır. Başkanlıktan daha fazlasını elde etmiş durumdadır. Bana göre, burada darbe teşebbüsü ile mücadelenin ötesinde, demokrasiye sahiplenme değil, demokrasinin var olan kırıntılarını da yok etmek söz konusudur. Artık yeni bir anayasaya gerek kalmamaktadır. Çıkacak yeni anayasa bu KHK’larla yaşanan fiili durumun yeni bir metne taşınması olacaktır.

AKP yeni anayasayı halka, hiç kimseye, TBMM’ye bile sormadan, Erdoğan Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından, “olağanüstü KHK göstermelik adıyla” çıkartmıştır. Türkiye’nin yeni anayasası bu KHK’lar olmuştur.

Anayasa’nın iktidarı engelleyen, frenleyen hiçbir hükmü kalmamıştır. Oysa FETÖ ile mücadele, böyle bir sonuç yaratmamalı, demokrasinin yaşanmasını söz konusu etmelidir.

Bütün bu söyledikleriniz FETÖ ile mücadele de hukuk devletinin korunması açısından yol gösterici ve uyarıcı olarak değerlendirilmeli. Bizleri aydınlattığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim