• BIST 104.123
  • Altın 145,809
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C

Yargıya Yürütme Darbesi

Yargıya Yürütme Darbesi
17 Aralık’ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları bir dizi skandal uygulama ile akamete uğratıldı. Önce operasyonda görevli polisler görevden alındı. Ardından yönetmelik değiştirildi ve adli kolluk mahkeme kararını yerine getirmedi.

Büşra Erdal / AKSİYON

Türkiye, son yılların en büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasıyla karşı karşıya. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda görevli savcılarca yürütülen soruşturmalar büyük müdahalelere sahne oluyor. 17 Aralık’ta bakan çocukları da dâhil 71 şüphelinin gözaltına alınmasıyla başlayan müdahale süreci, ikinci yolsuzluk soruşturmasıyla zirveye ulaştı. İlkinde İstanbul Emniyet Müdürü dâhil yüzlerce polis görevden alınmış, Adli Kolluk Yönetmeliği değiştirilmişti. İkinci yolsuzluk soruşturmasında ise, polis savcının gözaltı talimatlarını yerine getirmedi. İstanbul Başsavcısı, iş adamlarının şüpheli olarak yer aldığı soruşturma dosyasını savcının elinden aldı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), yargı bağımsızlığını vurgulayıp savcılara destek mahiyetinde açıklama yaptı. Akabinde, Danıştay, ‘telafisi güç veya imkânsız zararlara sebep olacağı’ gerekçesiyle Adli Kolluk Yönetmeliği’nin yürütmesini durdurdu. Ama yargıda oluşturulan yürütme merkezli kriz hâlâ devam ediyor.

Peki, bu kriz nasıl başladı? Kısaca hatırlamak gerekirse, 17 Aralık sabahı, Türkiye büyük bir yolsuzluk operasyonu ile uyandı. İranlı ‘iş adamı’ diye bilinen Reza Zarrab, bakan oğulları Barış Güler, Kaan Çağlayan, Oğuz Bayraktar ile Halkbank Genel Müdürü Süleyman Arslan’ın aralarında bulunduğu 71 şüpheli gözaltına alındı. Soruşturmanın başındaki isim ise Türkiye’nin yakından tanıdığı Ergenekon soruşturması ile tanınan Savcı Zekeriya Öz idi. İstanbul Başsavcı Vekili Öz’ün başında olduğu ‘kaçakçılık’ suçlarına bakan birimdeki Savcı Celal Kara ile memur suçlarına bakan Savcı Mehmet Yüzgeç aynı anda 3 dosyada gözaltı kararı vermişti. Şüphelilerin emniyette işlemleri devam ederken, hükümet İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın başta, ülke genelinde 500’e yakın polis müdürünü görevden aldı. Bu tasarruf, hukukçular tarafından ‘yargıya müdahale’ olarak değerlendirildi ve bugüne kadar bir örneği yaşanmamıştı.

Savcılar, Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) verdiği yetkiye dayanarak işlem yaparken, iktidar karşı hamle ile Adli Kolluk Yönetmeliği’ni değiştirdi. Savcının başsavcıya, polisin de amirlerine soruşturma içeriği ile ilgili bilgi verme zorunluluğu getirdi. Bu hem Anayasa’ya hem de CMK ve Türk Ceza Kanunu’na (TCK) aykırı bir düzenleme idi. Ama bir gecede hazırlanıp Resmî Gazete’de yayımlandı. Bu yönetmelik meyvesini ikinci yolsuzluk soruşturmasında verdi. Yine İstanbul Adliyesi’nde görevli Savcı Muammer Akkaş, 100 milyar lirayı bulduğu iddia edilen ve birçok iş adamının ismi karışan ikinci bir yolsuzluk soruşturmasında 30 şüpheli hakkında gözaltı kararı verdi. Savcı, nöbetçi hâkimlikten arama kararları alarak İstanbul Emniyeti Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne iş adamlarının gözaltına alınmasını emretti. CMK’ya göre adli kolluk görevi ile savcının emrinde olan polis, bu kez karşı çıktı. Kanuna aykırı olarak görevi kötüye kullanma, amirin emrini yerine getirmeme gibi çeşitli suçları işleme pahasına gözaltı işlemlerini gerçekleştirmedi. Bununla da yetinilmedi, İstanbul Başsavcısı Turan Çolakkadı, Akkaş’ın Mart 2012’den beri yürüttüğü  dosyayı elinden aldı. Benzer ama daha küçük çaptaki müdahaleler daha önce Ergenekon ve Balyoz davalarında yapılmıştı. Akkaş’ın yaklaşık 2 yıldır yürüttüğü yolsuzluk ve rüşvet soruşturması Terörle Mücadele Kanunu ile yetkili cumhuriyet savcıları İdris Kurt, İrfan Fidan, Fuzuli Aydoğdu ve İsmail Uçar’a devredildi. Başsavcı Vekili Oktay Erdoğan ise koordinasyon görevini üstlendi. Asıl savcı Akkaş, aylardır takip yapmış, delil toplamış, tam son aşama olan gözaltı ve aramalara gelmişken dosyası başka savcılara devredildi. Bu konudaki yorumlar da amacın, daha iyi soruşturma yapmak olmadığı yönündeydi.

Savcı, derdini bildiri ile anlattı

Nitekim bu gelişmeler üzerine, Savcı Akkaş bir sayfalık basın açıklaması ile gelişmeleri kamuoyuna duyurmayı tercih etti. Akkaş, polisin mahkeme kararına rağmen arama ve gözaltı işlemlerini yapmadığını; soruşturma dosyasının, içerisinde yer alan arama, el koyma ve gözaltı kararları ile birlikte gerekçe gösterilmeden uhdesinden alındığını söyledi. “Bundan sonra sorumluluk İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekili’ndedir. Tüm meslektaşlarım ve kamuoyu bilmelidir ki; bir cumhuriyet savcısı olarak soruşturma yapmam engellenmiştir.” dedi. Hem Başsavcılık üzerinden hem de yargılama kararlarını uygulama durumunda olan adli kolluk üzerinden yargıya açıkça baskı yapıldığını kaydeden Akkaş, açıklamasında, “Mahkeme kararlarının uygulanması önlenmiştir. Bu şekilde sıralı amirler suç işlemiştir. Şüphelilerin önlem almasına, kaçması ve delil karartmasına imkân verilmiştir.” değerlendirmesini yaptı. Bu vahim bir açıklamaydı, çünkü savcı delillerin karartılması yoluyla suç işleneceğini söylüyordu. Savcının açıklamasından hemen sonra İstanbul Başsavcısı Çolakkadı basın mensuplarının karşısına çıkarak, savcının kendi kendine soruşturma yapamayacağını iddia etti. Söz konusu soruşturmanın da iki yıldır kendisinden habersiz yürütüldüğünü belirtti.  

İstanbul Adliyesi’nden bu basın açıklamaları geldikten sonra sözü HSYK aldı ve 18 üyesinin imzası bulunan bir açıklamayı kamuoyuna deklare etti. Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın içerik olarak, 4 üyenin de ‘Danıştay, adli kolluk yönetmeliğini incelerken açıklama olmamalı’ mealindeki muhalefetine karşın 13 üyenin onayı ile açıklama yapıldı. Soruşturmanın gizliliğini ortadan kaldıran Adli Kolluk Yönetmeliğin’deki değişikliğin Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgulayan HSYK, “Yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsızlığı korunan yargı, yönetenlere karşı yönetilenlerin güvencesidir. Hukuka aykırı eylem ve işlemlerde bulunulması hâlinde yönetenlerin de herkes gibi yargı tarafından denetlenmesi demokratik hukuk devletinin gereğidir.” dedi.  Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünün demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurları olduğunun altını çizdi.

HSYK’nın açıklamasına hükümet kanadından sert tepki geldi. AK Parti Milletvekili Mustafa Şentop, açıklamayı ‘korsan’ diye niteledi. Başbakan Tayyip Erdoğan ise, “Yetkim olsa HSYK’yı yargılardım.” ifadelerini kullandı. Hâlbuki HSYK, hukuk krizi yaşanan her durumda açıklama yapmış bir kurum. Hâkim ve savcıların bağlı olduğu, onlar hakkında idari tasarrufta, disiplin soruşturmasında ve atamalarda yetkili olan kurulun bu açıklamayı yapması normal. Kaldı ki, bu HSYK 2010 Referandumu’ndan sonra hâkim ve savcıların seçimi ile oluşmuş bir yapı. Dolayısıyla önceki örneklerine göre hayli demokratik. HSYK’dan sonra Danıştay da, hukukçular tarafından açılan Adli Kolluk Yönetmeliği’nin iptali davasında yürütmeyi durdurma kararı verdi. Danıştay 10. Dairesi, kararını, ‘telafisi güç veya imkânsız zararlara sebep olacağı’ gerekçesine dayandırdı.

Sonuç olarak, yargıya tarihinde görülmemiş büyük müdahaleler oldu. İstanbul Başsavcılığı, savcıların önüne bariyer oldu. Kararları ile dosyaların geleceğine yön verdi. Buna rağmen hem Danıştay hem  de HSYK ‘yargı bağımsızlığı’ ve ‘hukuk devleti’ çizgisinde durmayı tercih etti. Üst yargı mercii olarak bu kurumlar karar vermiş olsa da, yargıdaki yürütme krizi hâlâ aşılmış değil. Savcıdan alınan yolsuzluk soruşturmasının akıbeti bilinmiyor. Bu sadece İstanbul Adliyesi kaynaklı bir kriz değil. Savcı Akkaş, açıklamasında şunları söylüyordu: “Devletin üç temel erkinden biri olan, bağımsız ve tarafsız bir şekilde görev yapması beklenen yargı erkinin bir mensubu olarak bizlerden beklenen mevzuatın vermiş olduğu yetki çerçevesinde işlenen suçlar ve suç işleyenler hakkında gereğinin yapılmasıdır. Görevimiz, baskılardan korkarak ve çekinerek milletin hukukunu çiğnetmek değil, milletimizin hukukunu koruma yolunda görevimizi hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır. Bu zorlu süreçte, en başta meslek büyüklerimiz olmak üzere bütün hukuk camiasından yargı bağımsızlığına sahip çıkmalarını bekliyorum.” Yürütmenin, bu kadar açıktan yargıya müdahalesi Savcı Akkaş’ın da dediği gibi artık, tüm yargı camiasının sorunu.

