• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 2 °C

YAYIN YASAĞINA KARŞI BİREYSEL BAŞVURU HAKKI

Prof. Dr. Ersan ŞEN

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Merve Yolaçan

Anayasa Mahkemesi’nin 10.12.2014 tarihli ve 2014/18803 başvuru numaralı kararına konu olayda başvurucular;

Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Meclis Soruşturma Komisyonu tarafından yürütülen soruşturma tamamlanıncaya kadar Komisyon çalışmaları hakkında yazılı ve görsel medya ile internet yayın yasağı kararı verildiğini, bu yasağın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini, yayın yasağı kararına yapılan itirazın tatmin edici gerekçe gösterilmeksizin reddedilmesi sebebiyle adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

Maddi Vakıa

Meclis Komisyonu Başkanı tarafından, Anayasa m.98, 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün ilgili maddelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle, soruşturmanın sona ereceği 27.12.2014 tarihine kadar yayın yasağı kararı verilmesi talep edilmiştir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, talep doğrultusunda Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurmuştur. Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yayın yasağı kararı verilmesi üzerine, başvurucu M. T. 27.11.2014 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği, yayın yasağı kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiştir. İtirazın reddi kararı ile iç hukuk yollarının tüketilmesi üzerine, akademisyen, gazeteci ve milletvekillerinden oluşan bir grup başvurucu, yayın yasağının halkın haber alma ve bilgilenme hakkını kısıtladığı, Anayasa m.26 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.10’da düzenlenen ifade özgürlüğünü ihlal ettiği ve itirazın reddi kararının gerekçeden yoksun olması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçeleri ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuşlardır.

İlgili Hukuk

  • Anayasa m.98 ve 100

Madde 98: “Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır.

Soru, Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere Başbakan veya Bakanlardan bilgi istemekten ibarettir.

Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

Genel görüşme, toplumu ve devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir.

Soru, Meclis araştırması ve genel görüşme ile ilgili önergelerin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile cevaplandırılma, görüşme ve araştırma yöntemleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir”.

Madde 100: “Başbakan veya Bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasi partilerin, güçleri oranında Komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır.

Meclisteki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz”.

  • TBMM İçtüzüğü  m.110

Madde 110: “Soruşturma komisyonu üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir.

Komisyonun çalışmaları gizlidir. Bu komisyona kendi üyeleri dışındaki milletvekilleri katılamazlar.

Soruşturma komisyonu, raporunu Anayasanın 100 üncü maddesine göre kuruluşundan itibaren iki ay içinde verir. Soruşturmanın bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Komisyonun bu konudaki istem yazısı Genel Kurulun bilgisine sunulur. Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur”.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi; bireysel başvuru ile ilgili Anayasa m.148, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45 ve 46. maddelerine göre aşağıda yer verilen tespit ve değerlendirmelerde bulunmuştur:

Bireysel başvurunun kabul edilebilmesi için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine göre; başvuruya konu ihlale yol açtığı ileri sürülen eylem veya işlem veya ihmal nedeniyle “güncel bir hak ihlal edilmeli”, bu ihlalden “kişisel olarak” ve “doğrudan etkilenilmeli” ve başvurucu bizzat mağdur olduğunu ileri sürmelidir. Mahkeme, Anayasa ile korunan temel hak ve özgürlüklerden, İHAS ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerde düzenlenen bir hakkı doğrudan etkilenmeyen kişinin “mağdur” statüsü kazanamayacağını kabul etmektedir.

Anayasa Mahkemesi; kamu otoritesinin işlem veya eylemlerinden doğrudan etkilenme tehdidi ile karşı karşıya oldukları, dolayısıyla potansiyel mağdur oldukları iddialarına yer verilen başvurular, yalnızca ulusal hukuku değiştirmeyi ve toplumun menfaatinin korunmasını amaçlayan başvurular arasında dikkatli bir ayırım yapılması gerektiğini, somut olayda başvurucuların “halk davası” olarak nitelendirilen şekilde başvuruda bulundukları, bireysel haklarının ihlal edildiğini ileri sürmeksizin toplumun menfaatlerinin ihlal edildiği gerekçelerinin ileri sürüldüğünü, bu nedenle başvurucuların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunma haklarının olmadığını belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Meclis Soruşturması Komisyonunun bir tür ceza soruşturması yürüttüğünü, soruşturmada “cumhuriyet savcısı” konumunda olduğunu, soruşturma neticesinde hazırlanan raporun daha sonra açılabilecek ceza davasında iddianame yerine geçen belge olarak kabul edileceğini, TBMM İçtüzüğü’nün 110. maddesinde öngörülen soruşturmanın gizliliği ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği prensiplerinin aynı mahiyette olduğunu etmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre başvurucular; başvuruya konu kamu otoritesi işleminin kendilerini kişisel olarak ve doğrudan etkilediğini, ilgili kanun ve İçtüzük hükümleri gereği gizli olan soruşturma işlemlerinden bilgi sahibi olmalarında meşru menfaatlerinin bulunduğunu somut olarak gösterememişlerdir. Anayasa Mahkemesi’nin düşüncesine göre; somut olayda başvurucuların soruşturmanın gizliliği kapsamındaki bilgi ve belgelere ulaşmakta meşru menfaatlerinin bulunduğundan bahisle mağdur oldukları şeklinde bir kabul, yürütülmekte olan herhangi bir soruşturmayla ilgili bilgi almak ve vermek isteyen ancak bu talebi kamu otoritesi tarafından karşılanmayan herkese mağdur statüsü kazandırabilecektir. Böyle bir sonuç, sadece mağdur statüsünü öngörülemez biçimde genişletmekle kalmayacak, aynı zamanda Ceza Yargılaması Hukukunun temel ilkelerinden birisi olan “soruşturmanın gizliliği” ilkesini de uygulanamaz hale getirebilecektir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle; başvurucuların ihlal iddiasına konu kamu otoritesi işleminden kişisel olarak ve doğrudan etkilenmedikleri anlaşıldığından, tüm başvuruların diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna oyçokluğu ile karar verilmiştir.

“Başvurucuların güncel ve kişisel haklarına yönelik bir müdahale olmadığı anlaşıldığından, başvurucuların  ‘kişi yönünden yetkisizlik’ nedeniyle kabul edilemez olduğu” kararına yönelik karşı oyların gerekçeleri şu şekildedir:

  • Öncelikle 6216 sayılı Kanunun 46. maddesinin 1. fıkrası kapsamında, Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluk kararında belirtilen gerekçe konusunda yeterli araştırma yapılmadığı,
  • İfade özgürlüğünün sadece “düşünce ve kanaate sahip olma” özgürlüğünü değil, aynı zamanda “sahip olunan düşünce ve kanaati açıklama ve yayma” hürriyetini de kapsadığıbuna bağlı olarak bireylerin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bu düşünce ve kanaatleri tek başına veya başkaları ile birlikte çeşitli yollarla ifade edebilmesi, savunabilmesi, başkasına aktarabilmesi anlamına geldiği,
  • Halk adına kamunun gözcülüğü işlevini gören basının bu işlevini yerine getirebilmesinin özgür olmasına bağlı olduğu, yazılı, işitsel veya görsel basının, kamu gücünü kullanan organların siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağladığı,
  • Somut olayda; TBMM bünyesinde oluşturulan Soruşturma Komisyonu tarafından soruşturma yürütüldüğü, Meclis soruşturmasını düzenleyen Anayasanın 100. maddesinde soruşturmanın gizli yürütüleceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı, belirtilen mevzuat hükümlerinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ve bu soruşturmayı ihlal etme hususlarının TCK m.285’de düzenlendiği düşüncesinin somut olaya uygulanmasının yerinde olmadığı, ceza soruşturmasının etkinliği amacıyla gizli yürütülmesine nazaran soruşturma hakkında genel bir yayın yasağı koyulmasının çok daha geniş kapsamlı ve sınırlayıcı bir önlem olduğu,
  • TCK m.285’in son fıkrasının soruşturmanın gizliliğini ihlal suçu ile ilgili olarak önemli bir istisnaya yer verdiği, bu istisnanın “soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz” şeklinde açıklandığı, soruşturmanın gizliliğini ihlalin, zaten başlı başına suç teşkil etmekte olup müeyyidesinin Türk Ceza Kanunu’nda gösterildiği, buna rağmen soruşturmanın gizliliğini ihlal etmeksizin yapılacak yayınlar hakkında yasak getirilmesinin geniş bir alanda ifade, basın ve haber alma hürriyetlerinin kısıtlanması sonucunu doğuracağı,
  • Getirilen bu yayın yasağından, başvurucuların da bilgilenme haklarının ve ifade özgürlüklerinin belirli bir tarihe kadar da olsa olumsuz yönde etkilendiği, getirilen yayın yasağının genel olduğu, doğrudan başvuruculara yönelik olmadığı, bu olumsuz etkilenmenin ortaya çıkmadığı sonucunu doğurmayacağı,
  • İhlale konu kamu otoritesi işleminin, mahkeme kararından değil, kanundan kaynaklanmasının bu konuda bireysel başvuruda bulunan kişilerin mağduriyetinin bulunmadığı anlamına gelmeyeceği, mağduriyet kanun hükmünden kaynaklandığı takdirde başvurunun “kişi bakımından yetkisizlik” gerekçesi ile değil, “konu bakımından yetkisizlik” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği,

Açıklanmıştır.

Değerlendirmemiz

Anayasa Mahkemesi’nin “kişi yönünden yetkisizlik” gerekçesi ile verdiği kabul edilemezlik kararına aşağıda yer verilen nedenlerle katılmamaktayız:

Anayasa m.148/3’de; “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.” hükmü yer almaktadır.

6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” başlıklı 45. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” hükmü yer almaktadır.

6216 sayılı Kanunun “Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar” başlıklı 46. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir”.Görüldüğü üzere hükümde, ancak ihlal iddiasına konu işlem veya eylemin başvurucunun güncel ve kişisel bir hakkını doğrudan etkilemesi şartı ile bireysel başvuruda bulunabileceği belirtilmiştir.

Somut olayda başvurucular; düşünce ve kanaati açıklama, yayma, haber alma ya da fikir verme haklarını içeren “ifade özgürlüğü” haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

Haber alma ve yayma hakkı sadece belirli kişilere tanınmış bir hak olmayıp, tek bir eylemle bir kişinin haber alma hakkı ihlal edilebileceği gibi, birden fazla kişi veya toplumda yaşayan tüm bireylerin hakkı da ihlal edilebilir. Bu durumda, “kimin” doğrudan haber alma hakkının ihlal edildiğinin nasıl tespit edileceği veya kimlerin haber alma ve yayma hürriyetinin ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunma hakkına sahip olacağı sorularının cevaplanması gerekecektir.

Anayasa Mahkemesi, “kişi” olarak başvuruculardan M. T. ve “konu” olarak da ifade özgürlüğünün ihlali iddiası kapsamında değerlendirme yapmakla yetinmiştir. Mahkeme başvurucunun kişi yönünden yetkisiz olduğunu açıklarken, başvurucu M. T.’nin milletvekili olduğunu ve doğrudan hak ihlaline uğramadığını, bu iddiasını da ispat edemediğini belirtmiştir. Kararda, gazeteci ve akademisyen olan başvurucular yönünden doğrudan hak ihlali olup olmadığına dair inceleme yapılmamış ve bu yönde bir gerekçe gösterilmemiş, yalnızca başvurucu M. T. yönünden sunulan gerekçe ile tüm başvurucuların kişi yönünden yetkisiz olduğu şeklinde “torba yorum” yapılmıştır. Başvurucular arasında gazeteci bulunmakta ve bu kişilerin haber verme özgürlüğü doğrudan etkilenmektedir.

Ayrıca Mahkeme, dürüst yargılanma hakkının ihlal edildiğine yönelik iddiaları da kararda incelememiştir. Bu hususta özellikle yayın yasağı kararına itiraz eden M. T. yönünden inceleme yapılması gerektiği, Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yapılan incelemenin konusunun bizzat M. T’nin yaptığı itiraza ilişkin olduğu, itirazın reddine dair kararda yasal ve yeterli gerekçeye yer verilmemesinin doğrudan M. T’nin İHAS m.6 ve Anayasa m.36’da düzenlenen dürüst yargılanma hakkının ihlali anlamına geldiği kanaatindeyiz.

Demokratik bir toplumda, kamu gücünü elinde bulunduranların yetkilerini yasal sınırlar içerisinde kullanıp kullanmadıklarının basın ve kamuoyu tarafından denetlenmesi, en az idari ve yargısal denetim kadar etkili bir rol oynamaktadır (Anayasa Mahkemesi’nin 23.10.1997 tarihli, 1997/19 E., 1997/66 K. sayılı kararı). Basının görevlerinden bir diğeri ise, kamuyu ilgilendiren konularda bu konuları kamuoyunun tartışmasına sunmaktır. Yazılı, işitsel ve görsel basın, kamu gücünü kullanan organların siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını kolaylaştırmaktadır.

Kanaatimizce; Anayasa Mahkemesi “kişi yönünden yetkisizlik” kararı verirken, başvurunun içeriği ile ilgili olarak “birey” ve “halk davası” ayırımını incelemek yerine, başvurucunun da toplumun bir ferdi olarak ihlal iddiasına konu işlem nedeniyle mağduriyeti bulunduğunu kabul etmeli ve başvuruyu esastan incelemeli idi. Çünkü soruşturma konusu, bakanlara yönelik suçlamalardan ziyade kamu kaynaklarının usulsüz kullanımına yönelik iddialar olup, kamuoyunu ilgilendiren ve dolayısıyla toplumu oluşturan bireylerin tümüne soruşturmanın içeriği ile ilgili belirli hususlarda bilgi sahibi olma ve bunları tartışabilme hakkı vermektedir.

Meclis soruşturması; Anayasa ile TBMM’ye verilmiş adli görev ve yetki olarak tanımlanıp, yasama organı eliyle yürütülen bir yargı faaliyeti olarak kabul edilebilir. Ancak bu görev ve yetki, bir yönü ile siyasidir. Bu nedenle Anayasa, cumhuriyet savcılarının bakanların görev suçları ile ilgili soruşturma yetkilerine kısıtlama getirmemiştir. Bakanın dokunulmazlığının son bulduğu tarihte, Meclis soruşturmasının olumsuz sonucu ile bağlı olmaksızın cumhuriyet savcısının soruşturma yürütme ve meseleyi Yüce Divan’a taşıma yetkisi devam edecektir. Meclis soruşturması sonucunda Meclisin verdiği Yüce Divan’a sevk etmeme kararı, savcı için bağlayıcı değildir. Bu yönü ile Meclis soruşturmasının siyasi yönü ile tümü ile bir yargı faaliyeti olarak kabul edilen adli soruşturma birbirinden ayrılır.

Meclis soruşturması; uygulamada ve doktrinde her ne kadar ceza soruşturması gibi kabul edilse ve TBMM İçtüzüğü’nün 110. maddesinin öngördüğü gizlilik prensibi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ile aynı şekilde yorumlansa bile, bu kabul ve yorum Meclis soruşturmasına yayın yasağı getirilmesini haklı çıkarmaz. Çünkü Yüksek Mahkemenin çoğunluk kararında, TBMM İçtüzüğü ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan “soruşturmanın gizliliği” prensiplerinin aynı mahiyette olduğunun kabul edilmesi karşısında, Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinin son fıkrasının da gözetilmesi, soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılmasının suç oluşturmayacağının dikkate alınması gerektiği açıktır.

Elbette edinilmek istenilen bilgiler, soruşturmanın gizliliğini ihlal edecek nitelikte olmamalıdır. Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği de, Meclis soruşturması tamamlanıncaya kadar yayın yasağı getiren kararına dayanak olarak Anayasa m.26’da yer alan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlandırılabileceği halleri göstermiştir.

 “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı Anayasa m. 26/2’ya göre; Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir”.

İfade özgürlüğü ve özel hayatın korunması arasındaki dengenin sağlanmasında gözetilmesi gereken önemli kriterler bulunmaktadır. Bunlar; hedef alınan kişinin sıradan birey mi, kamu çalışanı mı olduğu veya haber/röportaj veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliğinin veya öneminin derecesinin ne olduğudur.

Kamunun çoğunluğu tarafından tanınmayan bir kişi özel hayatın gizliliği ve korunması hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamunun çoğunluğu tarafından tanınan, kamuya mal olduğu kabul edilen bireyler için aynı durum sözkonusu değildir. İHAM, başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla ifade özgürlüğüne müdahalenin demokratik toplumlarda gerekliliği konusunda kamuya mal olmuş kişileri, dolayısıyla kamu görevlileri ile siyasetçileri ayrı değerlendirmektedir.

Lingens-Avusturya davasında İHAM; kişinin politikacı konumuna, makalelerin politik meseleler hakkında olduğuna ve kamu yararına vurgu yaparak, basın hürriyetine yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına hükmetmiştir (İHAM’ın 9815/82 başvuru numaralı, 08.07.1986 tarihli Lingens – Avusturya kararı).

Anayasa Mahkemesi, somut olayda başvurucuların soruşturmanın gizliliği kapsamındaki bilgi ve belgelere ulaşmada meşru menfaatlerinin bulunduğu, dolayısıyla mağdur oldukları yönündeki kabulün, yürütülmekte olan herhangi bir dosya ile ilgili bilgi almak ve vermek isteyen herkese mağdur statüsü kazandırabileceğini ileri sürerek başvuruyu reddetmiştir.

Esasında başvurucuların, Meclis soruşturması dosyasında yer alan bilgi ve belgelere ulaşma gibi bir talepleri bulunmamaktadır. Soruşturmanın etkin yürütülüp yürütülmediği ve gelinen aşama ile ilgili bilgi sahibi olma taleplerinin dayandığı menfaat, esasında birey yararı değil kamu yararı içermektedir. Kamuoyunu ilgilendiren kişilerin mesleki faaliyetleri ile ilgili gelişmelerin takibi ve öğrenilmesi; birey yararından ziyade kamu yararı ile ilgili olup, başvurucu bireyler temelde toplumu temsil etmekte ve ayrıca toplumu oluşturan bireyler olarak da, gerek kendilerinin ve gerekse toplumun diğer bireylerinin haber alma haklarının korunmasına hizmet etmektedirler. Dolayısıyla bu yolun kısıtlanması, neticede her bireyin öğrenme hakkının ihlali anlamını taşıyacak ve hakkının ihlal edildiğini iddia eden her bireyin de bireysel başvuruda bulunabilme hakkı olacaktır.

Gizliliği ihlal edecek bilgi ve belgelerin başvurucu ve kamuoyu ile paylaşılmasının önüne geçmek için, soruşturma ile ilgili bilgi edinmeyi tümü ile engelleyen yayın yasağı getirilmesi ifade özgürlüğünün ihlalidir.

Sonuç olarak; ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen haber alma ve verme hakkının kısıtlanmasında kimlerin mağdur sıfatı taşıdığının tespitinde, diğer hak ve özgürlüklere (örneğin; mülkiyet hakkı, özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı) göre daha geniş yorum yapılmalı ve toplumun genelini etkileyen yasakların toplumu oluşturan her bireyi de doğrudan etkileyeceği kabul edilmelidir. Çünkü haber alma ve verme hakkının özelliği; bireyci hak ve hürriyetlerden farklı olarak, ihlalin doğrudan bir veya birkaç kişiyi etkileyecek şekilde gerçekleşmesini mümkün kılmaz. Bu da olabilir, fakat haber alma ve verme hakkı toplumu ilgilendiren, her birey ayrı sahip olmakla birlikte bu hakka herkesin aynı anda sahip olduğu, kısıtlandığında da toplumu oluşturan her bireyin aynı anda etkilendiği bir özelliğe sahiptir. 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Baro Türk - Türk Hukuk Merkezi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Scripti: CM Bilişim