Doç. Dr. Yılmaz Yazıcıoğlu (Ceza Hukukçusu):

Düzenleme hukuken yok hükmünde

Kolluk Yönetmeliğin’de yapılan bütün değişiklikler Anayasa’ya aykırıdır. Hem Anayasa’nın 2. maddesine hem kuvvetler ayrılığı ilkesine, hem demokratik hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Eşitlik ilkesini ele alacak olursak, hükümet herkese eşit mesafede duracak olsaydı her şeyi öğrenmek istemezdi. Yürütmenin taraf olduğu ya da kalkıp ‘Ben bu davanın savcısıyım’ dediği davalarda eşitlik ilkesinden bahsedilemez. Sadece Anayasa’ya değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de 6. maddesine aykırıdır, adil yargılanma hakkını direkt olarak etkiler.

Burada yürütme yargının yerine karar almıyor fakat ‘Bana bildireceksin’ diyor. Yani yargının tarafsız ve bağımsızlığını etkilemiş oluyor. Bütün soruşturmalardan yürütmenin neden haberi olsun ki? Yargının görevinin yerine getirilmesini engeller. Zaten bütün bunları engellesin diye zamanında biz Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bu nevi yolsuzluk soruşturmalarında özel bir makam ve onun altında da kolluk olsun ve buna kimse karışamasın diye önermiştik. İtalya’da, Almanya’da da bunun örnekleri var.

Şunu da söylemek lazım; bu yönetmelik aslında hukuken yok hükmündedir. Sebebi de (CMK) 164. madde (adli kolluk ve görevi). Bu madde adli kolluğun, savcının emrinde olduğunu ve onun dışında kimseden emir alamayacağını belirtir. Bunun haricinde de özel hüküm bulunmaktadır. Yani yönetmelik kanuna aykırıdır. Öncelikle CMK 164. maddeyi değiştirmek gerekiyordu. Peki, uygulanmaması hukuka uygun mu? Evet, çünkü uygulamayan kişi ‘Kanun böyle söylüyor’ diyerek kendini kurtarabilir. Niye uygulamadın dendiğinde ‘Yönetmelik kanuna aykırı’ diyecek. Zaten bundan dolayı ceza vermeye kalktığında yönetmelikteki hüküm uygulanamaz.

Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez (Anayasa Hukukçusu):

Her erkin haddini bilmesi gerekir

Yaşanan olayların değişik boyutları var bunlar yargıyı yıpratıyor. HSYK haklı olarak yönetmelik değişikliğin ve bunun anayasaya aykırılığı konularında fikir beyan ediyor. Bunlarla birlikte HSYK’nın burada başsavcıya bilgi verilmesi konusunda da bir şeyler söylemesi lazımdı. Bilgi sızdırma konusunda da kimin sızdırdığını bilmiyoruz ama eleştiri mahiyetinde bu konuya da dokunması lazımdı. 2010’da anayasa değişikliği yapıldı, HSYK yeniden yapılandırıldı. 2010’dan sonra aynı tartışmaların yaşanmasına ben üzülüyorum.

Başsavcıya haber verilmeli fakat ben emniyet müdürüne bilgi verilmesi konusunda aynı şeyleri söyleyemem. Çünkü adli kolluk olarak görev yapılıyorken emniyet müdürünün amir olduğunu söyleyemeyiz. Amir, savcıdır burada. Yönetmelikte doğrudan doğruya emniyet amirlerine bilgi verilmesi geçiyorsa burada anayasaya aykırılıktan bahsedilir.

Özellikle sadece bankaların isimlerinin zikredilmesi bile ciddi ekonomik kayıplara sebebiyet veriyor. Soruşturmanın sonucunda takipsizlik kararı çıkarsa o zaman büyük itibar kaybıyla karşı karşıya kalıyorlar. Bunların yargı eliyle ortaya çıkmış olması da çok ciddi sıkıntılara neden oluyor. En önemlisi, operasyonların birilerine sızdırılmadan yapılması gerekiyor. Soruşturmanın gizliliği eskiden de şimdi de çok ciddi ihlal ediliyor. Burada kimsenin bulunduğu konumu amacı dışında kullanmaması gerekir. Türkiye’nin geleceği açısından ciddi sıkıntılara sebep olabilecek durumlar ortaya çıkıyor. Onun için her erkin haddini bilmesi gerekir, hukuk da zaten bunu gerektiriyor.

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim